Birinci Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları SempozyumuFirst International Sevgi Gönül Byzantine Studies Symposium

Bildiri ÖzetleriAbstracts of Papers

Bir Merkez Sembol Olarak Bizans ve Selçuklu Döneminde Hayat Ağacı Motifi‘Tree of Life’ Motif in the Byzantine and Seljuq Periods as a Symbol
Muradiye Bursalı
Türklerin 11. ve 12. yüzyıllarda Anadolu’yu yurt edinerek yerleşmeye başlamalarıyla gelişen süreç içerisinde Bizans ve Selçuklu kültürleri arasında ticaret, politika ve ortak yaşam sonucu oluşan bir etkileşimin varlığı söz konusudur. Bu etkileşim, tasvirlerde yer alan birçok öğe ile kendini belli etmektedir. Bunlar arasında tek bir simge olarak Hayat Ağacı’nın farklı coğrafyalarda birbirinden bağımsız olarak geliştiği dikkati çeken bir unsurdur. Bununla birlikte Ortaçağ’da Bizans ve Selçuklu ikonografilerinin de aynı kaynaklardan beslendiğini unutmamak gerekir. Mezopotamya kökenli olduğunu ve tarih öncesi çağlardan beri neredeyse tüm uygarlıklarda ortak bir simge olarak kullanıldığını bildiğimiz ağaç motifi, Bizans ve Selçuklu uygarlıklarına bu ortak kökenden aktarılmıştır. Kutsal Ağaç/Hayat Ağacı ikonografileri, Bizans ve Selçuklu sembolizminde bir etkileşimin varlığını ya da boyutlarını anlamamıza yardımcı olur. Bu bildiride, Bizans’ın Hint-Avrupa/Pagan kökenli düşünce sistemi ile Selçukluların Orta Asya/Şaman kökenli düşünce sisteminden üreyen hayat ağacı motifine ilişkin ortak özellikler ve farklı yaklaşımların tartışılması hedeflenmektedir.
With the settling down of the Turks in Anatolia in the 11th and 12th centuries, an interaction commenced between the Byzantine and the Seljuq cultures through the means of trade, politics and co-living. This interaction is attested in many elements used in depictions. Among these elements, the tree-of-life motif stands out for it is seen that it developed in many lands independent of each other. Nevertheless, it has to be kept in mind that the medieval Byzantine and Seljuq iconographies nourished themselves on the same sources. The tree motif is of Mesopotamian origin and was used as a common symbol by almost all the cultures since the prehistoric times; and the tree motif also penetrated into the Byzantine and Seljuq civilisations from this common origin. The iconographies of the ‘holy tree’ or the ‘tree of life’ allow us to identify the presence and the dimensions of an interaction between Byzantine and Seljuq symbolisms. Our paper aims at discussing the common features and different approaches regarding the tree of life motif, which developed on an Indo-European/pagan system of thought in Byzantium and which developed on a Central Asian/ Shamanistic system of thought of the Seljuqs
Myra-Demre Aziz Nikolaos Kilisesi 12-13. Yüzyıl Sırlı Seramik Buluntuları12th-13th Century Glazed Pottery Finds from the Church of St. Nicholas at Myra-Demre
Ebru Fındık
Sempozyum kapsamında konumuzu “Myra-Demre Aziz Nikolaos Kilisesi 12-13. Yüzyıl Sırlı Seramik Buluntuları” oluşturmaktadır. Amacımız öncelikle seramiklerin yerleşmenin stratigrafisi açısından önemini vurgulamak; form, tür, teknik ve bezemeleri ile tanıtarak araştırmacılara yeni örnekler sunmak; Likya ve Akdeniz çanağındaki merkezlerle karşılaştırarak ticari ilişkileri saptamak; tarihlendirme ve üretim gibi sorunlara değinerek yeni çözümler önerebilmektir. 5. yüzyılda Likya bölgesinin metropolisi olan Myra kenti, erken Hıristiyanlık döneminden itibaren Aziz Nikolaos’un ismi ile birlikte anılmaya başlamıştır. Ortaçağda kesin olarak bilinmeyen bir tarihte Myros’un taşması ile kent ve kilise sel sularının taşıdığı alüvyon toprağın altında kalmıştır. Bu nedenle bugüne kadar el değmemiş tabakaları ile düzenli bir stratigrafi sunmaktadır. 1989 yılından beri yürütülen kazılar kilisenin evrelerini ve manastır kuruluşu olduğu düşünülen yapının mimarisini aydınlatmaya yöneliktir. Aynı zamanda kazılar İ.Ö 1.-İ.S. 1. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar geniş bir sürece yayılan seramik buluntuları da içermektedir Konumuzu oluşturan Myra-Demre sırlı seramikleri Bizans seramiği içinde oldukça zengin örnekleri ile dikkati çeker. Bu seramikler içinde kase, tabak, ısıtma kabı (chafing dishes), fincan, kadeh, şişe, küp, testi, leğen, gibi kaplar ile kandil gibi türler görülür. Kaplar üzerinde görülen süsleme teknikleri; kabartma, baskı, sgraffito, ince-boyalı ince sgraffito, kazıma, champleve, sır altı boyama, akıtma, slip, boyalı slip, sıçratma gibi on iki ayrı grup oluşturmaktadır. Bezemelerine göre; figürlü, geometrik, bitkisel, yazı ve soyut gibi başlıklar altında incelenir. Kilisede ele geçen sırlı kaplar, başkent İstanbul ve Anadolu örnekleri yanında Akdeniz çanağında Yunanistan, Kıbrıs, Suriye ve Filistin’de bulunan örneklerler ile de karşılaştırılacak; ayrıca bu merkezler ve batık buluntuları ile ilişkisi sonucunda Myra’nın 12-13. yüzyıllarda Akdeniz ticaretindeki yeri saptanmaya çalışılacaktır. Kilisede bulunan sırlı seramiklerin stratigrafik verilere göre değerlendirmesinin Bizans seramik araştırmaları içinde Akdeniz ve özellikle Likya bölgesinde önemli bir boşluğu dolduracağı kanısındayız.
Our paper will deal with the 12th-13th century glazed pottery finds from the Church of St. Nicholas at Myra-Demre. Our aim is to stress the importance of ceramics with regard to the stratigraphy of the settlement; to present new examples to the researchers by introducing the forms, types, techniques and decorations; to identify the commercial relations by comparing with other centres in the Mediterranean basin and Lycia; and to propose new solutions regarding dating and production. Myra became the metropolis of Lycia in the 5th century and its name was mentioned together with that of St. Nicholas as of the Early Christian period. At an unknown date in the Middle Ages, Myros flooded the church and the entire city of Myra, which were buried under alluvial silt. Therefore, the church presents us with an untouched stratigraphy. The excavations undertaken since 1989 aim at shedding light unto the phases of the church as well as the architecture of the complex thought to be the monastery. The excavations involve ceramic finds from the 1st century BC-1st century AD through the 19th century. The glazed pottery constituting our scope here stands out with rich examples within the Byzantine pottery finds from Myra-Demre. These ceramics include types such as bowls, plates, chafing dishes, cups, goblets, bottles, jars, jugs, basins and oil lamps. The decoration techniques observed are 12 in total as follows: relief, stamped, sgraffito, fine sgraffito with fine paint, incised, champlevé, painted under the glaze, dripping, slip, painted slip and splashing. Motifs include figurative, geometric, vegetal, calligraphic and abstract compositions. Glazed pottery uncovered at the church will be compared with examples from the capital Istanbul and other centres in Anatolia as well as Greece, Cyprus, Syria and Palestine in the Mediterranean basin; besides, based on the relations with these centres and finds from ship wrecks the place of Myra in the Mediterranean trade of the 12th-13th centuries will be discussed. Stratigraphic study of the glazed pottery from the church will certainly fill in a gap in the Mediterranean, and especially Lycia, within the Byzantine ceramic studies
Kapadokya’da 13. Yüzyıl Bizans Resim Sanatına İlişkin Yeni Bulgular13th Century Byzantine Painting in Cappadocia: New Evidence
Tolga Uyar
Bildirimizde Kapadokya’da 13. yüzyıl Bizans resim sanatına ilişkin yeni bulgular sunulacaktır. Yazarın doktora araştırmasının alan çalışması sırasında toplanan bu bulgular iki gruba ayrılabilir: Birinci grupta bugüne kadar bilinmeyen anıtlarla ilgili bulgular yer almaktadır. İkinci grupta ise bugüne kadarki çalışmalarda çok kısa geçilen bazı anıtların dikkatlice yeniden incelenmesi sonucu elde edilen yeni bulgular söz konusudur. Dolayısıyla bu yeni bulgular ışığında Kapadokya 13. yüzyıl resim sanatı tekrar irdelenecektir.

Söz konusu resimler çok kötü korunmuş olmalarına karşın üslup ve ikonografik özellikleriyle, belirli bir atölyenin eseri olarak tanımlanabilecek homojen bir grup belirlememizi sağlamaktadır. İşte bu belirli bir kilise grubu bildirimizin odağını oluşturmaktadır.

Günümüze kadar Kapadokya’da bilinen Orta Çağ’a ait tek örneği 10. yüzyılın ortalarından bir imparatorluk kilisesi olan Tokalı Kilise’de görülen altının sistematik kullanımı özel bir ilgiyi hak etmektedir çünkü Selçuklu yönetimi altında yerel Hıristiyan cemaatin canlılığıyla birlikte banilerin zenginliğini de kanıtlamaktadır. Grupta gözlenen ikonografik formüllerin görece muhafazakâr karakteri oldukça sofistike programlara karşılık gelir. Diğer yanda, biraz fazla sadeleştirilmiş olmasına karşın etkileyici canlı üslup, yetenekli sanatçıların varlığını gözler önüne sermektedir. Üslup, Balkanlardaki çağdaş anıtlarda görülen yenilikçi eğilimlerden uzaktır ancak Yunanistan’dan Ege adaları ve Kıbrıs dâhil Suriye ve Filistin’e kadar tüm doğu Akdeniz bölgesinde hüküm süren büyük taşra geleneği çerçevesinde bölgesel karakteri çok iyi yansıtmaktadır.

Kapadokya’da birbiriyle ilintili çok sayıda resmin saptanması yerel atölyelerin varlığını akla getirir. Bu resimleri, Türk egemenliği öncesine ait olanlardan ayırt eden yenilikler bir yandan da ressamların yurt dışından gelip tüm Kapadokya’ya bu yenilikleri tanıtmış olabileceğini ya da yerel sanatçıların bölge dışında eğitilmiş olabileceğini gösteriyor olabilir.

Bu resimlerin kapsamlı bir incelemesi, 13. yüzyılın birinci yarısında özel siyasi ve toplumsal koşullar altında gelişen ekonomik refaha sahip bir bölgenin sanatını daha iyi anlamamızı sağlamaktadır.
This paper will present some new data about 13th-century Byzantine painting in Cappadocia. The evidence was gathered during fieldwork carried out for my PhD dissertation and it can be distributed in two groups. Firstly, new material provided by hitherto unknown monuments. Secondly, new evidence from a careful re-examination of churches which had previously been just mentioned. Therefore, these new data will enable us to reconsider 13th-century Byzantine painting in Cappadocia.

These paintings are preserved in rather poor condition. Nevertheless, stylistic and iconographic features allow us to define a homogenous group which can be identified as the work of a precise workshop. This specific group of churches will be the focus of this paper.

The systematic use of gold – of which the only medieval example in Cappadocia until today was Tokali kilise, an imperial foundation of the mid-10th-century – is of special interest and testifies the wealth of the donors (sponsors, commissioners) together with the vitality of the local Christian communities under the Seljuk rule. The somewhat conservative character of the iconographic formulas used in the group parallels quite sophisticated programs. On the other hand, the style, slightly over-simplified yet expressive, reveals the presence of skilled artists. The style is certainly far from the innovative trends seen in contemporary Balkan monuments, but reflects well the regional character within the framework of the large provincial tradition prevailing in the whole of the eastern Mediterranean, from Greece to Syria and Palestine via the islands of the Aegean and Cyprus.

The identification in Cappadocia of many related paintings suggests the existence of local workshops. The innovations, which distinguish these paintings from all those prior to the Turkish conquest indicate, however, that painters could have came from abroad and traveled through Cappadocia conveying thus these innovations, or that local artists had been trained elsewhere.

The comprehensive study of these paintings allows a better understanding of the art of a region which, in the first half of the 13th century, enjoyed a flourishing economic situation, under specific political and social circumstances.
Üsküdar Marmaray Kazılarında Yeni Bulunan Bir Bizans ManastırıA Byzantine Monastery Newly Discovered during the Marmaray Excavations at Üsküdar, Istanbul
Şehrazat Karagöz
Ulaştırma Bakanlığının, Gebze-Halkalı banliyö hatları ve boğaz tüp geçiş (MARMARAY) projeleri nedeniyle, Üsküdar Meydanındaki Arkeolojik Kurtarma Kazıları, İstanbul Arkeoloji Müzeleri elemanları tarafından yapılmaktadır. Son aylardaki kazılarda ortaya çıkarılan Bizans Manastır kalıntıları, Üsküdar’ın (Khrysopolis) Bizans Devrine ait kısıtlı bilgilere yeni bulgular katmıştır. Sunulacak bildiri yeni bulunan manastıra dair bir araştırmadır.

Kazı alanında, depo-dükkan-ev gibi kalıntı temel duvarları, Pervititch’in 1933 yılı Üsküdar’ına ait yerleşimleri gösteren şehir planlarından saptansa da, yöredeki asfalt yükseltilmesi ve alt yapı çalışmaları (P.T.T, İSKİ, Elektrik gibi) ve de çevre sakinlerinin farklı kullanım istekleri doğrultusunda, büyük ölçüde tahrip olmuştur. Ancak, 18-20. yüzyılın grift yapı temellerinin altında, Bizans dönemi mimari özellikleri gösteren, apsisi kuzeydoğuda olan dikdörtgen planlı ve oldukça sağlam temel duvarlarına sahip, tek nefli bir yapı ortaya çıkarılmıştır. Horasan harcı ile sağlam örülmüş duvarlar 11-13.yy.’ın tipik özelliğini yansıtmaktadır. Yapının, doğu kısmındaki mezarlıkta ortaya çıkarılan mezarlardaki bazı iskeletler ile birlikte bulunan bronz Haç Rölikerler, dolgu topraktaki keramik parçaları, 12. yüzyıla tarihlenen önemli buluntulardır.
Archaeological rescue excavations at Üsküdar Square have been undertaken by the Istanbul Archaeological Museums on the occasion of the construction of suburban railway system of Gebze-Halkalı as well as the tube across the Bosphorus Strait (MARMARAY). Remains of a Byzantine monastery recently uncovered at Üsküdar have contributed greatly to the limited information on the Byzantine period of Üsküdar (Chrysopolis). Our paper aims at presenting the results of research on this monastery.

Remains of foundation walls belonging to depots, shops and houses that are identified in the maps by Pervititch from 1933, have been extensively damaged thanks to the various infrastructure constructions (e.g. power, telephone and water) as well as construction of new asphalt roads and various demands by the locals. However, underneath the intricate network of foundation walls, dating to the 18th-20th centuries, were found the stout foundation walls of a single-nave rectangular structure with an apse facing northeast. The strong walls built with Khurasan mortar reflect the Byzantine masonry characteristics of the 11th-13th centuries. Bronze reliquary crosses found together with some graves in the burial area to the east of the structure as well as the potsherds in the filling layer are among the important finds indicating a date in the 12th century.
Manzaralı Bir Bizans Hapishanesi mi? İstanbul Ayvansaray’daki Anemas ZindanlarıA Byzantine Prison with a View? The Anemas Quarters in the Ayvansaray district of Istanbul
Alessandra Ricci
Bizans tarih yazıcılığı ve çağdaş başsehir efsaneleri Blakhernae Sarayının altyapısı üzerinde yükselen iki kuleyi Isaak Angelos Kulesi ve Anemas Zindanları olarak tanımlamaktadır. Tepenin en yüksek noktalarından birine tünemiş, Haliç’e, ‘Avrupa’nın tatlı suları’na ve bir zamanların cafcaflı kırsalına doğru bakan Anemas Zindanları Isaak Angelos’u 1195 civarında ağırlamıştı. Son Bizans imparatorlarının birçoğu da efsanevi işkence ve sakatlama öykülerinin doğduğu bu yerde zaman geçirmişe benziyor.

Bu zindanın uyandırdığı merak ve ilgiye karşın, işlevi ve doğru tanımlanıp tanımlanmadığına dair soru işaretleri de varlığını koruyor (Van Millingen, Paspates, Müller-Wiener). Ayrıca söz konusu bölge Fatih Belediyesi’nce 2006 yılında açılışı yapılması planlanan büyük çaplı müdahaleye maruz kalmakta. Bildirimizde söz konusu çalışmalar başlamadan önce gerçekleştirilen arkeolojik yüzey araştırmalarının sonuçları sunulacak ve daha az efsanevi ama daha arkeolojik bir yorum önerilecektir.
Byzantine historiography as well as contemporary metropolitan legends, identify the monumental and highly visible two towers complex leaning against the Blachernae palace substructures as that of Isaac Angelus and the prison of Anemas. Perched on one of the highest points of the hill, overlooking the Golden Horn towards the Sweet Waters of Europe and the once florid countryside, the prison of Anemas hosted Isaac Angelus at around 1195. Scores of late Byzantine emperors appear to have spent time in it undergoing the legendary tortures, mutilations and more. Despite the interest this prison has and continues to spark, doubts about its correct identification and functions still persist (Van Millingen, Paspates, Muller – Wiener). Moreover, the area in question is currently undergoing a substantial intervention by the local Fatih Municipality with an official opening planned for the year 2006. This paper aims at presenting the results of an archaeological survey undertaken at the site of the commonly identified prison of Anemas, before the current works. It will propose a less legendary but a more archaeological interpretation of the site.
12-13. Yüzyılın Sosyopolitik Ortamında Yeşeren Bir Savunma Ağı: “Neokastra”A Defensive Network Rising in the Socio-Political Setting of the 12th-13th Centuries: Neokastra
Emine Tok Bayrakal
Anadolu’da Türk istilası, Bizans devletinin ekonomik ve askeri tarihinde yeni bir dönem başlatmıştır. Özellikle 12. yüzyılda Türkmen akınlarının Batı Anadolu topraklarına dayanması, daha önceden ticari kervanların kullandığı yolları, askeri sevkıyatların yapıldığı ve hatta, güzergahlarında kalelerin inşa edildiği savunma birimlerine dönüştürmüştür. Türkmenler, nehir vadileri boyunca batıya doğru ilerlerken, savunması olmayan dağlık bölgelerdeki yerleşimleri tahrip ederler. Bu tahribat, kıyı bölgelerde nüfusun azalmasına, buna bağlı olarak da üretimin ve ticaretin durmasına neden olmuştur. 1165-1170 yılları arasında Thrakesion Theması’nın, Attramittion, Pergamon ve Khliara gibi önemli merkezleri de yağma edilince, İmparator Manuel Komnenos (1143-1180) tüm bu iskan yerlerini idari açıdan aynı çatı altında toplayarak surlarla çevirir. Yeni inşa edilen bu müstahkem kalelerin çokluğundan dolayı Thrakesion Theması’nın kuzeyinde kalan bu yeni idari birime Neokastra (Yeni Kaleler) adı verilir. Neokastronların sayısı çoğaldıkça, bölgede güvenlik sağlanmış, nüfus ve üretim yeniden canlanmıştır. Bildirimizde, söz konusu savunma ağı üzerinde durularak, dağlık bölgede inşa edilmiş Neokastron’lar, yeni bir bakış açısıyla ele alınacaktır.
Turkish occupation of Anatolia initiated a new period in the economic and military history of the Byzantine State. With the arrival of the Turkmens in western Anatolia in the 12th century, the routes formerly used by the caravans became defensive units through which military shipment was done and on which even fortresses were built. Proceeding west along the river valleys, the Turkmens damaged the mountain settlements with no defensive measures. This destruction paved the way for the loss of population along the coastal region, thus giving a deadly blow to production and trade. When important centres of Thrakesion theme such as Attramittion, Pergamon and Khliara were plundered between 1165 and 1170, Emperor Manuel Komnenos (1143-1180) brought all these settlements under the same administrative roof and fortified them. This new administrative unit in the north of Thrakesion theme was called Neokastra, literally ‘new castles’, due to the high number of such strongholds. As the number of neokastra increased the security was maintained in the region thus the population and production revived. Our paper will focus in the abovementioned defensive system evaluating these neokastra, built up on the mountains, from a new point of view.
Trabzon Müzesi’nde Bulunan Komnenoslar Dönemine Ait Bir Grup SikkeA Group of Coins from the Comnenian Period at the Trabzon Museum
Hatice Özyurt Özcan
Trabzon Rum Krallığı’nın kurulması Latin istilasından hemen öncedir. Daha önce Karadeniz bölgesinde vali olan, Bizans tahtını elinde tutan ve Komnenoslar’ın sonuncusu olan Andronikos Komnenos’un (1183-1185) ayaklanan Bizans halkı tarafından tahttan indirilip yerine Angelos hanedanından II. Isaakios’un ( 1185-1195) geçmesinden sonra, Andronikos Komnenos ve oğlu Manuel öldürülmüştü. Manuel’in hapsedilen Aleksios ve David adındaki iki küçük oğlu akrabaları Gürcistan kraliçesi Thamara tarafından hapisten kaçırılmıştı. Komnenos hanedanının varisleri olan Aleksios ve kardeşi David sığındıkları Gürcü kraliçesinin sağladığı bir ordu ile Doğu Karadeniz sahilinde ortaya çıkarak 1204 Nisan’ında Trabzon’u ele geçirmişlerdir. Bizans’ın en büyük sülalelerinden biri olan Komnenoslar’ın Trabzon’daki imparatorlukları 155 yıl sürmüştür. Yirmi hükümdarın tahta geçtiği bu dönem, Konstantinopolis’in Osmanlılar tarafından alınmasından sekiz yıl sonra 1461’de sona ermiştir. 1204’teki Latin istilasından sonra Bizans sikkeleri önce Nikaia’da bir süre sonra da Magnesia’da basılmıştır. Palaiologoslar döneminden sonra sikke üretimi Latin istilasından sonraki dönemde olduğu gibi yine yoğun olarak Konstantinopolis’te yapılıyordu. Gerek Latin İmparatorluğu’nun gerek Thessalonika, Nikaia ve Trabzon’da kurulan Bizans devletlerinin sikkeleri üslup bakımından öncekilere benzemez. Özellikle Trabzon krallığı dönemine ait sikkeler, ikonografik açıdan Bizans’ın diğer dönemlerine ait sikkelerden oldukça farklıdır. Bu çalışma, Trabzon Müzesi Bizans Sikkeleri koleksiyonunda yer alan Trabzon Rum Krallığı dönemine ait bir grup sikkeyi, aynı dönemlerdeki, diğer Bizans devletlerine (Thessalonika, Nikaia) ait sikke örnekleri ile karşılaştırarak genel bir değerlendirme yapmayı amaçlamaktadır.
The Pontus Empire of Trebizond (modern-day Trabzon) was founded just before the Latin occupation of the Byzantine capital. Andronikos Komnenos (1183-1185), the last of the Comnenian dynasty in the Byzantine throne, was the former governor of Trabzon, and he was dethroned by the rebelling Byzantines. Isaac II (1185-1195) of the Angelos dynasty ascended the throne and Andronikos Komnenos and his son Manuel were killed. Two younger sons of Andronikos, Alexios and David managed to flee from the prison with the help of their relative, the Georgian queen Thamara. The inheritors of the Comnenian dynasty, Alexios I and his brother David appeared before the eastern Black Sea coast with an army provided by the Georgian queen and managed to capture Trabzon in April 1204. The Comnenian dynasty, one of the biggest Byzantine dynasties, established an empire at Trebizond which was to last for 155 years. Twenty rulers ascended the throne during this period and the Empire of Trabzon fell to the Ottomans in 1461, only 8 years after the fall of Constantinople. Following the Latin occupation of 1204, the Byzantine coins were minted first at Nikaia (İznik) and then at Magnesia. With the Palaeologians coming to power the minting was resumed at Constantinople as before the Latin occupation. The coins of both the Latin Empire and the Byzantine states founded at Salonica, Nikaia and Trebizond do not resemble the coins of the preceding period. Especially the coins of the Empire of Trebizond are quite different from the Byzantine coins of other periods with regard to iconography. This paper aims at comparing a group of coins from the Empire of Trebizond, now housed at Trabzon Museum, with those of the contemporary Byzantine states (Salonica and Nikaia) and also will propose an overall evaluation
Peribleptos Kilisesi ve Orta Bizans Mimarisi İçindeki Yeri Üzerine Yeni Bir YorumA New Interpretation of the Church of Peribleptos and its Place in Middle Byzantine Architecture
Thomas F. Mathews, Örgü Dalgıç
Peribleptos manastırının yerindeki Sulu Manastır’daki yeni keşifler üzerine Ferudun Özgümüş (1998) tarafından yapılan yayınlar dikkatleri, temel kalıntılarına dayanarak bir kilisenin plan şemasını rekonstrükte etme sorununa çekmiştir. Bodrumun dört sütunlu kare-içinde-haç plan şeması nedeniyle, üst katta da 14–15 Bizans feet’i çapında küçük kubbeli bir kare-içinde-haç plan şeması düşünülmüştür. Örgü Dalgıç ile birlikte gerçekleştirilen yeni bir çalışmada ise, bodrumu yine kare-içinde-haç plan şemasına sahip Hosios Lukas kilisesine de benzer şekilde 30 feet genişlikte ve sekiz destekle taşınan tromp geçişli kubbeli sekizgen bir naos önerilmektedir. Yine aynı döneme ait bodrum katı ve ana mekânı farklı plan şemalarına sahip başka örnekler saymak mümkündür. Burada önerilen rekonstrüksiyon kilisenin, Cyril Mango (1986) tarafından gözden geçirilen yazılı kaynaklardaki betimlerine dayanmaktadır. Erken tarihi ve imparator banisi (III. Romanos Argyros, 1028–34) nedeniyle bu kilise, Mango tarafından Konstantinopolis’in ‘büyük imparatorluk manastırları’ olarak adlandırdığı bir grup kilise içinde Orta Bizans mimarisinin gelişiminde anahtar rol oynamıştır.
Ferudun Özgümüş's important discovery and publication (1998) of the remains of the ancient monastery of Peribleptos has focused attention on the problem of reconstructing the design of the church from the remains of its foundations. The four-column plan of the basement suggested a reconstruction of a four-column, cross-in-square design above, with a small dome, 14 or 15 Byzantine feet across. A new study, with the collaboration of Orgû Dalgic, proposes instead that the four-column basement supported a broad 30 foot square nave, the way the four-column basement of Hosios Loukas in Greece supports a 30 foot square nave, with a domed octagon core on which squinches support the main dome. Other contemporary parallels can be cited for this kind of discrepancy between the basement and superstructure. The new reconstruction of the design proposed here is more in keeping with descriptions of the chruch in literary sources as reviewed by Cyril Mango (1986). By reason of its early date and its imperial sponsorship (Romanos III Argyros, 1028-34), the church played a pivotal role in the development of Middle Byzantine architecture in a group of churches described by Mango as the "great imperial abbeys" of Constantinople.
12- 13. yüzyıllarda Kilikya Bölgesi’nde Kırsal Bir Yerleşim: MinnetpınarıA Rural Settlement in Cilicia in the 12th-13th Centuries: Minnetpınarı
Vahit Macit Tekinalp
Bugün Kahramanmaraş İli Andırın İlçesi sınırları içerisinde bulunan Minnetpınarı Ortaçağ yerleşimi, Bakü-Ceyhan boru hattı çalışmaları sırasında saptanmış ve 2003 yılında kazısı yapılmıştır. Tarihsel olarak Kilikya Bölgesi kültür çevresi içerisinde yer alan Minnetpınarı yerleşiminde Erken Bizans Dönemine ait üç nefli bazilikal planlı bir kilise ile bu kilisenin 12- 13. yüzyıllara tarihlenen ikinci evresinde kuzey nefin doğusuna inşa edilen bir şapel saptanmıştır. Ayrıca kilisenin yakın çevresinde şapel ile çağdaş bir yerleşim açığa çıkartılmıştır. Söz konusu bildiride mimari kalıntıların yanı sıra, bir kısmı az tanınan önemli bir grup sırlı ve sırsız seramik ile küçük buluntular bölgenin söz konusu dönemdeki tarihsel ve kültürel dinamikleri dikkate alınarak değerlendirilecektir
The medieval settlement of Minnetpınarı, located within the borders of Andırın Township in the province of Kahramanmaraş, was identified during the construction of oil pipeline of Baku-Ceyhan and was excavated in 2003. Historically part of the Cilician cultural region, the Minnetpınarı settlement houses a three-aisled basilica of the Early Byzantine period and a chapel built to the east of the northern side-aisle during the second phase of the church dated to the 12th-13th centuries. In the close proximity of the church was uncovered a settlement contemporary with the chapel. Our paper will present the abovementioned architectural remains together with an important group of unglazed and glazed pottery, some of which is little-known, and small finds within the context of the cultural dynamics of the region during the period.
Erken 13. Yüzyıldan Ünik Bir Aziz Yaşamöyküsü: Akakios Sabbaites’in Aziz Barnabas ve Sophronios VitasıA unique saint’s life of the early 13th c.: Akakios Sabbaites’ vita of Saints Barnabas and Sophronios
Mary-Alice Talbot
Akakios Sabbaites’in Trabzon yakınlarındaki Sumela Manastırı’nın kurucuları Aziz Barnabas ve Aziz Sophronios vitası (BHG 2055) hem uzun hem de kısmen yayınlanmış olup bazı özellikleriyle ünik bir eserdir. Tek bir elyazmasında günümüze ulaşabilen bu eser belki de 13. yüzyıl başlarına ait elimizdeki tek hagiografya örneği olup anakroniktik epik öykü karakteri daha fazla incelemeyi gerektirir. Barnabas ve Sophronios’un I. Theodosios döneminde yaşadığına inanılır ancak Atina’dan Pontos’a yaptıkları uzun yolculukta ziyaret ettikleri kilise ve manastırların çoğu aslında çok daha geç zamanlarda kurulmuştur. Örneğin Phokis’teki Hosios Lukas Manastırı, Athos dağındaki Athanasios Lavrası ve kutsal Galesion dağındaki Aziz Lazaros manastırları bunlardan bir kaçıdır. Belli başlı kutsal yerlere yapılan haccı anlatan bu eser şüphesiz Akakios’un kendi yolculuğunu yansıtmaktadır ve daha erken tarihli vitalardan oldukça farklı mini-vitaları kendi eserine katmasına olanak sağlamıştır.
Akakios Sabbaites’ lengthy and only partially published vita of saints Barnabas and Sophronios (BHG 2055), founders of the Soumela monastery near Trebizond, is unique in several aspects. It has survived in a single manuscript, it may be the only example of hagiography from the early 13th c., and its character as an anachronistic epic tale deserves further study. Although Barnabas and Sophronios supposedly lived during the reign of Theodosios I, in the course of their long journey from Athens to Pontus they are reported to have visited many monasteries and churches which were not founded until much later centuries, such as the monastery of Hosios Loukas in Phokis, the Lavra of Athanasios on Mt. Athos, and the monasteries of St. Lazaros on the holy mountain of Galesion. This narrative of pilgrimage to major shrines, no doubt reflecting a journey made by the author himself, gave Akakios the opportunity to incorporate into his work mini-vitae of these holy men which often differ substantially from the canonical earlier versions.
Bizans Kaynaklarında Türkleri İfade Etmek için Kullanılan İsim ve SıfatlarAdjectives and Names Describing Turks in the Byzantine Sources
Mustafa Daş
Bin yıllık tarihi boyunca Bizans sürekli bir şekilde Türklerle temas halinde olmuştur. Bu temasların doğal bir sonucu olarak Bizans kaynakları Türklerden sıkça bahsetmekte, Bizanslılarla ilişkileri, siyasi, sosyal, dini, kültürel v.b., durumları hakkında bilgiler sunmuşlardır. İlk devir Bizans kroniklerinden itibaren Bizans kaynakları Türkleri ifade etmek için çok farklı isim ve sıfatlar kullanmışlardır. Bizans kaynaklarında “Türk” isminden başka, aynı insan grubuna işaret etmek için “İskit”, “Pers”, “Agaren”, “Müslüman”, “Barbar” v.b. isim ve sıfatların zikredildiği görülmektedir. Bu isim ve sıfatların kullanılmasını tesadüf veya önyargılarla açıklamak doğru olmasa gerekir. Bizans’la temas eden Türk asıllı toplumların yaşam tarzları, dini inançları ve Bizanslılarla geliştirdikleri ilişkiler bu farklı adlandırmalarda rol oynamış olmalıdır. Ayrıca Bizanslı entelektüeller ve kamuoyunda Türk imajının, Türklerle Bizanslılar arasındaki ilişkilerin seyrine göre değişimi de bu adlandırmalara yansımıştır. Bizans kaynaklarını tarayarak Türkleri ifade etmek için kullanılan adlandırmaların tam bir dökümünü yaparak Bizans’ta Türk imajının geçirdiği değişimi ortaya koymak araştırmacılar için hem zevkli hem de yapılması zaruri bir çalışma olarak görülmelidir
During its millennium-long existence Byzantium was in constant contact with the Turks. Consequently the Byzantine sources mention the Turks quite often presenting information about their relations with Byzantium as well as their political, social, cultural and religious attitudes. Starting with the Byzantine chronicles of the early period, Byzantine sources used a variety of titles and adjectives to describe Turks. Titles and adjectives such as ‘Scythian’, ‘Persian’, ‘Agaren’, ‘Muslim’, and ‘Barbarian’ were used to indicate the same people in addition to the name ‘Turk’. It would not be correct to consider the use of such a variety of titles and adjectives as chance or prejudice. These different apellations must have arisen from the lifestyles, religious beliefs and relations with Byzantium of the Turkic peoples that had contact with Byzantium. Besides, the change in the image of the Turks in the Byzantine public and intellectuals’ opinion based on the changes in the relations between the Byzantines and Turks was also reflected in these names. A full list of the names used to describe the Turks should be prepared, by going through the Byzantine sources and thus unveiling the evolution of the image of the Turks in Byzantium. This should not only be pleasant research but also a must for scholars.
Bizans Kurşun Mühürleri Seçkisinde Yansıdığı Üzere Bizans İmparatorluğu İdaresiAdministration of the Byzantine Empire as Reflected in a Selection of Byzantine Lead Seals
Vera Bulgurlu
12. ve 13. yüzyıllardan çok sayıda kurşun mühür örneği günümüze ulaşmıştır. Son 20 yılda kurşun mühürler üzerine yapılan çalışmalar eskilerden çok daha fazladır. 19. yüzyılın sonunda kurşun mühürler üzerine ilk büyük katalog Gustav Schlumberger tarafından yayımlanmış ve onu izleyen V. Laurent, Konstantopoulos, Zacos ve Véglery’nin çalışmaları büyük ilgi uyandırmıştır. Bugün ise büyük oranda, bu alanda çalışmış ve halen çalışmakta olan rahmetli N. Oikonomides, J. Nesbitt, J.C. Cheynet ve W. Seibt’ın sayesinde sigillografi, Bizans tarihi bilgimize büyük katkıda bulunabilecek değerli bir bilim dalı olarak yerleşmiştir. Günümüze ulaşan mühürlerin büyük çoğunluğu bir şekilde Türkiye’den gitmiş ve koleksiyonlarda yerini almıştır. Ancak, Türkiye ana kaynak olmasına karşın sigillografi ülkemizde neredeyse hiç bilinmeyen bir alandır. Türkiye’deki müze ve özel koleksiyonlardan bir mühür seçkisi hem bu dönemdeki idare hakkındaki bu kısa çalışmanın temelini oluşturmakta hem de Türkiye’deki bilim adamlarına tanıtılmaktadır.
Many lead seals have survived from the 12th and 13th centuries. During the last 20 years, a great deal more research has been carried out on lead seals than previously. At the end of the 19th century, Gustav Schlumberger was the first to publish a major catalogue on lead seals, and he was followed by V. Laurent, Konstantopoulos, Zacos and Véglery, generating a new interest. Today, thanks largely to the late N. Oikonomides, J. Nesbitt, J.C. Cheynet and W. Seibt, who have all worked, and are continuing to work hard in this field, sigillography has been established as a valuable branch of study with much to contribute to our knowledge of Byzantine history. The majority of the extant seals have found their way into collections from Turkey. However although Turkey is the main source, sigillography is as yet an almost totally unknown field in this country. A selection of seals from Museums and private collections in Turkey has been made as a basis for a brief study of the administration in this period and as an introduction to scholars in Turkey.
İskender ve Kuzular: Venedik San Marco’da İmitasyon Bizans Devşirme MalzemesiAlexander and the Lambs: Imitation Byzantine Spolia at San Marco, Venice
Henry Maguire
Bildirimizde, Venedik’te devşirme (spolia) ve imitasyon devşirme (pseudo-spolia) malzemenin oynadığı siyasi ve ideolojik rolü incelenerek San Marco Kilisesinin kuzey cephesinde yer alan iki mermer kabartma irdelenecektir. Kabartmalar Bizans üslubunda olup çoğu araştırmacı tarafından 1204’te Konstantinopolis’in Venediklilerin eline geçmesinden sonra elde edilen ganimetin parçası olarak kabul edilmektedir. Ancak bu kabartmalar 13. yüzyılda özellikle Bizans eserlerine benzer şekilde yontulmuş Venedik eserleridir. Eserlerden birinde kuzunun tahtının iki yanında yer alan 12 kuzu betimlenmiştir ve içerdiği hem erken ve hem de orta Bizans ikonografisi özellikleri nedeniyle Bizans topraklarında yapılmış olamaz. İskender’in göğe yükselişinin betimlendiği diğer kabartma ise genellikle 11. veya 12. yüzyıla atfedilir ancak yontunun bazı özellikleri onun muhtemelen Venedik’te yapıldığına işaret etmektedir. Bu iki kabartma, San Marco’nun duvarlarında yer alan bu ve benzeri diğer Bizantizan yontuların amacı ve algılanışı sorusunu gündeme getiriyor. Venedikli bir seyirci bunların üslubunu ve imgelerini nasıl yorumlardı? Bu eserler acaba Bizans başkentindeki belirli yapıları mı akla getiriyordu? Acaba bu eserleri bir dereceye kadar Konstantinopolis’ten getirilmiş gerçek rölikmiş gibi göstermek isteyen Orta Çağ sahtekârlığı olarak değerlendirilebilir mi?
This paper concentrates on two marble reliefs which are prominently displayed on the north façade of San Marco, exploring the political and ideological role played by spolia and pseudo-spolia in Venice. The reliefs are Byzantine in style, and many scholars have seen them as part of the loot taken by the Venetians from Constantinople after its capture in 1204. In fact, however, the carvings are thirteenth-century Venetian products, deliberately carved to resemble Byzantine sculptures. One of the reliefs, showing twelve lambs flanking the throne of the lamb, is a pastiche of early and middle Byzantine iconography, which cannot have been made in Byzantium. The other relief, showing the ascent of Alexander, is genearlly taken to be Byzantine work of the eleventh and twelfth centuries, but several features of the carving indicate that it was probably made in Venice. The two sculptures raise the question of the purpose and reception of these and other Byzantinizing carvings immured into Venice. How would a Venetian viewer have interpreted their style and imagery? Did they evoke specific buildings in the Byzantine capital? To what extent can they be understood as medieval forgeries, intended to be seen as genuine relics from Constantinople?
Bizans ve Gürcü Kiliselerinde 12-13. Yüzyıllara Tarihlenen Ek Mekanlar ve U-Biçimi AmbulatoriumAnnexed Rooms and U-shaped Ambulatorium of the Byzantine and Georgian Churches constructed during 12th and 13th Centuries
Bülent İşler
Bildirimiz 12.-13. yüzyıllarda bazı Gürcü kiliselerinin kuzey-güney-batı girişleri önüne yapılan ek mekanlar ile bazı Bizans kiliselerinin naosunu "U" biçiminde çevreleyen ambulatoriumu temel alarak, bu mekanların tarihlendirme ve işlev sorunlarını tartışmayı amaçlamaktadır. Araştırmacılara göre 11. yüzyıldan 13. yüzyıl sonuna kadar yapılan U-biçimi mekanların çoğunluğu kilise ile birlikte planlamış ve inşa edilmişken, bir Gürcü manastır kilisesinin kuzey, güney ve/ya da batısındaki mekanlar daha sonra eklenmiştir. Bu tek nefli, tonozlu, küçük pencereli ve birbirlerine genellikle kemerli açıklıklarla bağlanan, bazen de sadece kiliseden geçilen ek mekanların işlevleri henüz açıklık kazanmamıştır. Örneğin, bir Gürcü kilisesinin kuzey ek mekanı depo yada liturjik eşyanın saklanması, batı ek mekanı da elyazmaları için planlanmış olabileceği görüşü ancak daha somut verilerle inandırıcı olabilir. Bir Gürcü ya da Ermeni kilisesine sonradan portico eklenmesi yaygın bir uygulamadır ama bazılarının doğusunda birer apsis nişi bulunan bu mekanların nartheks işlevi taşıdıkları halen tartışmalıdır. 13. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da "dehlizli" tip denilen yeni bir kilise plan tipi ortaya çıkar. Bilim insanı Eyice'ye göre, naosun "U" biçiminde bir ambulatorium ile çevrelendiği bu plan tipi İstanbul’a özgüdür. Bu plan tipinin mi, yoksa erken dönemde ortaya çıkan 11.-12- yüzyıllarda yeniden moda olan, Gürcü mimarisine özgü "üç-kiliseli-bazilika" plan tipinin mi manastır kiliselerindeki ek mekanları etkilemiş olabileceklerini tartışmak da ilginç olabilir. Ayrıca, Bizans ve Gürcü manastır kiliselerinde neredeyse aynı tarihlerde birdenbire ortaya çıkan bu ek mekanlar ve U-biçimi ambulatorium bir rastlantı mı yoksa farklı kültürlerin liturjiklerindeki ortak bir gereksinimi mi olduğu da henüz kesinlik kazanmamıştır.
Our paper will focus on the 12th-13th century annexed constructions in front of the northern, southern and/or western facades of a Georgian monastic church as well as on the U-shaped ambulatorium encircling the naos of a Byzantine church, and will try to discuss the problem of dating and function. While most of the U-shaped structures, generally dated between 11th through 13th centuries used to be planned and built together with the Byzantine churches, the northern, southern and western annexed rooms were added to a Georgian monastic church later on. The function of these single-naved, vaulted spaces with small window openings and mostly connected to one another by arched openings and partly entered only through the church itself, has not yet been clarified. Arguments, for instance, that the northern annex of a Georgian church planned as a storage room or for keeping liturgical objects and that the western annex might be meant for manuscripts need further convincing evidence. Porticoes as later additions to a Georgian or an Armenian church are quite common, but whether these structures, occasionally with eastern apses, served as narthex is still disputable. In the second half of the 13th century there appeared in Istanbul a new church plan type, the so-called “dehlizli” type. According to the renown scholar Eyice, this plan type, a U-shaped ambulatorium encircling the naos, is unique for Istanbul. It would be interesting to discuss whether this plan type had any inspiration on the annexed rooms of the Georgian monastic churches or whether the so-called "three-church basilica", a unique Georgian plan-type, frequently applied in the earlier monastic churches and rediscovered during the 11th-12th centuries was acting as the prototype for these annexed structures. It is still unclear, though, whether the appearance of these annexed spaces in the Byzantine and Georgian monastic churches contemporarily was accidental or whether a liturgical requirement common for both cultures played a decisive role
12. ve 13. yüzyıllarda AyasofyaAyasofya in the 12th and 13th Centuries
Fırat Diker
Tarihte üç defa inşa edilmiş ve günümüze kadar pek çok onarım geçirmiş olan Ayasofya’nın 12. ve 13. yüzyıllardaki görünümü, Bizans imparatorluğunun yaşadığı son siyasal ve kültürel evre için önem arz etmektedir. İmparatorluk topraklarının maruz kaldığı Latin istilasından kuşkusuz Ayasofya’da nasibini almıştı ve her ne kadar sonradan bu Haçlı esareti ortadan kaldırılmış olsa da yapı, bir daha hiçbir zaman eski ekümenik bazilikal görkemine kavuşamamıştı. İlk inşasından sonra iki defa daha bina edilmiş Ayasofya, bu tarihe değin iki büyük onarım geçirmiş ve maruz kaldığı Haçlı saldırılarından sonra pek çok liturjik öğesini de kaybetmiştir. Bildiri kapsamında, yapı ve külliyesinin 12. ve 13. yüzyıllardaki salt biçimsel kayıp ve değişimleri değil, aynı zamanda Ayasofya bünyesinde gelenekleşmiş iktidar sergilemelerinin de nasıl bir dönüşüme uğradığı irdelenmeye çalışılacaktır
Ayasofya in Istanbul was built three times and has undergone numerous repairs. Its appearance during the 12th and 13th centuries bears importance for the last political and cultural phase of the Byzantine Empire. Certainly Ayasofya, too, was adversely affected by the Latin occupation, and although the Latin yoke was finally brought to an end, the structure could never regain its former ecumenical basilical glory. Rebuilt twice, Ayasofya underwent two big repairs and lost many of its liturgical elements during the Latin occupation. Our paper will attempt to examine not only the formal losses and changes in the structure and its complex during the 12th and 13th centuries but also the evolution of the customary presentations of empirical power within the constitution of Ayasofya.
Bizans İmparatorluğu, Venedik ve Latin Batı Arasında: Zara Kenti ÖrneğiBetween the Byzantine Empire, Venice and the Latin West: A Case Study of City of Zara
Rozmeri Basic
Bildirimizde 13. yüzyılda Zara kentinde (bugünkü Hırvatistan’da Zadar kenti) izlenen sanatsal üretim irdelenecektir. Adriyatik Denizi kıyısındaki eşsiz konumu nedeniyle siyasi ve kültürel etkinliklerin kavşağı durumundaki kentte üsluplar ve ikonografide karmaşıklık dikkati çeker. Dünyanın bu bölgesindeki yaratıcı beyinlerde üç unsurun etken olduğu görülür: kuzeybatıdan gelen Romanesk sanat; Venedik’ten gelen Lateran-Benedikten sanat; ve de doğudan gelen Bizans sanatı etkisi. Zara’nın siyasi ve askeri konumuyla ilintili koşulların hızlı değişimi sonucu kentin başına çok talihsiz olaylar gelmiştir ki, bunların en başındakilerden biri de Venedik gemilerinin bedelinin ödenebilmesi amacıyla dindaşları Dördüncü Haçlılar tarafından saldırıya uğrayıp zapt edilmesidir. Aslında bu olay 1204 olaylarının ve Konstantinopolis’in fethinin bir provasıydı. Aziz Simeon Kilisesi’nden Meryem Ana ve Çocuk İsa panosu ve Aziz Mikail Kilisesi’nden Çarmıh sahnesi gibi Zara’dan bir resim seçkisinin incelenmesiyle Bizans İmparatorluğu, Venedik ve Latin Batı arasında mücadeleye sahne olan bölgelerde, sanat eserleriyle ilgili sorunlar saptanıp irdelenecektir.
This paper focuses on artistic production in the city of Zara (Zadar in present day Croatia) in the thirteenth century. Because of its unique geographic location on the Adriatic coast, the city was a crossroad of political and cultural influences that resulted in complexity of styles and iconography. Three basic elements were at work in the creative minds in this part of the world: the Romanesque from the north-west, the Lateran-Benedictine from Venice and the influence from the Byzantine east. The rapid change of circumstances related to the political and military position of Zara caused unfortunate events of which the attack and capture of the city by its fellow Christians of the Fourth Crusade as part of the payment for the Venetian ships was amongst the most notorious. Essentially, this action was only a prelude to 1204 and the final strike on Constantinople.

The examination of selected images from Zara, such as the painted panel of the Virgin and Child in the Church of St. Simeon and the painted Crucifix from the Church of St. Michael, will demonstrate and address some of the problems regarding works from disputed territories between the Byzantine Empire, Venice and the Latin West.
Kıbrıs'ta 12. ve 13. Yüzyıllarda Bizans Mimarisi ve Görülen DeğişimlerByzantine Architecture in Cyprus and Changes Observed in the 12th and 13th Centuries
A. Ceren Erel
12. ve 13. yüzyıllar Kıbrıs’taki Bizans sanatı açısından, önemli yüzyıllardır. 1191 yılında Ada`daki Bizans hakimiyeti siyasi anlamda son bulmuştur. 12. yüzyıl, Ada’da Bizans idaresi altında, Bizans sanatının varoldugu son yüzyıldır. 964 yılında Arap akınlarının sona ermesiyle birlikte, 11. yüzyılla baslayarak 12. yüzyılda devam eden dönemde siyasi ve ekonomik gelişmelerle ilişkili olarak yapı faaliyetlerinin, nicelik ve nitelik olarak zenginleştiği gözlemlenmektedir. Özellikle plan tiplerinde görülen çeşitlilik dikkat çekicidir. İstanbul ve Anadolu’da rastlanmayan veya günümüze ulaşmış örneği bulunmayan, üç ve beş kubbeli bazilikalar, sekiz destekli ada tipi yapılar örnek olarak gösterilebilir. 1191 yılında Kıbrıs’ta Bizans’ın siyasi hakimiyeti sona ermiş olmasına rağmen, Bizans sanatı varlığını sürdürmeye devam etmiştir. 1192’de Latinlerin Ada’ya hakim olmasıyla, iki sanat arasındaki etkileşim süreci başlamış, ancak, özellikle 14. yüzyıldan itibaren Latin - Batı etkileri, Kıbrıs’taki Bizans sanatında ayırt edilebilir biçimde kendini göstermiştir. Sunacağımız konuşmada, 12. ve 13. yüzyılların Kıbrıs’taki Bizans sanatı için önemi, bu yüzyıllarda mimaride uygulanan değişim ve yenilikler, ayrıca Latin ve Bizans sanatı arasındaki etkileşimin başlangıç süreci değerlendirilmeye çalışılacaktır
12th and 13th centuries are important for the Byzantine art in Cyprus for the Byzantine political rule over the island ended in 1191. The 12th century is the last century of the Byzantine art created under the Byzantine rule. With the end of the Arab raids in 964, the period starting from the 11th century and continuing through the 12th century witnessed enrichment in constructional activities in quantity and quality in connection with the political and economic developments. Especially the variety observed in plan layouts is worth noting: for example, the three- or five-domed basilicas, that are not found or have not survived in Istanbul and Anatolia, as well as the ‘island-type’ domed octagonal structures. In spite of the fact that Byzantine political rule over Cyprus ended in 1191, the Byzantine art retained its existence. With the beginning of the Latin rule over the island in 1192, interaction between the two arts also started; however, the Latin-West influence on the Byzantine art in Cyprus became easily recognisable only in the 14th century. Our paper will describe the place of the 12th and 13th centuries for the Byzantine art in Cyprus and will attempt to evaluate the changes and innovations in architecture during this period as well as the beginning of the interaction between the Latin and Byzantine arts.
Halûk Perk Müzesi’ndeki Örnekleriyle Bizans’ta Ekmek DamgalarıByzantine Breadstamps in the Light of Samples from the Halûk Perk Museum
Gülgun Köroğlu, Haluk Perk
İnsanoğlunun temel gıdası olan ekmek çok tanrılı dinlerin yanı sıra tek tanrılı dinlerin tümünde de kutsal kabul edilmiştir. Mısır’da İsis, Yunan ve Roma’da Artemis ve Hygeia’nın tapınımlarında tanrıçalar için ekmek sunusu yapılmıştır. Hıristiyan inancında ise “Son Akşam Yemeği” sırasında İsa, ekmeğin insanlık uğruna feda ettiği bedeni ve şarabın ise kanı olduğunu müritlerine beyan etmiştir. Hıristiyan inancının ortaya çıktığı ilk yıllardan itibaren ekmek ve şarap, kutsal kabul edilip, eukharistia (ökaristi) ayinleri düzenlenmeye başlamıştır. Bu litürji, kilisenin kalkanı olarak görülmüştür. Erken dönemde sadece cumartesi, pazar ve yortu günlerinde, Orta Bizans döneminden itibaren ise haftanın her günü bu törenin yapıldığını gösteren bilgiler mevcuttur. Hıristiyanlığın vazgeçilmez simgesi olmasının yanı sıra eukharistia ekmeğinin aynı zamanda eulogia olarak şifa verici olduğu ve kötü ruhları da uzaklaştırdığına inanılmıştır. Kutsal ekmeklerin (henüz hamur yaşken) damgalanması çok erken tarihlerde başlamıştır. Ekmek damgaları taş, pişmiş toprak ve bronzdan yapılmış konik, yuvarlak, oval veya dörtgen formlu gövde ve küçük bir tutamaktan oluşan objelerdir. Damgaların baskı yüzeylerinde genellikle farklı haç kompozisyonları, bitkisel desenler, hayvan ve kutsal kişilerin tasvirleriyle sembolik şekiller ve yazılar, kazıma ve oyma teknikleriyle işlenmişlerdir. Bizans dünyasında ekmek damgaları sedece eukharistia ayinleri için hazırlanan ekmeklerin damgalanmasında kullanılmamıştır. Kutsal kişilerin anıldıkları yortu günlerinde ve ölen kişilerin ardından, özellikle üçüncü günde düzenlenen cenaze yemekleri için hazırlanan ekmekler de damgalanmıştır. Azizlerin yortu günlerinde, genellikle üzerinde azizin tasviri bulunan damgalar kullanılmıştır. Ölen bir kişiyi anma töreni için haç formunda, üzerinde ölen kişinin adı ve onun ölümden sonraki yaşamına ilişkin iyi temenniler olan ekmek damgaları tercih edilmiştir. Bu bildiri kapsamında Bizans inancında farklı kullanım alanları olan ekmek damgaları, Bizans görsel sanatlarındaki litürjik tören tasvirlerindeki yansımalar, arkeolojik kazılarda ele geçen tarihlendirilebilen örnekler göz önünde tutulup, Halûk Perk Müzesi’nde yer alan Bizans’ın farklı dönemlerine ait ekmek damgaları tanıtılmaya ve tarihlendirilmeye çalışılacaktır.
One of the main sources of nutrition for mankind, bread has been considered sacred not only by the pagan religions but also all the monotheist religions. Bread was offered to the goddess Isis in Egypt, and goddesses Artemis and Hygeia in Greece and Rome. In the Christian tradition, Jesus Christ asserted at the Last Supper that bread represented His body and the wine represented His blood, both of which he sacrificed for the sake of mankind. As of the early years of Christianity, bread and wine were considered sacred and the Eucharist was held. This liturgy was like the shield of the Church. There is evidence that this rite was held only on Saturdays, Sundays and feast days in the early period, but on every day of the week as of the Middle Byzantine period. Besides being the indispensable symbol of Christianity, Eucharist bread was also considered to have healing powers and ward off the evil spirits as a eulogia. The sacred bread started to be stamped while still moist at an early date. Breadstamps are conical, round, oval or rectangular objects of stone, baked clay or bronze. They were decorated with various cruciform compositions, vegetal motifs, animals and holy figures as well as symbolic motifs and inscriptions rendered in incision or carving. In the Byzantine world breadstamps were used not only for the stamping of the sacred bread for Eucharist. Bread prepared for the feast days of holy people and for the funerary meals especially on the third day of the death was also stamped. On the feast days of saints, breadstamps with the depiction of the saint were generally used. For commemorating a deceased person, breadstamps decorated with a cross and the name of the deceased and wishes for happiness in the afterlife were preferred. Our paper will deal with breadstamps, which have a wide variety of use in the Byzantine tradition, in the light of liturgical depictions in Byzantine art and datable examples recovered in archaeological excavations. We will present and attempt to date the breadstamps in the Halûk Perk Museum from various phases of the Byzantine period.
Harmanlanan Bizans UnsurlarıByzantine Elements Blended in the Synthesis of Anatolian Seljuq Art
Gönül Öney
12.-13. yüzyıl Anadolu Selçuklu sanatı büyük ölçüde Batı Türkistan ve İran üzerinden Anadolu’ya varan, deneyimlerden geçen bir sanat kültürünün ürünüdür. Bu senteze Suriye ve Irak bölgelerinden Anadolu’ya ulaşan Müslüman Arap devletleri Emevi’lerin, Abbasilerin, Eyyubi’lerin, Zengi’lerin de katkısı olmuştur. Selçuk’lar bu zengin mirası bünyelerinde yoğurarak, Anadolu’da Hıristiyan, Bizans ve Ermeni yerleşim bölgelerinde yeniden şekillendirmiştir. Bu sentezde Türkistan’dan gelen Türkmen’lerin, Doğu ve Güney Doğu İslam ülkelerinden göçen sanatkarların, zanaatkarların, inşaat ustalarının yanı sıra, yerel Rum, Gürcü ve Ermeni ustaların izlerini görürüz. Bu devirde Anadolu tam bir insan pazarıydı. Değişik din, dil ve kültürlerden gelen ustaların tasarımları, eserleri Anadolu’da yeniden filizlendi. Bu heterojen toplum 13. yüzyıl sonuna kadar iki yüzyılda olağan üstü bir dinamizmle çok yönlü bir imar faaliyetine girişti ve kökenlerinin zenginliği ile ilginç bir sentez yarattı. Selçuk Mimarisinde harmanlanan Bizans unsurlarını cami, medrese türbe gibi dini yapılar kadar, sur, kale, han, hamam, saray gibi sivil eserlerde de izleriz. Selçuk’lara özgü , İslam sanatı için yeni olan bir çok özellikler yansıtan bu eserlerde bol olarak kullanılan Bizans ve Antik çağ devşirme (spolien) malzeme ile, daha önce o yörede bulunan Bizans eserlerinin ve yollarının izini sürmek mümkün olabilir. Bizans sütun, sütun başlıkları ve kaideleri cami, medrese ve hanlarda aynı fonksiyonlarla , tipik bir Selçuk yapısını şekillendirebilir. Düz veya işli, süslü Bizans lentoları, balustradları, lahitleri, mezar taşları gelişigüzel duvar örgüsüne karışabildiği gibi, orijinal fonksiyonlarına uygun olarak da kullanılabilirler. Bazı örneklerde Bizans devri işli mermerlerin, taşların başka yüzleri tekrardan işlenerek yeniden kullanılır. Selçuk’lar, Bizans malzemesini kendi öz yaratıları ile birlikte, büyük hoşgörü ve uyumla kullanmıştır. Selçuk sanatına özgü, taş kabartma, sembolik aslan, sfkens, çift başlı kartal, tavus, balık, ejder, siren, grifon, hayat ağacı v.s. gibi figürler, Orta Asya inançlarını Bizans gelenekleriyle harmanlayarak camileri, medreseleri, hanları, kaleleri, sarayları süsleyerek karmaşık inanç ve gelenek dünyasının izlerini yansıtır. Benzer motifler ahşap, çini, alçı, seramik, maden, kumaş eserlerde de izlenir. Bizans bazilikalarının etkisini yansıtan, planları uzunlamasına yönelen, orta sahınları daha yüksek ve geniş tutulan, çoğu kez orta sahının aksında kubbe veya “aydınlık feneri” olarak isimlendirilen bir açıklıkla aydınlanan Selçuk camileri ve hanların kapalı kısımları, Selçuk-Bizans harmanlanmasının ilginç örnekleridir. Çeşitli mimari unsurlarda da Selçuk’ların Bizans’tan esinlenen değişik sunumlarını izleriz.
The Anatolian Seljuq art of the 12th and 13th centuries was to a great extent the product of artistic culture that wove its way to Anatolia through Iran and Western Turkistan. Arab-Islamic tribes coming to Anatolia from Syria and Iraq such as the Umayyads, Abbasids, Ayyubids, Zangids also made their contribution. Absorbing this rich heritage, the Seljuqs combined it with their own identity, and settling in Christian, Byzantine and Armenian territories formed a new culture. Traces of Turkmens coming from Turkistan, of artists, artisans and construction masters emigrating from eastern and southeastern Islamic countries as well as traces of local Greek, Georgian and Armenian masters can be observed in this synthesis. During this period Anatolia was a great mixture of people with different identities. The designs and works of art by masters of different religious, language and cultural origins took root once more in Anatolia. This heterogeneous society undertook wide-ranging constructional activities with an extraordinary dynamism for two centuries until the end of the 13th century and a very curious synthesis emerged due to the richness of its origins. The Byzantine elements blended in the Seljuq architecture are observed not only on the religious structures such as mosques, madrasas and türbes but also on civic structures such as city walls, fortresses, hans, hammams and palaces. These works reflect many features peculiar to the Seljuqs and new to Islamic art. The spolia materials of the Byzantine period and Antiquity re-used in their constructions may lead us to the traces of former Byzantine works and roads in that region. Byzantine columns, capitals and bases retain their functions this time in mosques, madrasas and hans, thus enhancing a typical Seljuq structure. Plain or decorated, Byzantine lintels, balustrades, sarcophagi, tombstones may be found embedded in masonry or re-used retaining their original function. In some cases, Byzantine marble slabs decorated on one side are redecorated on the plain sides and re-used by the Seljuqs. This Byzantine material, combined with their own creativity, was used with tolerance and harmony. Figures carved in relief on stone, such as the symbolic lion, sphinx, double-headed eagle, peacock, fish, dragon, siren, griffin, and tree-of-life, are peculiar to the Seljuq art and blend the central Asian faiths with Byzantine traditions decorating the mosques, madrasas, hans, fortresses and palaces and reflecting traces of a very complicated world of faiths and traditions. Similar motifs can also be found on works of wood, tiles, plaster, ceramics, metal and textile. The Seljuq mosques and the covered sections of hans are curious examples of the Seljuq-Byzantine blending and reflect the influence of Byzantine basilicas with their oblong rectangular layout with the wider central aisle stressed with a higher roof and a dome or a cupola for lighting. It is possible to trace various Byzantine elements in Seljuq architecture, some of which will be presented in this paper.
12.-13. Yüzyıllarda Doğu Anadolu'da Üretilen Gürcü-Ermeni Maden Eserlerinde Bizans ÖğeleriByzantine Elements from the 12th-13th Centuries Found in Georgian and Armenian Metal Objects Produced in Eastern Anatolia
Mine Kadiroğlu
Tarih kaynakları Bizans imparatorlarının Gürcü ya da Ermeni kiliselerine bağışta bulunduğunu, çeşitli armağanlar gönderdiğini yazar. Sunulan bildirinin amacı Doğu Anadolu Ermeni ve Gürcü manastırlarında üretilen ve günümüzde yurtdışı müzelerinde korunan maden el sanatları örneklerini temel alarak Doğu Hırsitiyan kültürleri arasındaki ilişkiyi tartışmaktır.

Bazı Ermeni ve Gürcü maden eserlerinin üzerlerinde sonradan eklenmiş ve Bizans kaynaklı oldukları düşünülen el sanatları örneklerine de rastlanır. Örneğin, Çoruh havzasında, 10. yüzyılın son çeyreğine tarihlendirilen Gürcü manastırında üretilen Hahuli Tryptych’i üzerine 12.-13. yüzyıllara ait olduğu sanılan mine kakma tekniğinde yapılmış yüze yakın Bizans madalyonu tutturulmuştur.

Bu çalışmada, Bizans kaynaklı olduğu varsayılan eserlerin Doğu Anadolu manastırlarına nasıl ulaştırıldıkları, nerede hangi ustalar tarafından üretildikleri, ne amaçla kullanıldıkları ve benzeri sorunlar irdelenecektir.
Historical sources mention the donations made and the gifts sent to the Georgian or Armenian churches by the Byzantine emperors. This paper will discuss the relationship among the Eastern Christian cultures based on metal objects originally produced in Armenian or Georgian monasteries in Eastern Anatolia and now in museums abroad.

Some Georgian and Armenian liturgical objects or other works of art bear medallions and/or enamel plaques possibly of Byzantine origin. For instance, the Hahuli Triptych, a work of art produced at the Georgian monastery of Hahuli in the Çoruh Valley and dated to the end of the 10th century, is adorned with precious metals and about one hundred Byzantine medallions decorated with cloisonné enamels, possibly dating to the 12th-13th centuries.

This paper will discuss various aspects of these artefacts, which are considered Byzantine. Where were they made? By which masters? What were they used for? And how did they get to the monasteries? These are some of the questions to be discussed.
Yukları Fırat Bölgesi XII-XIII. Yüzyıla aktarılan Bizans Tarihi CoğrafyasıByzantine Historical Geography of the Upper Euphrates Basin as Reflected in the 12th and 13th Centuries
Ertuğrul Danık
Fırat Nehri kavsinin doğusundaki alan içinde kalan ve Elazığ ile Tunceli illerini kapsamakta olan Yukarı Fırat Bölgesi, M.Ö. II. binden itibaren “Işuwa” olarak anılmışsa da Klasik Dönem içinde “Sophane” olarak anılmaya başlanmış, gerek Roma ve gerek Bizans Dönemi içinde ise farklı bölge ve thema sistemi içinde görülmüştür. Bizans’ın doğu sınırı içinde kalan bu bölge, genellikle VII. Yüzyıldan itibaren Arap akınlarına sahne olup, sürekli olarak el değiştirmiş, XI. yüzyıl sonu XII. yüzyıl başlarından itibaren ise, Türkler’in egemenlik süreci içine girmiştir. Ancak, bu süreç, XII. yüzyıldan önce var olan Bizans yerleşimlerinin kimi zaman yok olmasına neden olurken, kimi zaman gelişerek devam etmesine neden olmuştur. Bu yerleşimler süreç içinde Bizans kimliğini kaybetse de, en azından yerleşim alanı ismi olarak varlığını koruyabilmiş ya da Türk egemenliği içinde varlığını uzun süre devam ettirebilmiştir. XI. yüzyılın sonları XII. yüzyıl başlarında bölgeye egemen olan Türkler ile birlikte, yaşamaya devam eden ya da kaybolan bu yerleşimlerin belgelenmesi, bölgede yapılan kazı ve yüzey araştırmaları ve dönem kaynaklarında anılan isimler yardımı ile yapılırken; bölgeye ilişkin Bizans tarihi coğrafyası yeterince incelenip detaylandırılamamıştır. Bu bağlamda 1995 yılından bu yana yürütmekte olduğumuz yüzey araştırmalarının getirdiği ilk sonuçlar, bölgenin XII ve XIII. yüzyıllara devreden Bizans tarihi coğrafyası açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Bölge özelinde Bizans Dönemi tarihi coğrafyası konusunda Ernst Honigmann’ın çalışmaları dışında, bugüne kadar ciddi ve yeterli bir çalışmanın yapıldığını belirtmek oldukça zordur. Bu amaçla yapılan çalışmalarımızda Bizans Dönemi’ne ait otuzun üzerinde yerleşim ya da coğrafi isim belgelemesi yapılmıştır. Bu isimlerden bir bölümü yakın döneme kadar adını kısmi değişiklikle getirebilmişse de, bir kısmı gerçek kimliğini kaybetmiştir. Kimi yerleşim alanları ortak bir kanı olarak lokalize edilebilmişken, bir bölümü ilk defa lokalize edilmiş, küçük bir bölümü ise henüz lokalize edilememiştir. Tüm bu isimlerin aksine, Bizans dönemimin yaşandığı bir çok yerleşim alanına da, dönem ismi konusunda bir öneri getirilememiştir. Genel olarak dönem kaynakları ya da dönem kaynaklarını refere eden kaynaklarda ve tarihi kroniklerde adı anılan yerleşmelerin değerlendirildiği çalışmada, dönem olayları içinde bölgenin Bizans Dönemi tarihi coğrafyası ve bu coğrafyanın ilk Türk yerleşmeleri ile birlikte yaşadığı gelişmeler aktarılmaya çalışılmaktadır. Böylece XII. yüzyıl öncesi Bizans tarihi coğrafyasının XII. ve XIII. yüzyıllara olan yansıması görülmektedir. XI. yüzyıl sonunda bölgenin askeri idaresinin Türkler’in eline geçmesi ile birlikte, sanıldığının aksine büyük bir göç dalgasının yerine, XIII. yüzyıla kadar uzayan yavaş bir yayılım sürecinin yaşandığı anlaşılmıştır. Nitekim XII-XIII. yüzyıllarda, bölgenin askeri idaresine karşılık tarihi coğrafyasında halen Bizans izleri görülmektedir. Bu izler o kadar kuvvetli kazınmış olmalıdır ki, uzun süre daha varlığını ve kimliğini koruyarak yaşayabilmiştir.
The Upper Euphrates basin covering the modern-day provinces of Elazığ and Tunceli in the eastern part of the curve of the Euphrates was called Isuwa as of the 2nd millennium BC, then as Sophane in the Classical period but was integrated into different regions and themes during the Roman and Byzantine periods. The region was within the eastern frontier of Byzantium and was continuously harassed by the Arabs from the 7th century onwards and passed into the Turkish hands at the end of the 11th century and early 12th century. However, this process led to the disappearance of some Byzantine settlements whereas it also led to prospering of some others. Although these settlements lost their Byzantine identity in time their Byzantine names have survived or lived for a considerable period under Turkish sovereignty. In spite of the efforts for documentation through excavations, surveys and names mentioned in contemporary sources such settlements that vanished or survived under Turkish rule as of the end of the 11th and early 12th century, the Byzantine historical geography of the region has not been studied in detail as it should. Within this context, our surveys across the region since 1995 have culminated in very important preliminary results regarding the historical geography of the region as reflected into the 12th and 13th centuries. It is difficult to cite any comprehensive and serious study on the Byzantine period historical geography of the region except for that by Ernst Honigmann. We have documented more than 30 geographical or settlement names of the Byzantine period from the region. Some of these names have survived until recently with some changes while some others have long lost their identity. Some settlements have been localised based on common sense while some others have been localised for the first time and a small group has not been localised yet at all. Despite these names, no proposals could have been made regarding the Byzantine period names of many settlements which are known to have existed then. Our study covers mainly the settlements mentioned in contemporary sources or other sources referring to them and historical chronicles and endeavours to tell the Byzantine historical geography of the region and developments with the coming of Turks, thus presenting the reflection of the pre-12th-century Byzantine historical geography into the 12th and 13th centuries. With the military rule over the region passing into Turkish hands at the end of the 11th century it is observed that a gradual penetration up to the 13th century took place on the contrary to the common thought of great wave of migrations; hence, the historical geography of the region contained Byzantine elements during the 12th-13th centuries despite the Turkish military rule. These elements must have been very well-rooted that they retained their existence and identity for a long time.
Anadolu Selçuklu Sikkelerinde Bizans EtkileriByzantine Influence on Anatolian Seljuq Coins
Adil Özme
1071 yılında yapılan Malazgirt Savaşı sonucunda, başkent Konya olmak üzere Anadolu’da bir devlet kuran Selçuklular Bizans devletiyle yoğun bir ilişki içerisine girmiştir. Mücadele, iyi ilişkiler ve ittifaklar, akrabalık ilişkileri, ekonomik, kültürel ilişkiler sonucunda karşılıklı etkileşimler söz konusu olmuştur. Özellikle 12. yüzyıldan başlayıp 13. yüzyılın ortalarına kadar uzanan bir süreçte, Selçukluların darp ettikleri sikkelerinde Bizans orijinli figürlerin yer alması dikkat çekicidir. Selçuklu sultanları I. Kılıç Arslan, I. Mes’ud ve II. Kılıç Arslan’ın oğullarının darp ettirdikleri sikkelerinde Bizans sikkelerinde karşımıza çıkan figürlere rastlanmaktadır. Cepheden tasvir edilmiş yarım portreler, tahtta oturan tasvirler ve ejderle mücadele eden atlı tasvirleri bunların bazılarıdır.
Following their victory over the Byzantines at the Battle of Malazgirt (Mantzikert) in 1071 the Seljuqs established a new state in Anatolia with Konya as its centre and set up relations with Byzantium. Conflicts, good relations and alliances, marital relationships, as well as economic and cultural relations affected both sides. 12th to mid-13th century Seljuq coins are openly influenced by Byzantine coin designs. Coins of the Seljuq sultans Kılıç Arslan (Kilij Arslan) I, Mesud (Mas’ud) II and Kılıç Arslan (Kilij Arslan) II and their sons bear the figures normally found on Byzantine coins such as frontal portrait busts, enthroned figures and figures on horseback fighting with dragons.
II. Dönem İznik Çini Fırınları Kazısı’ndan Bizans Dönemi Keramik ÖrnekleriByzantine Period Ceramic Examples from the Second Phase of Iznik Tile Kiln Excavations
Belgin Demirsar Arlı
1981 yılından beri süregelen II. Dönem İznik Çini Fırınları Kazısı’nda, Bizans çağına, 12.-14. yüzyıllara tarihlenen çok sayıda kermaik örneği ele geçirilmiştir. Kentteki keramik üretiminin, Antik Çağ’dan Osmanlı dönemine (17. yüzyıl sonlarına) uzanan geniş bir zaman dilimi içindeki sürekliliğini gösteren bu örneklerin büyük çoğunluğu sgrafitto tekniğini, bir kısmı da boyama tekniklerini sergilemektedir. Bildirinin kapsamında, bu örneklerin teknik ve kompozisyon özelliklerine değinilecek, Batı Anadolu’da, Ege adalarında ve Balkanlar’daki diğer Bizans keramik üretim merkezlerinin, öte yandan Anadolu Selçuklu keramik üretim merkezlerinin çağdaş örnekleriyle karşılaştırılacak, İznik’teki üretimin kendine özgü niteliklere sahip olup olmadığı irdelenecektir.
Numerous Byzantine potsherds of the 12th-14th centuries have been uncovered during the course of the second phase of Iznik Tile Kiln Excavations ongoing since 1981. These examples show that pottery production in Iznik was continuous from Antiquity to the Ottoman period (late 17th century). Most of the examples have sgraffito decoration while some others have painted decoration. Our paper will mention the technical and compositional aspects of these examples, will compare them with examples from other production centres in western Anatolia, Aegean islands and the Balkans as well as contemporary Seljuq centres, and will discuss whether the production at Iznik has peculiar aspects or not.
Amasya’daki Selçuklu ve Osmanlı Devri Mimari Eserlerinde Görülen Bizans Devrine Ait Devşirme (Şipolien) MalzemeByzantine Spolia Materials Used in the Seljuq and Ottoman Structures in Amasya
Muzaffer Doğanbaş
Amasya Geç Kalkolitik Çağdan günümüze kadar çok sayıda uygarlık ve medeniyete ev sahipliği yapmış ve ayrıca tarihe damgasını vurmuş olan bir çok olayın meydana geldiği tarihi bir mekandır.

Amsya, Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesi sürecinden sonra Doğu Roma İmparatorluğu olarak bilinen Bizans İmparatorluğu’nun belli başlı şehirleri arasında yerini almış ve Bizans’ın önemli thema’larından biri olmuştur.

Yaklaşık altı yüzyıl Bizans idaresinde kalan Amasya şehrinde hatırı sayılır bir çok mimari eserin inşa edilmis olduğu bilinmekte olup, bunlardan bir çoğunun harabeleri hala günümüzde mevcut bulunmaktadır. Şehrin 1075 yılında Danişmendliler’in egemenliğine girmesiyle birlikte Bizans’ın egemenliği sona ermiştir.

Özellikle 13. yüzyılda ve sonrasında yapılan mimari faaliyetlerde Bizans devrine ait bir çok yapıdan devşirme (şipolien) malzeme alınarak yeni inşa edilen yapılarda kullanıldığı konusunda Mustafa Vazıh Efendi’nin “Belabilür Rasiyye fi Riyazı Mesaili Amassiye” adlı 19. yüzyılın ilk yarısında yazılmış elyazma eseriyle Abdi-zade Hüseyin Hüsameddin Efendi’nin 1914 tarihli “Amasya Tarihi” adlı eserinde bilgiler mevcut bulunmaktadır. Ayrıca kullanılmış olan devşirmeyi bugün bile yapılarda gözlemlemek mümkündür.

Bu çalışmada, Amasya’daki Türk devri yapılarındaki devşirme malzemenin bir kataloğu oluşturulmaya çalışılacaktır.
Amasya has been the home for numerous civilisations and cultures since the Late Chalcolithic period and has been the setting for important historical events.

With the division of the Roman Empire into two, Amasya became an important city and theme of the Eastern Roman Empire, which is also known as the Byzantine Empire.

During the six centuries of the Byzantine rule over Amasya many structures were built and quite a few ruins are still visible. The city passed into the Danishmendid hands in 1075; thus came the Byzantine period to its end.

Two later sources, namely the manuscript Balabil al-Rasiyya fi Riyadh-i Mesail-i Amasiyya by Mustafa Vazıh Efendi from the first half of the 19th century, and the Amasya Tarihi (History of Amasya) by Abdizade Hüseyin Hüsameddin Efendi from 1914, state that especially in the 13th century and thereafter spolia materials were taken from the Byzantine structures for the new constructions. These spolia can still be seen on the concerned structures.

This work attempts to form a catalogue of spolia materials used in the Turkish period structures in Amasya.
Bizans İlk Beylikler ve SelçuklularByzantium, First Emirates and the Seljuqs
Aynur Durukan
Türklerin 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’nı izleyen yıllarda Anadolu’nun çeşitli kesimlerini fethetmesinden sonra kurulan Beylikler ve Selçuklu Devleti ile Bizans Devleti arasındaki ilişkiler çeşitli boyutları ile ele alınacaktır. Amacımız, 12. yüzyıl boyunca ve 13. yüzyıl ortasına kadarki süreçte Türk beylikleri ile Selçukluların, değişime uğrayan Anadolu kültür ortamının biçimlenmesindeki katkılarının tartışılmasıdır. Siyasal ilişkiler ve evlilikler, kısmen de ticaret yoluyla kurulan bağın, Anadolu’nun yeni sanat ortamının oluşumundaki yeri üzerinde durulacaktır. Beylikler söz konusu olduğunda, daha çok Güneydoğu Anadolu bölgesinde etkili olan Artuklular ile Orta Anadolu’da Selçuklularla güç mücadelesine girişen Danişmendliler ele alınacak, ancak yeri geldiğinde diğer beyliklere de değinilecektir. İlk başkentleri İznik olan, Birinci Haçlı Seferi sonrasında Marmara ve Batı Anadolu bölgelerini, İzmir ve çevresindeki etkinlikleriyle Bizanslılar için tehdit oluşturan Bizans Sarayı’nda yetişmiş ve Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan’ın kayınpederi olan, imparatorluk unvan ve alametleri de taşıyan Çaka Bey’in Bizans-Selçuklu ittifakı sonucunda 1097 yılında öldürülmesiyle yitiren Selçuklular, yeni başkentleri Konya aracılığıyla Anadolu’yu denetimleri altına alarak Bizans Devleti’nin Anadolu’daki gücünü büyük ölçüde kırmışlardır. 12. yüzyıl ortalarından başlayarak birçok alandaki etkinlikleriyle yeni kültür ortamının biçimlenmesinde baş rolü oynayan Selçuklular, 13. yüzyılın ilk çeyreğinde Antalya, Alanya ve Sinop gibi önemli liman kentlerini de ele geçirerek ticarette de oldukça büyük bir güç haline gelmişlerdir. Bu süreçte Anadolu kentlerini yeni bir görünüme kavuşturan Selçuklular, bir bölümü Bizans kökenli kurucular, yapım yöneticileri ve sanatçılarla bu yeni ortamın yaratılmasını sağlamışlardır. Kent yaşamına ve kurumlarına ek olarak, Beylikler ve Selçuklularla ortaya çıkan yeni yapıların mimari tasarım ve bezemelerinde Bizans sanatıyla ortak ve farklı yanlar üzerinde de durulacaktır.
Our paper will cover various aspects of the relations between the Byzantine Empire and the Seljuq Sultanate and the emirates founded following the Turkish victory at the Battle of Malazgirt (Mantzikert) in 1071. Our aim is to discuss the contributions of the Turkish emirates and Seljuqs to the formation of new cultural sphere in Anatolia during the 12th through mid-13th century. Emphasis will be placed on the role of political relations, arranged marriages and, partly, trading in the formation of a new artistic sphere in Anatolia. With regard to the emirates, we will focus on the Artuqids in southeast Anatolia as well as the Danishmendids, who struggled with the Seljuqs in central Anatolia, while lesser emirates will be mentioned only when relevant. The Seljuqs, whose first capital in Anatolia was İznik, lost the Marmara and the Aegean regions to the Byzantines following the First Crusade when Emir Chaka Bey, who was brought up in the Byzantine palace, became the father-in-law of the Seljuq sultan Kılıç Arslan (Kilij Arslan) I and also bore the imperial titles and insignia, was murdered in 1097 through a Byzantine-Seljuq alliance. Yet the Seljuqs managed to gain control of Anatolia from their new capital in Konya and shook the Byzantine power in Anatolia to a great extent. As of the mid-12th century the Seljuqs were the leading influence in the formation of the new cultural environment through numerous activities in a variety of fields. In the first quarter of the 13th century the Seljuqs conquered important port cities on the Black Sea and the Mediterranean such as Antalya, Alanya and Sinop, thus becoming quite a great power in trade. During the course of this process the Seljuqs bestowed a new look on the Anatolian cities, also with the help of some Byzantine construction masters and artists. In addition to the urban life and institutions, we will also examine the aspects, similar and dissimilar to Byzantine art, observed in the architectural design and decoration of the new types of structures of the Seljuqs and the emirates.
Çamaltı Burnu I Batığı : Marmara Denizi, 13. Yüzyıl Deniz Ticaretine Bir YolculukÇamaltı Burnu I Wreck: A Voyage to the Marine Trade of the 13th Century in the Marmara Sea
Nergis Günsenin
13 Nisan 1204 tarihinde, üç günlük bir savaştan sonra, Frenk, Felemenk, Lombard, Germen ve Venedik ordularından meydana gelen Dördüncü Haçlılar Konstantinopolis’i zaptetmişlerdir. 1261 yılına kadar sürecek olan Latin İmparatorluğu Devri başlamıştır. Bizans denizlerinde 11. yüzyıl sonlarından itibaren görülmeye başlayan Latinler’in varlığı da bu suretle daha fazla hissedilmeye başlamıştır. Bizanslılar artık, Karedeniz’e de rahatça seyir edip ticarete başlayan Latinler’in misafiri konumuna gelmişlerdir. İşte bu tarihlerde, şarap ticareti yapmakta olan bir gemi, Marmara adasının Çamaltı mevkiinde batmıştır. Yedi yıllık çalışma sezonları (1998-2004) boyunca kazılan batıktan çıkartılan, yüzlerce amphora, seramik eser, geminin kargosuna ait olduğu düşünülen çapalar, gemiye ait ahşap buluntular, dönemin teknolojisi, deniz ticareti ve tarihi açısından yeni sayfaların açılmasını sağlayacaktır. İlk Türk sualtı kazısı olan, Marmara Adası, Çamaltı Burnu I Batığı, bilimsel anlamda birçok ilke imza atması yönünden de büyük önem taşımaktadır.
The Fourth Crusaders comprising Frankish, Flemish, Lombard, German and Venetian troops captured Constantinople on April 13th, 1204 after a 3-day long battle. Thus started the Latin Empire that was to last until 1261. The presence of the Latins had already been felt in Byzantine waters as of the end of the 11th century, but now it grew stronger. The Byzantines became the guests of the Latins who were now able to reach the Black Sea. About this time a ship laden with wine sank in the Çamaltı area of Marmara Island. Artefacts brought to the surface in the course of 7 years (1998-2004) of underwater excavations include hundreds of amphorae, pottery, anchors thought to be a part of the ship’s cargo, wooden items belonging to the ship. These items will shed new light on the technology, sea trade and history of the period in question. The underwater excavation of the Çamaltı Burnu I wreck is the first to be conducted by a Turkish team in Turkey and is important and will bring to light many new facts.
Onikinci-Onüçüncü Yüzyıllarda Çanakkale BoğazıÇanakkale Straits in the Byzantine Period
Ayşe Ç. Türker
Çanakkale Boğazı, Gelibolu yarımadası ile Biga yarımadası arasında kuzeydoğu-güneybatı yönünde yeralır. Karadeniz-Marmara ve Ege –Akdeniz bölgelerine ulaşılmasını sağlayan yaklaşık 65 km uzunluğunda deniz yoludur. Boğazın önemi düşünüldüğünde bu konum ön plana çıkar. Ancak bu önemli konumuna rağmen bölge hakkında arkeolojik veriler sınırlıdır. Bizans döneminde Çanakkale boğazı ve yerleşim modelleri konusundaki projemizde ise bölgedeki arkeolojik izler üzerinde çalışılmakta ve Bizans Dönemi Çanakkale boğazı yerleşimleri için önemli arkeolojik verilere ulaşılmaktadır. Bildiride Boğazın savunma sisteminin anlaşılabilmesi içn bölgedeki 12.-13. yy. Bizans kaleleri ve bunların konumları incelenecek, 12.-13. yüzyıllarda Çanakkale Boğazı’nın iki kıyısında yeralan Gelibolu ve Biga yarımadalarındaki şehir, köy, çiftlik yerleşmelerine ait izler değerlendirilecek; ayrıca bu yüzyıllarda başkent İstanbul ile bağlantısı liman, gümrük ve ticaret açısından yeri ve önemi belirlenmeye çalışılacaktır.
The Çanakkale Straits, ancient Dardanelles, extends northeast-southwesterly between the Gelibolu (Gallipoli) and Biga Peninsulas. This body of water of 65 km in length connects the Black Sea and the Marmara to the Aegean and the Mediterranean. The strait stands out with its strategic location and importance. However, despite this great importance, the archaeological data available is very limited. Our project covering the Çanakkale Straits and the settlement patterns in the Byzantine period has focused on archaeological traces in the region, thus gathering significant archaeological data regarding the settlements along the strait during the Byzantine period. Our paper will discuss the 12th-13th–century Byzantine fortresses and their locations in order to clarify the defensive system along the strait; we will also evaluate the archaeological evidence regarding the 12th-13th–century towns, villages and farmhouses on both banks of the strait; then we will try to identify its connection with the capital Istanbul, and its place with regard to harbours, customs and trade.
12. ve 13. Yüzyıllarda Bizans Tarihsel Kendi-Farkındalığının DeğişimiChange in Byzantine Historical Self-Awareness in the Twelfth and Thirteenth centuries
Alicia Simpson
Bizans uygarlığı var olduğu binyıl boyunca Antik Greko-Romen dünyasından türetilmiş belirli kalıcı özellikleri bilinçli bir şekilde korumuştur. İmparatorluk ideolojisi Bizans coğrafyasındaki sürekli değişim ve siyasi ve toplumsal yaşamdaki şiddet içeren huzursuzluklar karşısında durağan görüntüsünü korumuştur. Dolayısıyla Bizans uygarlığı durağan bir varlık olarak algılanmıştır. Bizans tarihi kaynaklarının azlığı ve muhafazakârlığı, kuruluşundan Osmanlı fethine kadar Konstantinopolis’ten yayılan büyük imparatorluk ideolojisini tekrar tekrar üreterek ve kullanarak yalnızca bu önyargıyı ölümsüzleştirmeye yaramıştır. Ancak 12. ve 13. yüzyıllarda imparatorluğun büyüklüğü kavramı ciddi şekilde sarsıldı. 1204’te Konstantinopolis Dördüncü Haçlı orduları tarafından zapt edildi. Bizanslılar kenti 1261’de geri aldı ama Latinler imparatorluğun batı eyaletlerinde önemli noktaları ellerinde tutmayı başardı. Doğuda ise 13. yüzyılın son onyıllarında Anadolu’ya yayılan Türklere karşı çok az direnç gösterilebildi. Bunun direkt bir sonucu olarak Bizanslılar açısından tarihsel kendi-farkındalıklarında önemli bir değişim olduğu açıktır. 12. yüzyılın sonları ve 13. yüzyıl tarihçilerinde ne Roma gücünün üstünlüğü ve abartısı görülür ne de “imperium”un eninde sonunda her yeri tekrar ele geçireceği şeklinde bir inanç. Niketas Khoniates’in yakınmalarından Georgios Pachymeres’in kötümserliğine kadar dönemin tüm kaynaklarında imparatorluğun büyüklüğünün ve gerilemesinin yeni ve trajik bir algılaması dikkat çekmekte ve bu da Bizans tarihsel kendi-farkındalığındaki önemli değişikliğe işaret etmektedir.
Byzantine civilization consciously preserved certain perennial features derived from Greco-Roman antiquity throughout the millennium of its existence. Imperial ideology retained the appearance of immutability in the face of continual fluctuations in Byzantium’s geographical space and violent upheavals in its political and social life. This feature has no doubt given rise to the conception of Byzantine civilization as a static entity. The scarcity and inherent conservatism of the sources for Byzantine history serve only to perpetuate this bias by reproducing and recycling the prevalent political ideology of the greatness of the empire emanating from Constantinople from the time of its foundation to its conquest by the Ottoman armies in 1453. In the twelfth and thirteenth centuries, however, the concept of the greatness of empire was seriously challenged. In 1204 Constantinople was conquered by the armies of the Fourth Crusade. Although the Byzantines would reconquer the city in 1261, the Latins maintained important outposts in the empire’s western provinces. In the East, Byzantium could offer little resistance to the Turkic people who spread across Asia Minor in the final decades of the thirteenth century. As a direct result, a notable change in historical self-awareness on the part of the Byzantines is clearly evident. The historians of the late twelfth and thirteenth centuries no longer maintain the superiority and conceit of “Roman” power, nor do they have the assurance that in the end, the “imperium” would conquer all. From the lamentations of Niketas Choniates to the pessimism of George Pachymeres, a new and tragic perception of the empire’s greatness and decline permeates the narrative sources of the period and indicates a significant change in Byzantine historical self-awareness.
12. Yüzyılda Bizans Askeri Kuvvetleri Gerçekliklerinde ve Algılamalarında DeğişimlerChanges in Perceptions and Realities of the Byzantine Military in the Twelfth Century
Denis Sullivan
10. yüzyıldan Dikon Leon’un Historiası ve 12. yüzyıldan Anna Komnena’nın Aleksiyad’ı savaş ve kuşatmaların tasvirlerinden ordunun Bizans toplumundaki yerine kadar çok çeşitli askeri konulara çok büyük ağırlık vermektedir. Askeri teknoloji açısından her iki metni birbiriyle karşılaştırdığımız takdirde ağır ateşli silahlarda anti-personel silahından (tahminen çekme mancınık) çok daha güçlü bir silaha (belki de karşı ağırlıklı mancınık) doğru bir gelişme saptanmaktadır. Her iki yazarın komutanlar ve ordu birimleri için kullandığı terimlerdeki farklılık kısmen ordunun yapılanmasındaki değişiklikleri yansıtmaktadır. Paralı askerlerin rolü, orduyu finanse etme yöntemleri, ve askeri bilimlerle ilgili bilgi ve uygulamalar da ilginç tezatlar yansıtmaktadır. Bildirimizde bu tezatlar gerçeklik, edebi niyet ve yazarın taraflılığının potansiyel yansımaları olarak ele alınacak ve özellikle Anna’nın eşi Nikephoros Bryennios’un Hyle Historias eseri gibi başka kaynaklara da atıflarda bulunulacaktır.
The History of Leo the Deacon (10th Century) and the Alexiad of Anna Comnena (12th Century) each place a heavy focus on military affairs, from descriptions of battles and sieges to comments on the place of the army in Byzantine society. With regard to military technology a comparison of the two texts reveals a development in artillery from an anti-personnel weapon (presumably the traction trebuchet) to a much more powerful weapon (perhaps the counter-weight trebuchet). Both authors employ a number of terms for commanders and army units, the differences reflecting in part changes in the organization of the army. The role of mercenaries, methods of financing the army, and knowledge and application of military science also present interesting contrasts. This paper will examine these contrasts as potential reflections of reality , literary intent and authorial bias, with additional references to other texts, particularly Anna’s husband Nikephoros Bryennios’ Historical Material.
Heykellere Karşı Tavırların DeğişimiChanging attitudes towards statuary
Beatrice Caseau
Teolog Gregorios’un Homilia’larının (vaazlar) minyatürlü bir 12. yüzyıl nüshasında etrafları müritleriyle çevrili Aphrodite ve Artemis heykelleri betimlenmiştir. Her iki heykel de sütun üzerindedir ve değerli kıyafetler giyinmiş ve taç takınmışlardır. Bu tasvirlerde hiçbir alay izi görülmez. Müritler heykelleri hayranlıkla seyreder. Bu minyatürler aslında Antik dinsel heykellere karşı tavırların Orta Çağda geçirdiği evrimi yansıtmaktadır. Geç Antik dönemde çoğu Hıristiyan yazar pagan heykellerin kırılmasını önermişti ya da en azından onları tehlikeli addediyordu; ama Bizanslı yazar Niketas Khoniates, kuruluşundan beri kentin meydanlarını bezeyen heykellerin Geç Antik dönemde yok edilmesine ağıt yakıyor. Bildirimizde bu tavır değişikliğini irdeleyeceğiz. Erken dönem Hıristiyanlara putlara tapmamaları ve kült heykellerinden sakınmaları söylenmişti ama Konstantinopolis’in Orta Çağlı sakinleri için Antik pagan heykeller kentin süsleriydi ve pagan geçmişle pek de ilgili görülmüyorlardı. Heykellerin dinsel anlamı en eğitimliler haricinde herkes için yitmişti ama o en eğitimliler bile konuya dinden ziyade kültürel açıdan bakıyordu.
A twelfth-century illustrated manuscript of the Homilies of Gregory the theologian shows statues of the goddesses Aphrodite and Artemis surrounded by a group of worshippers. Both statues stand on a column, they are clad in precious clothes and crowned. There is no trace of mockery in these depictions. The worshippers look at the statues with admiration. These images reveal the evolution which took place during the Middle Ages concerning the antique religious statues. While in Late Antiquity, many Christian authors recommended the destruction of pagan statues or at least perceived them as dangerous objects, the Byzantine author Niketas Choniates laments the loss of the statues which used to adorn the public places of the city since its foundation in Late Antiquity. This paper offers to illustrate this change in attitude. The early Christians were told not to worship idols and to avoid cult statues, but to the medieval inhabitants of Constantinople, antique pagan statues were part of the city's ornaments and hardly referred to a pagan past. The religious significance of the statues was lost on all but the most learned ones, and even for them, their significance was more cultural than religious.
12. ve 13. Yüzyıllarda Kilikya Minyatür Okulu ve Çevre Kültürlerle İlişkilerCilician Miniature School in the 12th and 13th Centuries and Its Relations with Neighbouring Cultures
Elmon Hançer
Ermeniler, 1070-1080’lerde önce Rupinyan, daha sonra Hetumyan soylularının yönetimi altında Kilikya bölgesinde yerleşmişlerdir. Baronluk olarak kendini gösteren yönetimler içinde güçlenen Rupinyan hanedanı 1198-1199 tarihlerinde Kilikya Ermeni Krallığı adıyla tarih sahnesinde yer almıştır. 13. yüzyılda bir yükseliş yaşayan krallık Mısır Memluklarının saldırılarıyla 1375’te yıkılmıştır. Kilikya Ermeni Kilisesi bölgede farklı bir organizasyona sahip olmuştur. Tarsus, Adana, Silifke, Anabarza, Korikos gibi eski kale ve şehirler varlıklarını devam ettirmekle birlikte, dini merkez Kozan-Sis olmuştur. Burada kurulan Katoğigosluk, Sis kentinin bölgenin ruhani ve kültürel merkezi olmasını sağlamıştır. 12.-14. yüzyıllar arasında yazıcılık merkezleri haline gelen bu bölgedeki Ermeni manastırlarında hazırlanmış olan sayısız elyazma eser, üstün kalitedeki kitap resimleri ile Kilikya minyatürlü elyazmacılığını (1080-1375) Ermeni resim sanatının zirvesine çıkarmıştır. 12.-14. yüzyıllarda Kilikya bölgesindeki elyazmacılığı merkezlerinin başlıcaları; ilk sırada Skevra (12.yy) olmak üzere, Hromkla (13.yy), Trazark (14.yy), Mlic, Akner ve Krner Manastırları idi. Ortaçağ Ermeni sanatı açısından çok özel bir yer tutan Kilikya Okulu, ana esin kaynağı olan Ermenistan’ın Doğu gelenekli özgün resimleme üslubunu, Bizans sanatından aldığı esinlerle aynı potada harmanlamış, yeni bir minyatür dili yaratma sürecine girmiştir. Kilikya elyazmaları, bitkisel ve geometrik çizgilerle örülü son derece girift ve gösterişli dekoratif süslemeleriyle, resim değerleriyle ve zengin bir ikonografik çeşitlilikle işlenmiş sahne tasarımlarıyla, sayfa kenarı betimlemeleriyle, yazı kalitesiyle, çok canlı, uyumlu ve orijinal renk paletiyle biçimlenmiş olan mükemmel kalitedeki örnekleriyle, Ermeni minyatürünü bu alanda uluslararası bir üne kavuşturmuştur. Kral Hetum’un Moğol Devleti ile kurduğu politik ilişkiler sanat yaşamına da yansımış, Çin sanatının fantastik çizgileri bu dönem Kilikya minyatürlerine farklı bir tat katmıştır. Toros Roslin ile başlayan ve onun takipçileri tarafından geliştirilen -klasisizme ve natüralizme dayanan- Kilikya’nın özgün üslubu, 13. yüzyılın son çeyreğinde maniyerist yansımalarla dikkat çekmiştir. Ermenilerde anıtsal duvar resmi çok az olduğu için Ortaçağ Ermeni resim sanatı bağlamında büyük önem taşıyan Kilikya minyatür sanatı, modern Ermeni resim sanatının biçimlenmesinde etkili olmuştur. Diğer taraftan Kilikya minyatüründe, -Kilikya Ermeni toplumunun kültürel yapısının zengin ve çeşitli olmasını sağlayan- hem köklü Bizans kültürünün, hem Selçuklu ve Memluk dünyası gibi İslam kültürünün, hem de Urfa, Antakya, Kıbrıs Haçlı Krallıklarının dolayısıyla Batı kültürünün izleri görülmektedir
The Armenians settled down in Cilicia during 1070s and 1080s under the leadership of the dignitaries of first Rupinyan, and then Hetumyan. The Rupinyan dynasty, that grew stronger as a barony, stepped on to the stage of history in 1198-1199 under the name of the Armenian Kingdom of Cilicia. This kingdom prospered during the 13th century but fell in 1375 due to Mamluk raids. The Armenian Church of Cilicia had a different organisation in the region. Although ancient fortresses and cities such as Tarsus, Adana, Silifke, Anabarza and Korykos retained their existence, the religious centre was Kozan-Sis. The katholikos established here paved the way for Sis to become the religious and cultural centre of the region. The Armenian monasteries in the region became centres of manuscript production between 12th and 14th centuries; the numerous illuminated manuscripts produced at these monasteries brought the Cilician illuminated manuscript art (1080-1375) to the zenith of the Armenian art of painting. The leading manuscript production centres in Cilicia from the 12th through the 14th century were the monasteries of Skevra (12th c.) above all, Hromkla (13th c.), Trazark (14th c.), Mlic, Akner and Krner. The Cilician School, which has a special place in the medieval Armenian art, blended the authentic Eastern depiction style of Armenia – the main source of its inspiration – with inspirations from the Byzantine art and launched a process of creating a new language of miniature. The Armenian art of miniature assumed international recognition thanks to the Cilician manuscripts with their lavishly decorative and intricate compositions intertwined with vegetal and geometric motifs, their painting values, their compositional design incorporating rich iconographical variety, marginal depictions, calligraphic quality, and with examples displaying a vivid, harmonious and original colour palette. The political relations of King Hetum with the Mongols also reflected in the artistic life and the fantastic lines of China introduced a different taste to the Cilician miniatures of the period. The authentic style of Cilicia emerged with Toros Roslin and developed through the reigns of his successors; this style based on classicism and naturalism stands out with the mannerist reflections in the last quarter of the 13th century. Due to scarcity of monumental Armenian paintings, the Cilician school of miniature art bears great importance for the medieval Armenian art and it also influenced the shaping of the modern Armenian art. On the other hand, the Cilician miniature also contains traces of the deep-rooted Byzantine culture, and Islamic culture such as of Seljuqs and Mamluks, as well as the Western culture through the Crusader Kingdoms of Urfa, Antakya and Cyprus, and this feature led to the richness and variety of the cultural structure of the Armenian society of Cilicia.
Taşrada Konstantinopolisli MimarlarConstantinopolitan Architectural Persona Extra-Muros
Marina Mihaljevic
İster Sırp Büyük Zupan Nemanja tarafından baştan inşa edilmiş isterse daha eski bir Bizans kurumu olsun Kurşumliya’daki Aziz Nikolaos kilisesi, Konstantinopolisli mimarların taşradaki etkinliklerine çok güzel bir örnek teşkil eder. Hem plan şeması hem de genel tasarım ilkeleri o kadar çok tekrar edilmiştir ki, çağdaş birçok başka yapıda karşımıza çıkmaktadır. Bu gerçeğe dayanarak Konstantinopolisli mimarların başkent dışında inşa ettiği, başkente öykünen örnek model olarak bu kiliseyi görmek mümkündür. Bu mimari formül neden bu kadar başarılı oldu? Daha geç tarihli olan Studenica manastırındaki Meryem kilisesi de yine bir Nemenja yapısıdır ve bu soruyu yanıtlamamıza yarayacak ilginç bir örnektir. Daha anıtsal bir boyutta olmasına karşın Studenica’daki kilise de aynı yapısal tipi kullanmaktadır. Nemenja’nın hayatını yazanların anlattığına göre Latin duvar ustaları kiliseyi tamamlayamamışlar, dolayısıyla Nemenja daha hünerli başka bir ekibi işe almak zorunda kalmıştır. Kilisedeki maddi bulgular kilisenin kubbe inşasını tamamlamak üzere Konstantinopolis’ten bir atölyenin çağrıldığını gösteriyor. Böylesi hırslı bir projeyi gerçekleştirmek için meydan okunması gereken pratiklikler taşrada inşaat uygulamalarının sınırlarına ışık tutmakta ve Konstantinopolisli mimarların Kurşumliya’daki Aziz Nikolaos kilisesi için tercihlerini haklı çıkarmaktadır.
Whether it was built de nuovo by the Serbian Grand Zupan Nemanja, or it had been an earlier Byzantine foundation, the church of St. Nicholas at Kuršumlija is a pertinent example of the work of Constantinopolitan builders in the provinces. Its plan as well as the overall principles of its design were often reiterated, and can be recognized in many other contemporaneous buildings. This fact allows for presenting the church as one of the exemplary models created by metropolitan architects to embody the visage of Constantinople out of the capital. Why did this architectural formula prove to be so successful? The later example of the church of the Virgin at the monastery of Studenica, also Nemanja’s foundation, presents an interesting example which can assist in clarifying our question. Although on a grander scale, the church at Studenica utilizes the same structural type. Nemanja’s biographers mention that the team of Latin masons was not able to finish the church, and the patron was compelled to gain another, more dexterous crew. Material evidence from the church indicates that the workshop from Constantinople was invited to complete the erection of the church dome. The challenging practicalities following such an ambitious commission shed light on the confines of building practice in the provinces and justify the choices made by Constantinopolitan architects for the church of St. Nicholas at Kursumlija.
Bir Kısım Ağırlıklar Işığında Bizans Ağırlık Sistemine KatkıContributions to the Byzantine Weight System in the Light of Some Weights
Haluk Perk
Bizim sunacağımız bu bildiride Bizans ağırlık sisteminde görülmeyen yeni bazı ağırlıklar tanıtılacaktır. Bu sayede sisteme katkı sağlanacaktır. Bilinen bilgilerin tekrarı olmayacaktır. Bizans ağırlıkları standartlaştırıldığı için her döneminde kullanılmıştır. Sempozyumun kapsamında değerlendirilecektir. Bizans Döneminde ağırlık sistemi İmparatorluğun her yerinde oturmuş ve sıkı bir denetim oluşturulmuştur. Birimler ve ağırlıklarda ülke bazında standart sağlanmıştır. Bizans ağırlık sistemi ve ağırlıkları üzerinde pek çok çalışma da yapılmıştır. Ancak koleksiyonumda bulunan bazı Bizans ağırlıkları gerek sembol gerekse birim olarak Bizans ağırlık sistemine uymaktadır. Ancak evvelce yayınlanmamış olan bu ağırlıkların birimleri ve sembolleri hiçbir tabloda da gözükmemektedir. Bunların dışında koleksiyonumda bulunan iki tane daha ağırlık ta ise semboller doğru yazılmış ancak sembollerin karşılığından daha ağır gelmektedir. Bunların tartıya hile katmak için farklı ağırlıkta yapmış olmaları mümkün değildir. Zira, ağırlıklar normal değerlerinden daha ağır gelmektedir. Bu iki ağırlığın neden böyle yapıldığı tartışmaya açıktır.
Our paper will focus on some weights not known in the Byzantine weight system; thus, we aim to contribute something new to the topic. The Byzantine weights were standardised, and they were used throughout the history of the Empire, including the period of this symposium. The weight system of the Byzantine Empire was well established and was under strict control. Units and weights were standard across the empire’s territory. Much research has been done on Byzantine weights; and, in my personal collection there are some Byzantine weights which conform to the units and symbols of the Byzantine weight system. Yet, their symbols and units have not appeared in any tables published to date. Besides, two other weights in my collection have the correct symbols but they are heavier than the value of the symbols. It is not possible that they were made heavier for fraudulent purposes because they are heavier than their normal values. Why this is so is open to discussion.
12-13. Yüzyıl Bizans Cam Bileziklerinde Bezeme ve Biçim DeğişimleriDecorative and Formal Changes in Byzantine Glass Bracelets during the 12th and 13th Centuries
Zeynep Oral
Bizans İmparatorluğunun hâkimiyetini sürdürdüğü geniş coğrafyada günümüzde yapılan kazı ve araştırmalar sonucunda ele geçen buluntular arasında cam bilezikler dikkate değer bir çoğunluktadır.

Türkiye’de Sardes, Amorium ve Yumuktepe, Yunanistan’da Korinthos ve Balkanlarda yapılan kazılar sırasında pek çoğu Orta ve Geç Bizans Dönemine tarihlenen bezemeli ve bezemesiz cam bilezikler ele geçmiştir. Kazı buluntularına ek olarak Türkiye ve Dünya Müzeleri koleksiyonları da önemli sayıda cam bilezik barındırmaktadır. Bu bilezikler arasında boya bezekli olanlar ile üzerine faklı renkli cam ipliği sarılıp döndürülerek biçimlendirilen bilezikler ayrıca dikkat çekicidir.

Üretildikten hemen sonra üzeri emaye boyalarla bezenen cam bilezikler zengin bir bezeme çeşitliliği gösterirler. Geometrik motifler başta olmak üzere, ince kazıma Bizans sigraffito seramiklerini akla getiren birbiri içine geçmiş ve birbiri içinden çoğalan spiraller ile kıvrım dallar, stilize hayvan motifleri ve haçlar dönemin diğer boyalı cam eserlerine paralel bir gelişim içindedir. İ.S.10. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan boyalı bilezikler, İ.S.12. yüzyıl ortalarına kadar Bizans dünyasında sevilerek kullanılmış, ancak yüzyılın sonunda yerini, ilk örnekleri İ.S.10.yüzyıl sonlarında görülmesine karşın İ.S.12–13. yüzyılda yaygınlaşan üzeri kırmızı, yeşil ve beyaz renkli cam ipi bezeli burmalı bileziklere bırakmıştır.

Bildirimizde bu yüzyıllardaki cam bilezik yapım ve süslemesinde değişen bezeme anlayışının, kazı buluntuları ve müzelerden seçilmiş örneklerle irdelenmesi amaçlanmaktadır.
Glass bracelets constitute an important find group at excavations conducted within the geography once ruled by the Byzantine Empire.

Excavations at Sardes, Amorion and Yumuktepe in Turkey, Korinthos in Greece and other sites in the Balkans brought to light numerous glass bracelets with and without decoration dating to the Middle and Late Byzantine period. In addition to the excavations finds, museums in Turkey and around the world house an important number of glass bracelets in their collections. Among these glass bracelets, those enamelled and those twisted with glass threads of different colours wrapped around them are especially worthy of note.

Glass bracelets decorated with enamel right after the production present a wide variety of decoration. Geometric motifs above all, intertwined spirals and spirals emerging from one another recalling fine incised Byzantine sgraffito wares, as well as foliages, stylised animal motifs and crosses display an evolution parallel to the other glass products of the period. Enamelled bracelets appeared in the 10th century and were widely used until the mid-12th century when they were replaced by the twisted bracelets wrapped with glass threads in red, green and white, which in fact appeared in the 10th century as well.

Our paper aims at studying the change in the decorative styles and the production of glass bracelets in these centuries in the light of examples from excavations and museum collections.
Bizans Yazılı Kaynaklarında Arkaik Stil ve TürklerDefining the “Turk”: Mechanisms of Establishing Contemporary Meaning in the Archaizing Language of the Byzantines
Koray Durak
Anadolu’da Türkçe konuşan halkın yayılımı geç Orta Çağ Bizans tarihi kaynaklarında oldukça sık bahsi geçen bir konudur fakat ilginçtir ki, kaynaklarda bu halkı tanımlamak için tek bir terim görülmez. En sık ve aynı bağlamda kullanılan terimler arasında Agaren, Sarasen, İsmailoğulları, Türk, Pers ve Barbar sözcükleri sayılabilir. Amacımız 11. yüzyıldan 13. yüzyılın sonuna kadar olan dönemde bu terimlerin kullanım kıstaslarını saptamaktır. Kanımızca yazarın eserini yazmaktaki genel amacı, terimin kullanıldığı kontekst ve eserin yazıldığı döneme özellikle dikkat edilmelidir. Bildirimiz bu hususlardan sonuncusuna yani Türkler için kullanılan terimin seçiminde eserin yazıldığı dönemin etkisi üzerinde duracaktır. Örneğin, 11. yüzyılda Mikhael Psellos’un Khronographia’sında Türk terimi görülmezken 12. yüzyılda Anna Komnena’nın Aleksiyad’ında yukarıda bahsedilen terimlerle birlikte Türk terimi de sıkça kullanılmıştır. Özellikle Konstantinopolis’in kaybedilmesiyle Bizanslıların kendi kimliklerini ve de düşmanlarının kimliklerini tekrar tanımlamaları gerektiği 13. yüzyıl üzerinde duracağız.
The expansion of the Turkish-speaking people in Asia Minor finds relatively frequent mention in the Byzantine historical sources of the late Middle Ages, but interestingly, the sources do not provide one single term to define these people. Hagerenes, Saracens, Ishmaelites, Turks, Persians and Barbarians are the terms that are employed almost interchangeably. My aim is to find criteria in the use of these terms from the eleventh to end of the thirteenth centuries. I think that special attention should be paid to the general purpose of the author in writing his/her work, the context in which the term appears, and the period in which the work was produced. The emphasis of my paper will be on the last point, that is the impact of the period of the work on the choice of the term for Turks. For example, while the term Turk does not appear in the Chronographia of Michael Psellus from the eleventh century, Anna Comnena’s Alexiad dating from the twelfth century employs the term Turk many times together with the terms mentioned above. My particular attention will be on the thirteenth century, when the Byzantines had to redefine their own identity and the identities of their enemies with the loss of Constantinople.
Yenikapı Metro ve Marmaray KazılarıExcavations at Yenikapı for Underground and Marmaray
Metin Gökçay
2004 yılının Kasım ayında başlayan Marmaray Projesi dahilinde yapılan arkeolojik kazılarda, aynı bölgenin kuzeyinde İstanbul Metrosu Projesi kapsamında yapılacak Yenikapı İstasyonu İnşaasına yönelik kazılarda İstanbul'un Marmara sahilinde yer alan en büyük liman ortaya çıkarılmıştır. Yaklaşık 58000 m2'lik alanın bir kısmında yürütülen kazılarda şu ana kadar tespit edildiği kadarı ile 4.yy'da limanın kullanılmaya başlandığı ve bu kullanımın 14.yy'a kadar sürdüğü anlaşılmıştır. Limanın çevresinde yer alan yazılarda 4.yy'dan başlayarak 13.yy'a kadar işlevsel öneminin giderek azaldığı saptanmıştır. Bu arada limanın doğusunda ortaya çıkarılan Konstantinos surları da yaşadığımız yüzyılın İstanbul için en büyük keşfi olmuştur. Antik liman içinde yer alan batık teknelerin bulunması da yapılan kazının önemini bir kat daha arttırmıştır. Bugüne kadar yapılan kazılarda ortaya çıkarılan küçük ve mimari buluntuların çoğunluğunun ilk olması da İstanbul kent arkeolojisi bakımından ilginçtir.

Marmaray alanının batısında kalan ve 100 ada olarak tabir edilen 2.Bölge’de ortaya çıkarılan muhtemelen 11.-12.yy'lara tarihlendirilebilen hypoje yapısı ile olasılıkla 13.yy'da deri işleme işliği olarak kullanılan dört yapı ile Metro alanında ortaya çıkarılan küçük kilise yapısı da geç Bizans dönemine ışık tutacak yapılardır.
Excavations commenced in November 2004 within the frame of the Marmaray Project as well as excavations for the Istanbul’s underground station construction to the north of the former, brought to light the largest harbour of Istanbul on the Marmara coast. The excavations cover only a part of 58,000 sq.m. in total and it has been understood that the harbour came into use in the 4th century and remained so until the 14th century. Inscriptions around the harbour revealed that the harbour lost its functional importance gradually as of the 4th century until the 13th century. The uncovering of Constantine the Great’s walls to the east of the harbour has been the greatest discovery of the century for the history of Istanbul. Besides, discovery of shipwrecks within the ancient harbour has doubled the value of the excavations here. The majority of small finds as well as architectural finds are other firsts and thus interesting for the urban archaeology of Istanbul.

In the Area 2 within the Insula 100 and located to the west of the Marmaray area, a hypogeum probably datable to the 11th-12th centuries and four other structures possibly used for leather tanning in the 13th century were uncovered; besides, in the Underground area, a small church structure has been uncovered. These architectural finds will possibly shed more light unto the late Byzantine period.
Yunanistan Mesenya Hıristiyani’deki İsa’nın Değişimi (Metamorphosis) Kilisesi Mimari Tarihçesi Üzerine Yeni NotlarFurther Remarks on the Building history of the Church of the Transfiguration of Christ at Christianoi, Messenia, Greece
Sotiris Voyadjis
Bu önemli anıt Mora-Mesenya’da Filiatra’dan 12 km uzaktaki Aigaleo Dağının eteklerinde, Trifilya beldesindeki mütevazı Hıristiyani köyünün merkezindedir. Yapı 27 Ağustos 1886 günkü depremde büyük zarar görmüş, kubbesiyle birlikte kâgir tonozlarının büyük kısmı ve güney yan duvarları da çökmüştür. 1937–39 yıllarında ve II. Dünya Savaşında verilen kısa bir aradan sonra 1950–55 yıllarında yapı E. Stikas tarafından tabiri caizse temelden restore edildi. Restorasyon yalnızca strüktürel unsurlarla sınırlıydı ve iç mekâna yani ikonostasis, bezeme, alçı işçiliği vb gibi unsurlara dokunulmadı. E. Stikas ayrıca yapıyla ilgili ana yayını da yaptı ve anıtı 11. yüzyıla tarihledi: L’église byzantine de Christianou en Triphylie et les autres églises de même type, Paris 1951. Bildirimizde kilisenin 10.-11. yüzyıllara tarihlenen temeller üzerinde yükselmesine karşın günümüze ulaşan orijinal unsurların çoğu 12. ve 13. yüzyıllara tarihlenebileceğini tartışılacaktır.

1999 yılında yeni bir restorasyon çalışmasına başlandı ve modern ekipmanlar kullanılarak ayrıntılı ölçümler gerçekleştirildi. Yerel Bizans Eserleri Müdürlüğü ile işbirliği sonucu kazı ve araştırma çalışmaları yapıldı. Stikas tarafından yayınlanan Lambakis’in çektiği altı adet fotoğraf ile Atina Bizans Müzesi arşivindeki yayımlanmamış üç adet fotoğraf dikkatle incelenerek şu sonuçlara ulaşıldı:

Yapıda en az dört Bizans evresi vardır:

1. Geç 10. yüzyıl – erken 11. yüzyıl. Mevcut yapı ile aynı ebatlarda olan ancak plan şeması bilinmeyen büyük bir kilise inşa edilmiş; ne yazık ki bu yapıdan günümüze yalnızca birkaç taş sırası gelebilmiştir. Bu yapının tamamlanıp tamamlanmadığı bilinmemektedir. Özel bir önemi bulunmayan bir yerleşmede bu büyüklükte bir yapının bulunması akla şu hususları getirmektedir: söz konusu yapı muhtemelen, akademik çevrelerce tanınmayan ve Hıristiyanopolis metropolisi olan büyük bir manastır kompleksinin katholikonu idi.

2. 11. yüzyıl (olasılıkla 1075 veya 1086). ‘Kubbemsi haçlar’ evresi. İnşa edilen kubbeli sekizgen şemadaki kilisenin beş-bölümlü beması ve büyük iki- ve üç-loblu pencereleri vardı. Bema tabanına ait kalıntılar kazılar sırasında gün ışığına çıkartılmıştır. Parçaları çevrede ele geçen templon muhtemelen bu evreye aittir. Yapının biçimi, Atina’daki Daphni, Soteira Lykodemou gibi dönemin sekizgen şemalı diğer kiliselerine benzerdir.

3. 12. yüzyıl (olasılıkla yüzyılın başları). Kilisenin ana evresidir ve naos son biçimini almış ve küçük değişikliklerle bugüne ulaşmıştır. Olasılıkla bir deprem sonucu tahrip olan ikinci evre kilisesinde açıklıklar daraltılarak, kadınlar mahfilinin (geinakeion) ara tonozları inşa edilerek ve beş bölümlü bema üç bölümlü hale getirilerek tadil edilmiştir. Eksonarteksin doğu duvarı kemer ve payelerden oluşan bir düzenleme ile takviye edilmiş ve dış nartekste ahşap bir asma kat inşa edilmiştir. Son olarak da batıda, muhtemelen eksen üzerine yerleştirilmiş bir çan kulesini taşıyan güçlü, tonozlu bir veranda inşa edilmiştir.

4. Geç 12. yüzyıl – erken 13. yüzyıl. Kilisenin batı cephesine inşa edilen iki katlı, tonozlu ve çok mekânlı yapı (muhtemelen episkopeion) çan kulesini de içine almıştır. Yapının muhtemelen ahşap ve dolayısıyla daha hafif olan üst katı günümüze ulaşmamıştır. Aslında bu yapı başrahibin dairesi, ya da manastırın kütüphanesi olabileceği gibi 1205’te bölgeye hâkim olan Frenk lordun müstahkem konağı da olabilir. Elimizdeki verilerle kesin bir yorum yapmak mümkün değildir ancak bu büyük ve önemli sivil işlevli yapı üzerinde daha ciddi inceleme yapmak gereklidir.

Hıristiyani’deki anıt üzerinde yapılan araştırmalar kompleks kubbeli sekizgen şemalı kilise tipinin kökeni ve gelişimi konusundaki soruları bir kez daha akla getirmektedir. Bu plan tipinin ilk ortaya çıkışına yol açan etkileri bir yana bırakırsak, anıtın yukarıda özetlenen özelikleri ve evreleri ile Yunanistan’da görülen varyasyonların nitelikleri ve çeşitlerine dayanarak kompozit sekizgen tipin güney Yunanistan’da ortaya çıktığı ve geliştiği, ve de Frenk işgalinden önceki dönemin en önemli, büyük ve ince işçilikli yapılarında kullanıldığını söylemek mümkündür. Zamanla ekonomik ve siyasi koşullarda gerileme olduğunda ise sentez ve inşaat açısından çok fazla birikim gerektiren bu tip terk edilmiş ve daha basit kilise plan şemaları tercih edilmiştir
This important monument stands in the centre of the obscure village of Christianoi, in the district of Triphylia, on the lower slopes of Mount Aigaleo, at a distance of 12km from Philiatra in Messenia, Peloponnese. The church suffered extensive and irreparable damage on 27 August 1886, when a major earthquake caused the dome to collapse, taking with it a large part of the masonry of the vaults and the walls of the south side. In the years 1937-9 and subsequently – after a break during the war - 1950-55, E. Stikas restored the church almost “from the foundations”. The restoration was restricted to the structural parts and not extended to a full restoration of the interior (iconostasis, decoration, plasterwork etc). E. Sticas also wrote the main publication on the monument: L' église byzantine de Christianou en Triphylie et les autres églises de même type, Paris, 1951, maintaining that it is an 11th century construction. The following paper will demonstrate that although the church was based on 10th and 11th century foundations, most of the existing original fabric can be dated to the 12th and 13th century.

In 1999 a new restoration study was undertaken. New detailed measured drawings with modern equipment were made. Excavations and research was carried out in collaboration with the local Ephorate of Byzantine Antiquities. Also careful rereading of six Lambakis’ photographs published by Sticas and three unpublished ones from the archives of the Byzantine Museum in Athens has led to the following conclusions:

The building has at least 4 Byzantine phases

1. A late 10th - early 11th. Construction of a large church of unknown type with the same dimensions of the present one, of which only few courses of masonry remain. It is not known if this building was ever completed. Its size and location at the centre of an insignificant village leads to the hypothesis that it was probably the katholikon of a large – unknown to scholarship – monastery, then the metropolis of “Christianoupolis”.

2. 11th century (possibly 1075 or 1086). Phase of the “domical crosses”. A church of domed octagon type was constructed, with a five-part sanctuary and large bilobe and trilobe windows. Remains of the sanctuary base were found during the excavations. The templon, members of which are preserved in the surroundings, was probably fitted to this church. Its form was similar to other contemporary examples of the octagon type (Daphni, Soteira Lykodemou etc) in Athens.

3. 12th century (possibly early). The main building phase. The final form of the nave was completed, which has remained to this day with minor alterations. The church of phase 2 was modified, possibly after a destruction by an earthquake, by reducing the openings, constructing the intermediate vaults of the women’s gallery (geinaikeion), converting the five part sanctuary into a tripartite one. The east wall of the exonarthex was reinforced with a system of arches and piers and a timber mezzanine floor was constructed in the exonarthex. Finally a western, sturdy, vaulted porch, probably carrying an axial belfry, was constructed.

4. Late 12th –early 13th century. Construction of a vaulted, multi spaced, two storeys high, building, adjacent to the western elevation of the church, that incorporated the belfry, the so-called “episkopeion”. The upper floor, probably of lighter timber construction, is missing. The building may have been the abbot’s quarters, or the library of the monastery, or the fortified residence of the Frankish lord that took over the region in 1205. The data available are insufficient to draw conclusions, however this large and important example of secular architecture merits a more thorough study.

Research on the monument at Christianoi once again poses the question of the origin and evolution of the complex domed octagon type church. Regardless of the influences that contributed to its initial conception, from the outlined examination of the monument and its successive phases, as well as the quality and variety of the variations that appear in Greece, it seems that the composite octagon type was born and developed in southern Greece, where it was used for the most important, large and elaborate monuments of the period before the Frankish Occupation. When conditions of economical and political decline prevailed later, this type with its high demands in synthesis and construction was abandoned in favour of other simpler types of churches.
Demre Aziz Nikolas Kilisesi Cam BuluntularıGlass Finds from the Church of St. Nicholas at Demre-Myra
Özgü Çömezoğlu
Demre Aziz Nikolaos Kilisesi kazıları, Prof. Dr. Yıldız Ötüken başkanlığında, 1989 yılından bu yana sürdürülmektedir. Kazı buluntuları, bölgenin 13.yy.a kadar önemli bir yerleşim olduğunu göstermekte ve kilisenin dönemi içindeki yerini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Cam buluntular, gerek sayısal yoğunluk, gerekse türlerinin çeşitliliği açısından, önemli yer tutmaktadırlar. Roma döneminden 13.yy.’a kadar tarihlendirilen camlar arasında kandiller, pencere camları, şişeler, kaseler, bardaklar, sürahiler, kavanozlar, bilezikler, yüzük ve boncuklar görülür.

Buluntular arasında sayısal yoğunluk, 11.yy. sonrasında görülmektedir. Demre Aziz Nikolaos Kilisesi camlarının, 12-13.yy.’larda doğu Akdeniz çevresindeki yerleşimlerden ele geçen cam buluntularla ortak üslup özellikleri taşıyor olmaları, Demre örneklerinin bu yüzyıllarda Akdeniz’deki yerini belirlememize yardımcı olmaktadır. Kilisede bulunan camlar arasında, üretimin çeşitli evrelerinde ortaya çıkan atıklar da, ortaçağ boyunca üretim yapıldığını göstermektedir, ancak bu üretim yerel ihtiyaçları karşılayacak düzeydedir.

Bu bildiride, kazılarda ele geçen cam buluntular, teknikleri ve formları açısından değerlendirilecek; bu buluntular ışığında 12-13.yy.’larda Akdeniz havzasındaki cam üretimi ve ticareti içerisinde Demre’nin yerinin belirlenmesine çalışılacaktır.
Excavations at the Church of St. Nicholas at Myra-Demre have been going on since 1989 under the direction of Prof. Dr. Yıldız Ötüken. Excavation finds show that the region retained its importance until the 13th century and facilitate to comprehend the place of the church in the period. Glass finds from the excavations constitute an important group with regard to quantity and type variety. Glass finds dating from the Roman period through the 13th century comprise lamps, window glass, bottles, bowls, cups, pitchers, jars, bracelets, rings and beads.

Finds dating to the post-11th century are higher in amount. The fact that the glass finds from the Church of St. Nicholas bear common stylistic features with those from other sites around the Mediterranean during the 12th-13th centuries helps us to identify the place of Demre examples within the Mediterranean during this period. Among glass finds are wastes from various phases of production and this attests to the glass production during the Middle Ages; however, this production supplied the local demand only.

Our paper will evaluate the glass finds from excavations with regard to their techniques and forms and will attempt to identify the place of Demre within the glass production and trade across the Mediterranean basin during the 12th and 13th centuries in their light.
12.-13. Yüzyıllarda Batı Anadolu Liman KentleriHarbour Towns of Western Anatolia in the 12th and 13th Centuries
Mehmet Kahyaoğlu
Denizlere hâkim olan devletler tarih boyunca refaha ulaşmış ve hava durumuna bağlı olmasına karşın deniz, tarih boyunca, hem en iyi taşımacılık hem de en iyi siyasi egemenlik aracı olarak görülmüştür.

Mare Interum olarak bilinen Ege Denizi, tam ortasında Konstantinopolis’in yer aldığı, Karadeniz ve Akdeniz arasında bir geçit görevi görmüş ve 12.-13. yüzyıllarda Bizans İmparatorluğu ve İtalyan denizci cumhuriyetleri arasındaki şiddetli rekabete maruz kalmıştır ki, aynı dönemde Haçlı seferleri de Akdeniz ve Ege Denizinin siyasi yapısında görülen değişiklikler için önemli bir etkendir.

10. yüzyıldan itibaren Bizans İmparatorluğu’nca inşa edilen kalelerle korunan Batı Anadolu adaları ve limanları, 13. yüzyılda Venedik üstünlüğü başlayıncaya kadar 11. ve 12. yüzyıllarda görece huzurlu bir dönem geçirmiştir. Aynı zamanda bu siyasi, ticari ve deniz savaşlarından Pisa ve Cenova da pay almaya çalışmaktaydı.

Bildirimizde Batı Anadolu liman kentleri ve 12.-13. yüzyıllardaki siyasi, ticari ve deniz rekabetindeki yerleri irdelenecektir.
The rule over the seas naturally brought prosperity to different states in history and the sea was always regarded as the best means of transportation and political domination, though it was highly dependent on weather conditions.

Aegean Sea or Mare interum, being a passage between the Black Sea and the Mediterranean where Constantinople stood in the middle, was subject to a fierce competition between the Byzantine Empire and the Italian Maritime Republics in the 12th and 13th centuries, when the Crusaders were also another major element for the changes in the political structure of Mediterranean and the Aegean Sea.

Protected by the fortresses built by the Byzantine Empires starting from the 10th century, the islands and the harbours of Western Anatolia were relatively comfortable during the 11th and 12th centuries until the Venetian domination started with the 13th century. Meanwhile, Pisa and Genoa were the other two Italian Maritime Republics that were trying to take part in these political, commercial and naval wars.

This paper will focus on the harbour towns of western Anatolia and their position in this political, commercial and naval competition during the 12th and 13th centuries.
Geç Orta Çağ’da Doğu Akdeniz’in Tarihsel Coğrafyası – Kaynakların SorunlarıHistorical geography of the eastern Mediterranean in the late Middle Ages – the problems of the sources
Johannes Koder
Doğu Akdeniz’de geç Antik, Bizans ve İslam kültürleri ve devletleriyle ilgili araştırmalar çerçevesinde Sevgi Gönül Sempozyumu için seçilen konu üzerine günümüzde yoğun bir ilgi olduğu muhakkaktır. Ve bu ilgi, tarihsel kökenleri açıkça görülen günümüz siyasi ve ekonomik sorunları bağlamında değerlendirilmelidir. Bizans dönemi tarihsel coğrafyası hakkında elimizdeki kaynaklar, birbiriyle kısmen örtüşen dört kategoriye ayrılabilir:

* yazılı kaynaklar (coğrafya metinleri, vakayinameler, tarih yazımı, hagiografya, seyyahların notları, arşivler, vb, ayrıca yazıtlar da buraya dâhil edilir)

* yer adları (toponimler, hidronimler, vb)

* arazinin insanlar tarafından kullanımına ait maddi bulgular (mimari kalıntılar, arkeolojik bulgular, küçük buluntular, vb), ve

* doğal ortamların ön-koşulları (doğal çevrenin, iklimsel değişimler, jeolojik ve topografik gelişimin rekonstrüksiyon denemesi) 12. ve 13. yüzyıllarla ilgili olarak Bizans kaynaklarından elde edilen bilgiler, aslında tüm Bizans coğrafyası için geçerli sayılabilecek ancak kısmî sonuçlara ulaşmamızı sağlamaktadır.

Bizim araştırma alanımızdaki en büyük sorun ise, ister il veya thema başkentleri gibi bölgesel idari merkezler veya piskoposluklar gibi dinsel merkezlerin, isterse başkent Konstantinopolis’in olsun, tüm Bizans idari arşivlerinin büyük oranda kaybolmuş olmasıdır. Bu arşivlerin tahribatı özellikle 1203/4’teki Dördüncü Haçlı Seferi sırasında ve de daha sonra Bizans İmparatorluğu’nun 14. ve 15. yüzyıllarda Osmanlılar tarafından kademeli fethi sırasında gerçekleşmiştir. Bu durum özellikle günümüz çevre, siyasi ve nüfus değişimlerini gerektiği şekilde dikkate alarak söz konusu kaynaklardan elde edilen tüm bilgileri birleştirip birbirleriyle karşılaştırmaya kalkışıldığı takdirde önemlidir. Bu bildiri yukarıda söz edilen dört kaynak grubu üzerine ışık tutacaktır: bu grupların birbirleriyle nerede örtüştüğü ve nerelerde birbirleriyle bağlantılı olduğu gösterilecek, ekonomik coğrafya alanında ortaya çıkan teorilerin (örneğin Johann Heinrich von Thünen’in Location Theory’si ve Walter Christaller’ın Central Place Theory’si gibi) uygulanması sonucu hangi durumlarda ve hangi koşullar altında bilgi boşluklarını doldurma çabalarının başarılı olabileceği irdelenecektir. Ancak bu noktada şu hususu vurgulamak gereklidir: tarihsel koşul ve gelişmelerin rekonstrüksiyon denemesi için, tüm kaynak kategorilerinde bulunan kesin kanıtların tam bir değerlendirmesi, diğer tüm yan kanıtlar ve de dolayısıyla kültürel olmayan bilimsel disiplinlerin metodolojileri üzerinde önceliğe sahiptir (veya olmalıdır).
It is no doubt true that there is current heightened interest in the topic of the symposium within the framework of research into the late Ancient, Byzantine and Islamic states and cultures of the eastern Mediterranean; and that this interest should be assessed within the context of current political and economic problems, the historical roots of which are evident. The sources available to us for the historical geography of the Byzantine period can be divided into four partially overlapping categories:

• written sources (geographic texts, chronicles, historiography, hagiography, reports of travelers, archives, etc., here also included inscriptions),

• place names (toponyms, hydronyms, etc.),

• material evidence of human land use (structural remains, archaeological evidence, small finds etc.) and

• preconditions of natural spaces (tentative reconstruction of the natural surroundings, of the climatic, geologic and topographic development).

The information provided by the Byzantine sources allow for the twelfth and thirteenth centuries only partial conclusions that could be considered sufficient for the entire Byzantine territory. Extremely perceptible in our area of research is the extensive loss of all Byzantine administrative archives, whether from regional administrative or ecclesiastical centers – the capitals of the provinces or themes and bishoprics – or from Constantinople. Their destruction took place especially during the Fourth Crusade (1203/4) and again in the fourteenth and fifteenth centuries with the gradual Ottoman conquest of the Byzantine Empire. This is also certainly true if one attempts – to a greater degree than in the past – to compare and to unify all information extracted from the mentioned sources, whereby continually ongoing environmental, political and demographic changes need to be sufficiently taken into consideration. The paper should serve, to elucidate the four source groups, whereby the areas in which they overlap and interrelate shall also be indicated, and to demonstrate in which cases and under which circumstances the attempt to fill the gaps in information through the application of theories born out of the field of economic geography (as, for instance, Johann Heinrich von Thünen’s Location Theory and Walter Christaller’s Central Place Theory) might prove successful. However, it must be emphasized that, for an attempted reconstruction of historical conditions and developments, a complete evaluation of the secure evidence found in all source categories has (or should have) absolute priority over all other auxiliary aids, and therefore also over the methodologies of non-cultural science disciplines.
Bizanslılar Deprem ve Etkilerinin Üstesinden Nasıl Geldiler?How did the Byzantines Deal with the Earthquakes and Their Aftermath?
Mevlude Bakır
Bizans İmparatorluğu ve özellikle başkent Konstantinopolis, dünyadaki en aktif deprem kuşakları üzerine kurulmuş ve tarihi boyunca da sürekli depremlere maruz kalmıştır. Konstantinopolis şehri ve çevresinde meydana gelen depremler ve etkileri üzerine Bizans ana kaynaklarındaki bilgiler oldukça fazladır. Bu ana kaynaklar sadece Bizanslı tarihçilerin eserleriyle sınırlı olmayıp, aynı zamanda anonim kronik tarihler, dini hitabeler, mektuplar, aziz yaşamları, ilahiler gibi dinsel kaynakları da içermektedir. Bu kaynakların sağladığı bilgiler, Bizanslıların deprem karşısındaki düşünce yapılarını anlamamıza yardımcı olmaktadır. Çalışmamızla Bizans İmparatorluğu toprakları üzerinde ve özellikle Konstantinopolis şehri ve çevresinde onikinci ve onüçüncü yüzyıllarda meydana gelen depremler ışığında, halkın depremlere karşı gösterdiği tepki ve davranışlar incelenerek, depremin Bizanslılar tarafından nasıl algılandığı konusu üzerinde durularak, deprem sonrasında halk, imparator ve kilise üçgeninde Bizanslıların depremin fiziksel ve psikolojik etkilerinin üstesinden nasıl geldikleri konusu üzerinde durulacaktır
The Byzantine Empire, and especially the capital Constantinople, were founded on one of the world’s most active earthquake belts and thus suffered from earthquakes throughout its history. Main Byzantine sources contain a wealth of information regarding the earthquakes in and around the capital. These main sources are not limited to the works of the Byzantine historians only but also include anonymous chronicles, religious sermons, letters, saints’ lives, and other religious sources such as hymns. The information provided by these sources helps us understand the Byzantine mentality toward the earthquakes. Our paper will focus on the 12th and 13th century earthquakes that took place in and around the capital city and we will examine the reaction and attitudes of the public; we will also consider how the Byzantines perceived the earthquakes and also how they recovered physically and psychologically from the effects of the earthquakes within the triangle of the emperor, the Church and the public.
Ne Kadar Batılı? Nymphaeum Sarayı ve Mimari ÖzellikleriHow Western is it? The Palace at Nymphaeum and its Architectural Setting
Suna Çağaptay Arıkan
İzmir-Kemalpaşa (Nymphaeum)’daki muazzam Bizans sarayı kalıntıları, bir çevre duvarı içerisinde çok sayıda bağımsız köşkten ibaret eski saray geleneğinin yerini tek bir prizmatik blok şeklinde inşa edilmiş yapıya bıraktığı geçişi temsil etmektedir. İlk kez 1870’lerde Freschfield tarafından fotoğraflanan ve 1960’lardan bu yana çeşitli bilim adamları tarafından incelenen yapı genellikle 13. yüzyıla tarihlenir. Krautheimer’a göre Fransa ve Almanya’daki Romanesk veya Gotik bir şatonun palais’siyle kıyaslanabilen anıtın Anadolu’daki 12. ve 13. yüzyıl Anadolu Selçuklu saray mimarisiyle olası ilintisi göz ardı edilmektedir. Ayrıca, yer yer gözlenen çerçeveli (cloisonné) tuğla işçiliği, tuğla dolgulu derzler, taş ve tuğla almaşık duvar örgüsünün yanı sıra çapraz tonoz kullanımı yapıyı Bizanslı bir atölye ile ilişkilendirmeyi gerektirir. Bir yanda iç mekânların açık bir şekilde tanımlanmasıyla Selçuklu saray külliyesi uygulaması dikkat çekerken diğer yanda da İstanbul’daki geç 13. yüzyıla tarihlenen Boğdan Sarayı ve İsa Kapı Mescidi gibi tam olarak tanımlanmayan iki Bizans yapısına örnek teşkil etmesiyle Laskarisler dönemi Anadolu’su ve Palaiologos dönemi İstanbul’u arasında mimari bir bağlantı kurmaktadır. Selçuklu, Orta ve Geç Bizans dönemi saray/konut mimarisi üzerine Mistra, Kapadokya, İç Anadolu platosu ve İstanbul’da gerçekleştirilen yeni araştırmaların ışığında yapı üzerindeki daha önceki araştırmalar yeniden değerlendirilip Nymphaeum Sarayı bir kontekste oturtulacaktır.
The palace at Nyphaeum (Kemalpasa, Ízmir) with its extensive ruins represents the change from the older tradition of walled-in palaces with many freestanding pavilions to a building laid out as a solid prismatic block. Photographed by Freschfield in the 1870s and examined by some scholars from 1960s on, the building is usually dated to sometime in the thirteenth century. According to Krautheimer, the building is comparable to the palais of a Romanesque and Gothic castle in France and Germany, yet its prospective ties with the palatial architecture of the twelfth and thirteenth century Seljuk architecture in Asia Minor is often neglected. Moreover, construction details such as occasional cloisonné brickwork, brick filled mortar joints, alternating brick and stone masonry and the use of cross vaults urge us to associate the building to a Byzantine workshop. On the one hand, the architectural setting of the building follows the Seljuk practice of palatial complexes with clearly defined interior spaces and on the other hand, sets a model for Bogˆdan Saray and Ísa Kapısı Mescidi two-unidentified Byzantine buildings of late thirteenth century in Constantinople, presenting an architectural link between Lascarid Asia Minor and Palaeologan Constantinople. In the light of recent studies on the Seljuk, Middle and Late Byzantine palatial/residential architecture, in Mystras, Cappadocia, Central Anatolian Plateau, and Constantinople, the previous scholarship on the building will be evaluated and the palace at Nymphaeum will be put into a context.
III. Ioannes Vatatzes’in (1222–1254) Politikasında Ekonomi ve İdeolojiIdeology and economy in the politics of John III.Vatatzes (1222-1254)
Katerina Mitsiou
Bildirimizde İmparator Ioannes Vatatzes (1222–1254)’in ekonomi politikasını,

1- tarihi ve retorik kaynakların anlattıkları esasında,
2- coğrafi açıdan, ve
3- mali açıdan irdeleyeceğiz.

Önemli bir diğer konu ise İznik Devletinde ideoloji ve kimlik sorunu ve bunların bir otarşi politikasının oluşumundaki rolüdür. Son olarak da ideoloji ve ekonominin birbirini nasıl etkilediğini açıkça gösterdiği için adı geçen imparatorun hayırsever etkinliklerini incelemek ve bu etkinliklerin bir imparatoru nasıl olup da ‘aziz’ mertebesine çıkardığını irdelemek istiyoruz.
This paper will present the economic program of the emperor John Vatatzes (1222-1254):

1) on the basis of the reports of the historical and the rhetorical sources,
2) from a geographical and
3) from a financial point of view. Another important aspect is the problem of ideology and of identity in the State of Nicaea and their role in the forming of a policy of autarky.

Finally I propose to examine the philanthropical activities of this emperor because they clearly demonstrate how ideology and economy influence each other and how they can make an emperor to a "saint".
Kültürler Arası Etkileşim ve MukarnasIntercultural Interactions and Muqarnas
Ayla Ödekan
Siyaset tarihini incelediğimizde, 12. ve 13. yüzyıllarda karmaşık iktidar mücadeleleriyle karşılaşırız. Genel olarak bu yüzyıllar siyasal birimlerin sürekli birbirleriyle savaştıkları yıllardır. Oysa, sanat tarihini incelediğimizde, siyaset yaşamının parçalanmışlığına karşın, sanatın toplumlar arasında birleştirici bir güce sahip olduğunu görürüz. Sanatçıların, tekniklerin, bezeme öğelerinin ve simgelerin sınır tanımadan kültürler arasında dolandıkları bir gerçektir. Mukarnas, İslam mimarlığında 11. yüzyıldan öteye yaygın bir biçimde benimsenmiş bir bezeme öğesidir. Figüre dayalı betimlemenin yokluğu geometrik tasarımın sınırlarını zorlamış ve İslam dininin yayıldığı bölgelerde kısa süre içinde zengin düzenlemelerle mukarnas bezeme geliştirilmiş, İslam mimarlığının kimliğine damgasını vuran özgün bir sanatsal üretim yaratılmıştır. Bizans mimarlığında, betimlemede figür ön planda olduğu için, mukarnas bezemeye ilgi duyulmadığı anlaşılıyor. Ancak, Konstantinopolis’te Büyük Saray’da Mouchloutas yapısının örtüsünün mukarnas bezemeyle biçimlendiği belirtilmektedir. Mouchloutas, aynı zamanda, Palermo’da Norman yapısı Capella Palatina’nın tasarımını da etkilemiştir. Mukarnas bezemenin Bizans mimarlığında kullanıldığı bir öteki yapı da Trabzon Aya Sofyası dır. Bildiride, İslam-Bizans-Norman kültürleri arasındaki etkileşim mukarnas bezeme bağlamında incelenecektir.
Political history reveals a period of complicated struggles for power during the 12th and 13th centuries. By and large these centuries are the times of constant conflict among political units. However, looking at the history of art it is seen that art had a uniting force between the societies in spite of the disintegrated nature of political life. It is an established fact that artists, techniques, decorative motifs and symbols travelled between the cultures without the limitations of frontiers. Muqarnas is a decorative element widely used in Islamic architecture as of the 11th century. Absence of figurative depictions forced the limits of geometric design and muqarnas was developed in a short time with a rich variety of compositions in the lands of Islam becoming a hallmark of Islamic architecture. It is also observed that muqarnas did not attract the Byzantines as figures comprised the foremost decoration in Byzantine architecture. However, it is mentioned that the superstructure of the Mouchloutas in the Great Palace in Konstantinopolis was decorated with muqarnas. Mouchloutas also influenced the design of Capella Palatina, the renowned Norman monument in Palermo. Muqarnas is also seen at Hagia Sophia in Trabzon, another Byzantine monument. Our paper intends to examine the interaction among the Islamic, Byzantine and Norman cultures within the frame of muqarnas.
13. Yüzyılda Kültürlerarası Evlilik ve Bunun Anadolu Sanatına EtkisiIntermarriage and its impact on art in Anatolia in the thirteenth century
Antony Eastmond
Bildirimizde 13. yüzyılda kültürlerarası evlilik ve bunun Anadolu sanatına etkisi irdelenmektedir. Bizanslı, Selçuklu ve Kafkas elit tabaka arasındaki evliliklerle birlikte gelen sanat koruyuculuğu ve sanat ve düşüncelerin aktarılması üzerine yoğunlaşacağız. Selçuklu sultanı III. Keyhüsrev ile evlenen ve bir süre sonra Hıristiyanlık’tan İslamiyet’e geçen Gürcistan kralı Rusudan’ın kızı Tamar (daha çok Gürci Hatun olarak tanınır) gibi diplomatik evlilik sonucu bir kültürden diğerine taşınan kadınlarla ilgili sanat koruyuculuğu üzerine odaklanacağız. Bildirimiz bu tür karışık birliktelik yaşayan şahıslar tarafından üretilen, ister elyazması isterse cami, medrese veya manastır olsun, sanat eserlerini irdeleyerek adı geçen kadınların kökenlerinin üretilen eser üzerinde herhangi bir etkisi olup olmadığını sorgulayacaktır. İktidardaki saraya katılan bu yeni üyelerin sanat anlayışına etkisi de incelenecektir. Bu tür evliliklerle ilgili az sayıdaki eser kullanılacak ve dönemin İslami ve Hıristiyan metinlerinde sanat üzerine yazılar da dikkate alınacaktır.
This paper examines the impact of intermarriage on art in central Anatolia in the thirteenth century. It concentrates on the artistic patronage and transmission of art and ideas that accompanied marriages between the elites of Byzantium, Seljuq Rum and the Caucasus. It will focus on artistic patronage linked to women who moved from one culture to another as the result of diplomatic marriages, such as that of Tamar, daughter of Rusudan of Georgia (who became better known as Gurji Khatun) who married the Seljuq Sultan, Kaykhusraw III, and at some point in her life converted from Christianity to Islam. The paper examines the works of art that were produced for members of these mixed unions, from manuscripts to mosques, medreses and monasteries to see whether the original culture of the woman had any impact on the art that was produced. It also examines the impact of these new members of the ruling court on perceptions of art. The paper uses the few surviving objects linked to such marriages, but also considers writings about art in Islamic and Christian texts of this period.
13. Yüzyıl Bizans’ında Savaşın Takdiri: Latin Etkisinin Varlığı ÜzerineJustification of War in Thirteenth Century Byzantium: Tracing down the Latin Influence
Joanne Lekea, Nikolaos S. Kanellopoulos
Orta Çağ Batı Hıristiyan dünyasında savaşın gereği ve akımı haklı savaş teorisi kurallarına göre yapılıyordu. Ancak Doğu Hıristiyan geleneğinde savaşın ahlaki takdiriyle ilgili bu tip bir teorinin ortaya çıkmadığı görülmektedir. 1204’te Konstantinopolis’in Latinlerin eline geçmesiyle doğu ve batı gelenekleri daha yakın etkileşim içine girdi. Bildirimizde bu iki geleneğin savaşın haklı teması konusundaki etkileşimini inceliyoruz. Tarihi metinlere, nasihat ve methiye anlatımlarına bakarak Bizanslı yazarların savaş çıkmasını nasıl haklı çıkardıklarını ve hasımlıklarda hangi etik kuralların geçerli olduğunu irdeleyeceğiz. Ayrıca savaşın takdiri konusunda Bizans ideolojisi üzerinde herhangi bir Batı etkisi bulunup bulunmadığını inceleyip galip Latinlerin Bizans savaş ideolojisi hakkında ne düşündüklerini göstermeye çalışacağız.
In the western medieval Christian world, the justification of war and the conduct of hostilities were governed by the principles of the just war theory. In the eastern Christian tradition, it seems that a fully developed theory of this kind concerning the moral justification of war had not yet emerged. After the Fall of Constantinople in 1204, the west and eastern traditions came in closer contact. In this paper, we are looking at the interaction between those two traditions on the subject of the just contact of war. We will see through historical texts, advisory and encomiastic discourses how Byzantine authors justified recourse to war and which ethical rules regarded the conduct of hostilities. We will also try to explore whether the western ideas had any impact on the Byzantine ideology on the justification of war and proceed to show what the Latin conquerors thought of the Byzantine ideology on war.
Kars, Kızıl Kilise (Karmirvank/Dprevank) Tarihlendirme Sorunu Üzerine Bir DenemeKızıl (Karmirvank/Dprevank) Church in Kars: An Attempt for the Dating Problem
Güner Sağır
Kars merkeze bağlı Yağkesen Köyü içinde bulunan kapalı haç planlı, kubbeli kilisenin tarihlendirme sorunu bulunmaktadır. 10. yüzyıl Ermeni Tarihçisi Asoghik Taron’a göre kilise, Kral Abas’ın krallığı ve Anania’nın katolikosluğu sırasında (943-953), Bizans İmparatorluğundan gelen rahipler tarafından inşa edilmiştir. 11.-13. yüzyıl tarihçileri de kilisenin inşa tarihi hakkında farklı yorumlarda bulunmaktadır. Kilisenin güneybatı köşe odasının alınlığında yer alan kitabedeki 1218 tarihi ve Barsel Con ismi, günümüz araştırmacılarının tarihlendirme konusundaki tartışmalarının temelini oluşturmaktadır. Araştırmacılar, kilisede uygulanan kapalı haç plan tipinin 10. yüzyıldan önce görülmediğini, bu plan tipinin 13. yüzyılda yoğun uygulandığını, yapı cephesindeki dekoratif süslemelerin 12.-13. yüzyılın karakteristik uygulamaları olduğunu öne sürülmektedir. 2007 yılında Sevgi Gönül anısına yapılması planlanan sempozyumda sunulmak istenen bildiride; dönem kaynaklarında okul kilisesi (dprevank) olduğu belirtilen Kızıl Kilisenin tarihlendirme sorunları tartışılacaktır. Dönem kaynakları ve günümüz araştırmaları ışığında, kilisenin mimari ve süsleme özellikleri değerlendirilecek, bölgedeki benzer plan tipindeki yapılarla karşılaştırması yapılacak ve tarihlendirme sorununa veriler ışığında bir öneri getirilmeye çalışılacaktır.
The domed church with cross-in-square plan at the Yağkesen Village of Kars has been attributed conflicting dates. According to the 10th century Armenian historian Asoghik Taron, the structure was built by priests coming from the Byzantine Empire during the reign of King Abas and during the time of the katholikos Anania (943-953). Historians of the 11th-13th centuries provide different opinions regarding the construction date of the structure. The present discussions on the dating are based on an inscription dated to 1218 found on the lunette of the southwest corner-room also bearing the name Barsel Con. The researchers argue that the cross-in-square layout was not known before the 10th century and that it became most widespread towards the 13th century, also that the decorative elements observed on the façade are characteristic for the 12th and 13th centuries. Our paper aims at discussing the dating problems of the Kızıl Church mentioned as a school-church (dprevank) in the contemporary sources. The architecture and decoration of the church will be examined in the light of contemporary sources and modern research, and will be compared with other examples in the region leading to a final proposal for the date of construction.
Alanya'da Kızılcaşehir Kalesi ve 12. Yüzyılda AkdenizKızılcaşehir Fortress in Alanya and the Mediterranean in the 12th century
Sema Doğan
Alanya'nın Oba Beldesi'nin Kızılcaşehir Köyü'nde sarp kayalıklar üzerindeki Ortaçağ Kalesi, kuzeydoğu yamacındaki köy ile aynı kottadır. Denize ve Alanya'ya hakim konumdaki Kale, aynı zamanda Alanya Kalesi'nin görüş alanı içindedir.

Kuzey, güney ve doğu yönlerde surlarla sınırlanmış Kale'nin batısındaki kayalık dik yamaçta surlara gereksinim duyulmamıştır. Kuzeydoğu cephede ikinci bir sur, kulelerle desteklenmiştir. Surların içinde, günlük yaşama ilişkin mekanlar, zeytin işlikleri ve duvar resimleri ile bezenmiş bir Şapel yer alır.

Planı, duvar örgüsünün malzeme ve tekniği, Şapel'in uzunlamasına gelişmiş tek nefli, doğusu üç apsisli plan tipi ve resimleri ile 12. yüzyıla tarihlediğimiz Kale'nin duvarları aynı dönemin yapımıdır; sadece kuzeydoğudaki dış surda sonraki bir dönemin ek duvarı belirlenmiştir.

Kale, dağlardan ve denizden gelecek tehlikelere karşı kontrol ve Alanya Kalesi'ni destekleme amacıyla yapılmış olmalıdır. 12. yüzyılda İmparatorluğun otoritesinin limanlarda zayıflaması, Dağlık Kilikya'da Ermeni Krallığı'nın gücü, 12. yüzyıl sonunda Ermeni Prensi Kyr Vard'ın Alanya Kalesi'ne ve diğer kıyı limanlarına yayılan egemenliği, Kızılcaşehir Kalesi'nin bu dönemde farklı bir amaçla kullanıldığını düşündürür.

Bu bildiride, Kale'nin, barındırdığı yapılarla birlikte plan tipi, mimari özellikleri ve Alanya Kalesi ile yakın konumu nedeniyle işlevi, 12. yüzyılda Akdeniz ortamı ile ilişkilendirilerek irdelenecektir.
The medieval fortress on the sheer cliffs of the Kızılcaşehir village in the Oba district of Alanya rises at the same level as the village on its northeast slope. This fortress both dominates Alanya and the sea and lies in the view of Alanya Citadel.

The fortress has walls on the north, east and south but no walls on the west side which is a sheer rocky cliff. A second fortification wall along the northeast side is reinforced with towers. Within the walls are structures related with daily life, olive oil work-areas and a chapel decorated with wall paintings.

The fortress is dated to the 12th century as contemporary with the single nave layout chapel with three apses on the east wall based on the masonry technique and materials as well as the wall paintings; only an annexed portion of the northeast outer walls is dated to a later period.

The fortress must have been built against any threat from the sea or the mountains and to support the Alanya Citadel. The decline in the imperial power over the harbours, increasing power of the Armenian Kingdom over Rough Cilicia, extension of the sovereignty of the Armenian King Kyr Vard reaching Alanya and other coastal fortresses all suggest that the Kızılcaşehir Fortress served other purposes.

Our paper will discuss the plan layout, architectural properties of the fortress, its function due to its proximity to Alanya Citadel within the context of the 12th-century Mediterranean.
Sultan Sencer'İn Bizans İmparatoruna MektubuLetter of Sultan Sanjar to a Byzantine Emperor
Erdoğan Merçil
Savaşlar dışında Büyük Selçuklular ile Bizans İmparatorluğu arasında ilk diplomatik münasebet Sultan Tuğrul döneminde (1038-1063) başlamış ve iki taraf birbirine elçi göndermişti. Sultan Melikşâh devrinde (1072-1092) Selçuklu-Bizans münasebetleri ile ilgili olarak birbirini tutmayan bazı rivayetler vardır. Bunlardan birine göre, Sultan Melikşâh İmparator Aleksios’a mektup yazarak; Süleyman Şâh’ın vekili olarak Türkiye Selçuklu Devleti’ni yöneten Ebu’l-Kasım’a yardımı kestiği takdirde bir takım vaatlerde bulunmuş ve Bizanslı prenseslerden birinin evlendirilmesini teklif etmiştir. Daha sonra Sultan Melikşâh Siaus (Çavuş veya Siyavuş) şeklinde kaydonulan elçisini bir mektupla imparatora göndermişti. Ancak Aleksios, Melikşâh’ın gönderdiği elçisini kandırarak kendi tarafına çekmeye muvaffak oldu ve Melikşâh’ın mektubu sayesinde Sinop’u geri aldı. İmparator Aleksios daha sonra Melikşâh’a bir elçi gönderdiyse de Selçuklu sultanının ölümü üzerine elçi geri döndü. Yukarıda belirttiğimizbu münasebetler ile ilgili bilgiler genel olarak araştırmalarda yer almaktadır. Büyük Selçuklular-Bizans münasebetlerinde az bilinen bir olay ise, Sultan Sencer’in Bizans imparatoruna yazmış olduğu ve Farsça bir kaynakta yer alan mektubudur. Tebliğimizde esas olarak bu mektubun gönderilmesine sebep olan olay, içeriği, ne zaman hangi imparatora yazıldığı tespit edilmeye çalışılacaktır.
Apart from battles, the first diplomatic relations between the Great Seljuqs and the Byzantine Empire were established in the reign of Sultan Tughrul (1038-1063) with the exchange of envoys. There are several contradicting rumours about the Seljuq-Byzantine relations during the reign of Sultan Malik Shah (1072-1092). According to one rumour, Malik Shah wrote a letter to the Emperor Alexios stating that if Alexios ceased helping Abu’l-Qasim, who ruled the Turkish Seljuq State in the name of Süleyman Shah, he would benefit from this and he also proposed that a marriage should be arranged between one of the Byzantine princesses and one of the Seljuq princes. Sultan Malik Shah sent this letter with his envoy Siaus (or Çavuş or Siyavuş). However, Alexios convinced the envoy to side with the Byzantines and was able to take back Sinop with the help of Malik Shah’s letter. Later on, the Emperor Alexios sent an envoy to Malik Shah, but the envoy returned as meanwhile the sultan had died. The above mentioned information regarding the relations between the Byzantines and the Seljuqs can be found in other sources. However, one very little known source regarding relations between the two states is a letter sent by Sultan Sanjar to the Byzantine emperor and this letter is preserved in a Persian source. Our paper aims at identifying the underlying reasons for writing this letter, its contents and to the emperor to which it was addressed.
Frigya Pentapolisinde Bir Bizans Kentinin Lokalizasyonu: OtrousLocalisation of a Byzantine City in the Phrygian Pentapolis: Otrous
Thomas Drew-Bear
Geç Bizans döneminde Akroinos’un kilit kalesi olan Afyonkarahisar’ın güneyi ile önemli iletişim merkezi Dinar (Apameia)’ın kuzeyi arasında Sandıklı ovası, yani Frigya Salutaris’deki Bizans Pentapolisi uzanır. Hellenistik dönemde bu ovanın önemli kenti Eukarpia (Emirhisar) idi; Roma döneminde dört kent daha gelişti: önem sırasına göre Hierapolis (Koçhisar), Brouzos (Kara Sandıklı), Stektorion (Menteş) ve Otrous kentleri. Bunlardan en önemsiz konumdaki Otrous, Geç Bizans döneminde coğrafi konumu nedeniyle önem kazanırken ovadaki diğer Roma kentleri terk edilmişti.

Otrous daha Erken Hıristiyanlık döneminde bir role sahipti ve süre giden varlığı yazılı kaynaklardan bilinmektedir – örneğin Khalkedon Konsilinde ve İkinci İznik Konsilinde piskoposu tarafından temsil edilmişti. Ancak sikke basmasına karşın küçük bir Roma kenti olan Otrous, Pentapolis’in henüz yeri saptanamamış tek kentidir . Orta Frigya’da tarafımızdan yapılan epigrafik ve topografik yüzey araştırmaları sırasında Yanıkören köyü yakınlarında hem harabeler hem de Orta Anadolu’da Bizans döneminin sonlarına tarihlenen yazıtlar bulunmuştur. Az sayıda insanın okuma-yazma bildiği bir dönemde birkaç piskoposa ait mezar taşı bulunması, buradaki yerleşmenin önemine işaret etmektedir.

Otrous, daha önceki araştırmacılar tarafından lokalize edildiği noktalardan aslında çok uzakta yer alan Yanıkören köyü Sandıklı ovasının en güneyinde, yazları kuru bir dere yatağı boyunca güneye doğru Menderes’in doğduğu Eumeneia ovasına ulaştıran Kufi Boğazının girişine yakın bir konumdadır. Günümüzde kullanılmayan bu geçit Osmanlı döneminde halen kullanılıyordu ve bugün de halen bir Landrover arazi aracıyla geçilebilmektedir. Geç Bizans döneminde Otrous’un önemi, Akroinos kalesinden Eumeneia kastronuna giden yolun üzerindeki geçidi kontrol altında tutan konumundan kaynaklanıyordu.
South of Afyonkarahisar (in late Byzantine times, site of the key fortress of Akroenos ) and north of the major communication center of Dinar (Apameia) lies the plain of Sandıklı, the Byzantine Pentapolis in Phrygia Salutaris. During Hellenistic times the principal city of this plain was Eukarpia (Emirhisar), in the Roman period four other cities developed: Hierapolis (Koçhisar), Brouzos (Kara Sandıklı), Stektorion (Mente?) and Otrous in order of importance, whereas in late Byzantine times what was previously the least of these, Otrous, gained in significance because of its geographical position, while the Roman cities in the plain were abandoned.

Although the city of Otrous played a role already in early Christian times, and its continued existence is attested by literary sources (it was represented by its bishop at the Council of Chalcedon and at the second Council of Nicaea), because it was only a minor town during the Roman period (though it struck coins) Otrous is the only city of the Pentapolis that has not yet been located. In the course of my epigraphical and topographical research in central Phrygia I discovered near the village of Yanıkören (the name means: “Burnt Ruin”) ruins and, above all, inscriptions dating to the end of the Byzantine period in central Anatolia. At a time when few people could read inscriptions, the presence here of several bishops’ epitaphs indicates the existence of an important site.

Far from the places where the city of Otrous had been conjecturally placed by my predecessors, the village of Yanıkören is located in the southernmost part of the plain of Sandıklı, near the entrance to the passage of the Kufi Bo€azı which leads, along a riverbed dry in summer, southwards through the mountains from the plain of Sandıklı to the plain of Eumeneia, near the headwaters of the Maeander. This passage is abandoned today, although it was used in Ottoman times and can still be traversed in a Landrover. The importance of Otrous in the latest Byzantine period derives from its location commanding this passage through which led the route from the fortress of Akroenos to the kastron of Eumeneia.
Konstantinopolis’te Locus Venetorum (1082-1261): Yapılar ve Olası YerleriLocus Venetorum in Konstantinopolis (1082-1261): Structures and Their Possible Locations
Aygül Ağır
“Konstantinopolis’te Locus Venetorum (1082-1261): Yapılar ve Olası Yerleri” başlığı ile önerilen araştırma, 1082 tarihli Chrysoboullos’a dayanarak 11. yy sonundan, Latin İmparatorluğu döneminin sonuna kadar olan zaman diliminde Venedik yerleşimini konu almaktadır. Araştırmanın birinci aşamasında, Venedik yerleşiminin sınırları, Latin dönemi öncesi ve Latin dönemi olmak üzere iki başlık altında işlenecektir. Sınırların tartışılmasının ardından ikinci aşama olarak Venedik yerleşimi içinde kalan yapılarla ilgili bilinenlerin sunulması ve birincil kaynaklara dayanarak bugünkü topografya içindeki olası yerlerinin tartışılması amaçlanmaktadır. Latin döneminde eski sınırlar içinde inşa edildiği bilinen fondaco üzerinde durulacak ve Tahtakale’de yer alan Balkapanı ile olası ilgisi tartışılacaktır. Araştırma, bölgenin birincil kaynaklara dayanarak tanınmasını sağlamaya çalışarak, ileride gerçekleşebilecek ayrıntılı yüzey araştırması ve arkeolojik verileri saptama çalışmalarına da katkı sağlamayı ummaktadır.
The research covers the Venetian settlement from the end of the 11th century to the end of the Latin Kingdom based on the Chrysobullos dated to 1082. The first stage of research will discuss the borders of the Venetian settlement under two titles as before and during the Latin Kingdom. In the second stage, information available on the structures within the border of the Venetian settlement will be presented and their possible locations, based on the information provided by the primary sources, will be discussed. We will pay special attention to the fondaco known to have been built within the old borders and will discuss its possible connection with the Balkapanı in Tahtakale quarter. The research aims at contributing to the future detailed surveys and archaeological studies by presenting the region according to the primary sources.
Bizans Uygarlığı Özelinde Orta Çağ Sanat Yaşantısı, 12. ve 13. yy Bizans Mimari Formlarının Oluşturulmasında Etkin Estetik ÖnceliklerMedieval Artistic Life: the Case of Byzantine Civilisation; Aesthetic Priorities Active in the Formation of Byzantine Architectural Forms in the 12th and 13th Centuries
Yalçın Mergen
Rasyonalizm ile karakter özelliği belirginleşen ve moderniteye açılan kapı olarak görünen Aydınlanma çağı kendisini var edebilmek için metaforik olarak kendi karşıtını, “karanlık çağı” yaratmak zorunda kalmıştır. Yeni zamanların öğretisi ile karanlık sıfatının uygun görüldüğü Orta Çağ’a, sanat va estetik yaşantı anlamında Rönesans ve sonrasına göre daha kesin tanımlı ve özellikle monist bakılmıştır. Bizans uygarlığı’nın maddi kültür varlığı üretimini de bu biçimde açıklamaya devam eden bilindik sanat tarihi yöntemi artık yetersiz kalmaktadır. Özellikle mimari alanda, Buchwald örneğinde oluğu gibi bazı tekil denemelerin dışında, mimari ve-veya elsanatlarına dair maddi kültür ürünlerinin formlarına etki eden çağın “estetik konumlanışı” yok sayılmıştır. Erken Hıristiyanlık Döneminde, 3. yüzyılda pagan Iamblikhos, Proklos ve özellikle Plotinos, 4. yüzyılda Olympos piskoposu Hieromartir Methodios gibi önemli kimliklerin neoplatonizmi ortaya çıkarışları bu yok sayışa ihtiyatlı yaklaşmayı gerektirmektedir. Bu bağlamda işlevsel, simgesel ve yalın olarak tanımlayabileceğimiz Özellikle 10. yy sonrası üretimleri için, amaç ve işlev ve form arasında teorik bağlantılar oluşturmak gerekmektedir. 12. ve 13. yüzyıl mimari uygulamalarında izlenebilen karakteristik ve dominant özellikler, formal açıdan dönem üslup özelliklerini de belirleyen estetik kurallara dair oluşturulacak bir hipotez açısından önem taşımaktadır
The Age of Enlightenment, which seems to be the gateway to modernity and whose characteristics emerged with rationalism, had to create the ‘Dark Ages,’ which could be considered its metaphorical opposite, in order to retain its existence. Modern scholarship led the way for viewing the Middle Ages, which was ascribed the adjective of ‘dark’, clear-cut and monist in comparison to the Renaissance and thereafter with regard to art and aesthetics. The approach of the art historian is evidently insufficient for it continues to view the material cultural production of the Byzantine civilisation with this attitude. Apart from individual attempts in the study of architecture - for example those of Buchwald – the ‘aesthetical setting’ of the period that influenced the forms of the material cultural products in architecture and handicrafts was considered non-existant. The fact that in the Early Christian period, important personages such as the pagans Iamblikhos, Proklos and especially Plotinos in the 3rd century as well as Hieromartyr Methodios, the bishop of Olympos, in the 4th century paved the way for the emergence of Neoplatonism indicates that this attitude should be considered with caution. Within this context, especially concerning the production of the post-10th century, which can be described as functional, symbolical and plain, it is necessary to build up theoretical connections between the goals, functions and forms. Characteristic and dominant properties observed in the architecture applications during the 12th and 13th centuries led to the development of a hypothesis that the aesthetic rules also define the stylistic properties of the period.
12. Yüzyıl Bizans Dünyasında ParaMoney in the 12th Century Byzantine World
Zeliha Demirel Gökalp, A. Tolga Tek
Nümismatlar tarafından Bizans sikkeleri beş dönem altında incelenmiştir. 1.Dönem I. Anastasius (491-508) döneminden 8. yüzyılın ortalarını kadar olan zamanı kapsar; 2. Dönem 8. yüzyıldan 11. yüzyılın sonlarına kadar sürer; 3. Dönem I. Aleksios Komnenos (1081-1118)’un reformu ile başlar ve yaklaşık 13. yüzyılın sonlarını da içine alır; 4.Dönem 1300 ile 14. yüzyılın ortalarını; 5.Dönem 14. yüzyıl ortalarından imparatorluğun 1453’de çöküşüne kadar olan zaman dilimi içinde değerlendirilir ki bu dönemde artık altın sikke görülmez. Para basımındaki bu dönüşümler, imparatorluğun finansal ve ekonomik koşullarının bir özetidir. Bu beş dönemden 10. yüzyılın sonlarından 13. yüzyılın başlarına kadar süren üçüncü dönemde ilk göze çarpan, imparatorluğun kaynaklarının ve popülasyonunun genişlemesidir. Bu dönemde altın paranın değerinin düşürülmesine rağmen, uluslararası prestijini elinde bulundurduğu dikkat çekicidir. Bu prestij 1204’teki Latin istilasına kadar sürmüş, fakat 1261’de İstanbul’un Latinlerden geri alınmasına rağmen değer kaybının önüne geçilememiştir. Bu bildiride üzerinde önemle durulacak olan konu I. Aleksios Komnenos’un reformu, bu reformu zorunlu kılan sebepler ve bunun ile birlikte 12. yüzyılda Balkanlarda ve Anadolu’nun doğusundaki devletler ile Bizans parasının sirkülasyonu ve etkileşimidir.
Numismatists study Byzantine coinage under five periods: The 1st period covers the time from the reign of Anastasius I. (491-508) to mid-8th century; the 2nd period from the 8th century to the end of the 11th century; the 3rd period starts with the reform of Alexius I. Komnenos (1081-1118) and lasts until the late 13th century; the 4th period from 1300 through the mid-14th century; the 5th period from the mid-14th century to the fall of the empire in 1453: for this last period no evidence for gold coinage has been found. These cycles of coinage minting summarise the financial and economic conditions of the empire. The third period of the five, mentioned above, stands out with its increase in the sources and population of the empire. It is worth noting that the gold coins retained their international prestige despite the devaluation. This prestige lasted until the fall of Constantinople in 1204; however, the loss in value could not be stopped even after the re-conquest in 1261. Our paper will stress the reform of Alexius I. Komnenos, the circumstances that paved the way for this reform as well as the Byzantine monetary circulation and interaction with the states in the Balkans and east of Anatolia in the 12th century.
Konstantinopolis’te Keşişler, Manastırlar ve Latin DiliMonks, Monasteries, and the Latin Language in Constantinople
Elizabeth Fisher
1204 yılında Haçlı Krallığı’nın kurulmasıyla başkente Latince kütüphaneleri ve kendi dinlerine çevirme etkinlikleriyle Fransisken ve Dominiken keşişler gelinceye kadar Latin dili ve edebiyatının Bizans toplumu üzerinde yalnızca yüzeysel bir etkisi söz konusudur. Konstantinopolis’te çift dil konuşan keşişler, Latince metinlerin (örneğin, Aziz Francesco’nun Kuralları, polemik risale Contra Graecos gibi) kentin Rum sakinlerine yönelik Yunanca versiyonlarını üretti. Latin yöneticiler Konstantinopolis’ten kovulduktan sonra Fransisken ve Dominiken keşişler 1281 ve hatta daha sonrasına kadar kentte kaldılar ve eğitim etkinlikleriyle Latin dilini ve Latince metinleri Bizans kültürüne tanıttıkları açıktır. Manuel Holobolos ve Maksimos Planoudes anlaşılan Latinceyi bu keşişlerden öğrendiler ve yaptıkları çevirilerle eğitimli Bizanslıları klasik Latin edebi miraslarıyla tekrar tanıştırdılar. Konstantinopolis’te Batılı meslektaşlarıyla verimli entelektüel alışveriş gerçekleştiren bu iki Bizanslı çevirmen, aynı zamanda hem bilim adamı hem de keşişti ve de Bizans’a bazı Batı edebi uygulamalarını tanıtmıştır. Bu iki çevirmenin etkinlikleri Bizans kültürel yaşamının dar görüşlü ortamında dikkat çekici değişiklikleri temsil etmektedir.
The Latin language and Latin literature affected Byzantine society only superficially until the establishment of the Crusader Kingdom in 1204 introduced Franciscan and Dominican monks into the city with their Latin libraries and proselytizing activities. Bilingual monks in Constantinople produced Greek versions of Latin texts (e.g., the Franciscan rule, the polemical tract “Contra Graecos') directed to the Greek inhabitants of the city. After the expulsion of the Latin rulers of Constantinople, the Franciscan and Dominican monks remained in the city until 1281 or later and evidently introduced the Latin language and Latin texts into Byzantine culture through their teaching activities. Manuel Holobolos and Maximos Planoudes apparently learned Latin from these monks and made translations that reintroduced educated Byzantines to their classical Latin literary heritage. Both these Greek translators were scholars and monks who participated in a fruitful intellectual exchange with their western counterparts in Constantinople and introduced some western literary practices into Byzantium. Their activities represent a striking change in the insular climate of Byzantine cultural life.
Pegae: Marmara Denizinde Bir Bizans KalesiPegae: A Byzantine Fortress on the Sea of Marmara
William Aylward
Pegae, Marmara Denizinde Karabiga yakınlarındaki korunması kolay bir yarımada üzerinde yer alan bir Bizans kalesidir. Granikos Arkeoloji Projesiyle birlikte burada 2004 ve 2005 yıllarında yapılan incelemelerde büyük tonozlu sarnıçlı teraslar, çift surlu ve hendekli bir savunma sistemi, bazıları 20 metreden fazla yükseklikte korunmuş, bazıları dışta tuğla kaplı beş cepheli olan yirmi kule ile tahkim edilmiş ana sur saptanmıştır. Tarihi kaynaklara göre bu stratejik mevki 12. ila 14. yüzyıllar arasında birkaç kez el değiştirmiş olup bu durum arazide tespit edilen çok sayıda inşaat evresi ile de teyit edilmektedir. Mimari ve topografya incelemeleri sonucunda Dördüncü Haçlı Seferi sırasında yuvarlak kulelerle tahkim edilmiş ana surun var olduğu ama beşgen kuleler ve dış surun 1204–1235 arasındaki Latin işgali sırasında veya Nikaia’nın surlarını da yenileyen Laskarisler tarafından 1235’ten sonra inşa edildiği anlaşılmıştır.
Pegae is a Byzantine fortress on a defensible peninsula near Karabiga on the Propontis. Investigations there in 2004 and 2005 with the Granikos Archaeological Project have documented terraces with large vaulted cisterns surrounded by a double rampart and ditch system of defense, with the main wall fortified by about twenty towers, some of which have brick-faced pentagonal facades preserved to over twenty meters high. Historical sources record that control of this strategic stronghold changed hands several times between the twelfth and fourteenth centuries, and this is consistent with the multiple phases of construction discernable at the site. Investigation of the architecture and topography suggests that a main wall with rounded towers was in place by the Fourth Crusade, and that the pentagonal towers and outer wall were added during the Latin occupation of A.D. 1204-1235 or after A.D. 1235 by the Lascarids, who also refurbished the walls at Nicaea.
Anaia Buluntusu Bir Sİkkenin Hatırlattıkları: 12. Yüzyılda Bizans Tahtındaki Askeri Aristokrasinin Sikke İkonografisine YansımasıRecallings of a Coin from Anaia: The 12th Century Byzantine Imperial Military Aristocracy as Reflected on the Coinage Iconography
Ceren Ünal
Bizans İmparatorluğunda 12. yüzyılda doğu ve batıda savaş, saldırılarla Venedik’e tanınan ticari ödünler gibi pek çok sıkıntı asker imparatorlarla aşılmaya çalışılmıştır. II. Ioannes, Komnenos Hanedanının bir ferdi ve askeri aristokrasinin temsilcisi olarak Bizans’ın bu çalkantılı döneminde önemli bir yere sahiptir. Bu imparatorun bilinen diğer örnekleriyle birlikte, Kuşadası-Kadıkalesi/Anaia kazısında ele geçen elektron sikkesi üzerinde görülen Aziz George ile beraber tasviri de, bu zamanda ordunun ve askerin koruyucu azizlere artan inancının yansıması olsa gerektir. Bu da, 12. yüzyıl başından itibaren değişen siyasi sistemin sikke ikonografisindeki etkisine işaret eder. Bildirimizde, söz konusu bu görsel değişimin Anaia buluntusu sikke ile birlikte, genelde sikke ikonografisindeki yansıması üzerinde durulacaktır. Bu amaçla, asker aziz tasvirlerinin sikkeler dışındaki tasvir örneklerine de karşılaştırmalı olarak yer verilecektir.
In the 12th century the Byzantine Empire tried to overcome, through soldier-emperors, many difficulties such as wars on the eastern and western frontiers and commercial privileges that had to be given to the Venetians. As a representative of the military aristocracy and a member of the Comnenian dynasty John II plays a special role in this period of conflicts. Beside other coins of this emperor, an electrum coin uncovered at Anaia, Kuşadası, depicts the emperor together with St. George and such iconography must be a reflection of the belief in patron saints observed in the army. This further points to the influence of the political system undergoing changes as of the early 12th century on coinage iconography. This paper deals with the visual change in the example of the coin from Anaia and its reflection on coinage iconography in general. For this purpose depictions of soldier-saints in other fields will also be considered for comparison.
II. Andronikos Döneminde Konstantinopolis Kenti ve Manastırları Arasındaki İlişkilerRelationship Between Monasteries and the City of Constantinople During the Reign of Andronikos II
Esra Güzel Erdoğan
II. Andronikos’un hükümdarlık dönemi hem Bizans tarihinin daha önceki dönemlerine hem de aynı dönemde imparatorluğun diğer bölgelerine kıyasla ünik özellikler göstermektedir. 1261’de Konstantinopolis’in Latinlerden geri alınmasıyla birlikte Bizans devletinde Palaiologos hanedanı yönetiminde yeni bir devir başladı. Bu devirde Bizans İmparatorluğu güçlü ve geniş bir coğrafyaya yayılan devletten iç sorunlar ve işgallerle boğuşan küçük bir kent devletine doğru geriledi. En büyük tehdit Osmanlılar idi. İkinci sırada en büyük sorun olarak Katalanlar ve Bizans topraklarındaki yayılımları geliyordu. Tarıma elverişli toprakların Türkler ve Katalanların eline geçmesi nedeniyle açlık baş gösterdi ve bu durum da manastırlar ile kent arasındaki ilişkilerin yakınlaşmasına yol açtı. Yine de, her ne kadar Bizans devleti siyasi, askeri ve ekonomik açıdan zayıflasa da aynı dönemde kültür ve sanat yaşamında bir canlılık gözlenmektedir. Özellikle II. Andronikos’un hükümdarlık döneminde, ‘Palaiologos Rönesansı’, manastır inşası etkinlikleri alanında kendini ifade edebildi. Dönemin ekonomik ve toplumsal koşulları altında Konstantinopolis manastır kurumlarının kendine özgü doğası ve bu koşulların manastırları nasıl etkilediği özellikle irdelenmeye değer hususlardır. Kent surları içindeki manastırlar, Konstantinopolis’te manastırın rolü üzerine yeterli bilgi sağlayacaktır. Bu araştırmanın önemli bir bölümünde fiziksel konumun ötesine giden özel sorular, yani hayırsever yapılar gibi ek yapılarla ilgili sorular irdelenmektedir: 1. Ksenon 2. Nosokomeion 3. Hamam 4. Yetimhane 5. Gerotropeia. Dönemin manastırlarının incelenmesinden öte, manastırların hayırsever kurumlar olarak Konstantinopolislilerin yaşamındaki rolü ana konumuzu oluşturmaktadır. Manastırlar Kente ve halkına nasıl hizmet veriyordu? İkinci bir husus ise bu yapıların idaresidir: Bu yapıların özel vakfiyeleri (typikon) veya idari belgeleri var mıydı veya bu tür belgelerde onlarla ilgili özel hususlar yer alıyor muydu?
The period of Andronikos II shows some unique characteristics compared both to earlier periods in the history of Byzantium and to other regions of the Empire during the same period. Following the recapture of Constantinople from the Latins in 1261, the Byzantine state entered a new period under the rule of the Palaeologan dynasty. During this period, the Byzantine Empire was transformed from a powerful and extended state into a small city-state, which experienced the stress of internal problems and foreign invasions. The major threat came from the Ottomans. The second and the major problem was the Catalans and their expansion in the Byzantine terrritory. Losing the arable lands to the hand of Turks and Catalans led to famine and paved the way for the development of an intimate relationship between monasteries and the city. Nonetheless, while the Byzantine state became politically, militarily and economically weakened, the same period also witnessed the flourishing of cultural and artistic life. Especially during the reign of Andronikos II, monastic building activity is one area in which this so-called Palaeologan Renaissance or Palaeologan Revival found expression. The peculiar nature of monastic establishments in Constantinople under the economic and social circumstances of the era, and how these conditions affected the monasteries are interesting questions that deserve specific attention. The monasteries that were located inside the city walls will give sufficient data about the role of a monastery in Constantinople. An important part of this study is the investigation of specific detailed questions going beyond the physical location, such as the additional buildings of the monastic complexes i.e philanthropic buildings. 1. Xenon 2. Nosokomeion 3. Bath 4. Orphanages 5. Gerotropeia Beyond the investigation on monasteries of the period the main subject of this paper is the role of the monasteries in the life of the Constantinopolitans in terms of philanthropy. How did the monasteries serve the City and the people? How were these buildings administrated? Did they have typika or other adminstrative documents or, what did these documents specify?
Demetrios Khomatianos ve Ioannes Apokaukos’un Metinlerinde Kırsal Ekonomi: Üç Davanın İrdelenmesiRural Economy in the Writings of Demetrios Chomatianos and John Apokaukos: A Discussion of Three Court Cases
Ece Turnator
Epiros, Makedonya ve Tesalya tarihinin araştırılmasında Naupaktos metropoliti Ioannes Apokaukos ve Ohri piskoposu Demetrios Khomatianos’un 13. yüzyılın birinci yarısına ait ve günümüze ulaşan mektupları ve mahkeme kayıtları büyük önem taşımaktadır. Her iki şahsiyet de kendi nüfuz bölgelerinde yaşayan halk ve piskoposlar üzerinde yargı yetkisine sahip yüksek dereceli dinî otoriteydi. Bildirimizde Apokaukos ve Khomatianos’un mahkemelerinde görülmüş üç dava üzerinde duracağız: Khomatianos’un G. Prinzing edisyonundaki 80 ve 167 numaralı davalar ile Apokaukos’un N. Bees edisyonundaki 19 numaralı dava. Ayrıca bunlardan yola çıkarak arazi sahipleri ve köylüler arasındaki toplumsal ve ekonomik ilişkileri irdeleyeceğiz. Bu üç davayı ayrıntılı olarak inceledikten sonra elde edilen bilgiler üzerine Epiros ve Makedonya kırsalında 13. yüzyılın birinci yarısındaki ekonomik ilişkiler hakkında sağladıkları bilgiler üzerine sonuçlar sunacağız
For a study of the history of Epiros, Macedonia and Thessaly in the first half of the thirteenth century the extant letters and court records of John Apokaukos, metropolitan of Naupaktos, and those of Demetrios Chomatianos, archbishop of Ochrid, are indispensable. Both men were high-ranking religious authorities with jurisdiction over the bishops and the lay people under their authority. In this paper, I will concentrate on three juridical cases from the courts of Apokaukos and Chomatianos, –tentatively, cases 80 and 167 in the G. Prinzing edition of Chomatianos, and case number 19 in N. Bees’ edition of Apokaukos— and I will focus on issues relevant for the social and economic relations between landowners and peasants. Thus, I aim to discuss these three cases in detail and present conclusions about what they attest for the economic relationships in the countryside in the first half of the thirteenth century in Epiros and Macedonia.
Selâhaddîn Eyyûbî (1171-1193) ve BizansSalah al-Din Ayyubi (1171-1193) and Byzantium
Cesim Avcı
Gerek İslâm dünyası gerekse Batı’da, Haçlılarla yaptığı mücadelelerle meşhur olan Selâhaddîn Eyyûbî’nin yirmi yıldan fazla süren hükümdarlığında Bizans İmparatorluğu ile kurduğu ilişkiler farklı bir nitelik taşıması bakımından dikkat çekmektedir. Genel karakteri itibariyle bu dönemdeki Eyyûbî-Bizans ilişkileri dostane ve bu arada Haçlılar’a karşı ittifak şeklinde tasvir edilebilir. Selahaddîn Eyyûbî ile dönemin Bizans imparatorları I. Manuel Komnenos (1143-1180), II. Aleksios Komnenos (1180-1183), I. Andronikos Komnenos (1183-1185) ve II. Isaakios Angelos (1185-1195) arasında diplomatik ilişkiler gerçekleşmiş ve çeşitli konularda anlaşmalar yapılmıştır. Meselâ, bu anlaşmalar neticesinde Emevîler dönemindeki kuşatmalar sırasında İstanbul’da inşâ edilen camide görev yapmak üzere din adamları gönderilmiş, sultanın elçisi ve din görevlileri İstanbul’da imparator, İslâm ülkelerine mensup tacirler ve diğer müslümanlar tarafından karşılanmış, camide hutbeler Abbâsî halifesi ve Selâhaddin Eyyûbî adına okunmaya başlanmıştır. Kudüs’u Haçlılardan geri alan Selâhaddin Eyyûbî de, Haçlılar tarafından Katolik kilisesi haline getirilmiş olan Ortodoks kiliselerini eski sahiplerine iade etmiştir. Bizans İmparatoru II. Isaakios Angelos’un Kıbrıs üzerine ortak bir sefer düzenleme teklifine sultan olumlu cevap vermiştir. II. Isaakios’un sultana gönderdiği kardeşi Aleksios’un, Trablus önünden geçerken Haçlılar tarafından tutuklanması ve bunun üzerine imparatorun sultandan kardeşini kurtarmasını rica etmesi, Kudüs’teki Kutsal Haç’ın İstanbul’a gönderilmesini istemesi de ilişkilerdeki farklı noktalar açısından dikkat çekicidir. Selâhaddin Eyyûbî Avrupa’daki bazı gelişmeler hakkında da Bizans sayesinde bilgi sahibi olma imkânı bulmuştur. Meselâ Sicilya donanmasının saldırı girişimi ile Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa’nın III. Haçlı seferi hazırlıklarına dair bir kısım bilgileri Bizans elçileri vasıtasıyla almıştır.
The more than 20-year-long reign of Salah al-Din Ayyubi, the world-famous Muslim hero fighting against the Crusaders, is worth noting also for the relations established with the Byzantine Empire. The Byzantine-Ayyubid relations during this period stand out for they were friendly and set an alliance against the Crusaders. Diplomatic relations were established and various treaties were signed between Salah al-Din Ayyubi and the corresponding Byzantine emperors, namely Manuel I Komnenos (1143-1180), Alexius II Komnenos (1180-1183), Andronikos I Komnenos (1183-1185) and Isaac II Angelos (1185-1195). For example, as a consequence of these treaties, religious men were sent to serve at the mosque built during the Umayyad sieges of Constantinople; these men and the envoys were met by the emperor himself, Muslim merchants and other Muslims there; the khutbas were read in the name of the Abbasid caliph and the Ayyubid Sultan Salah al-Din Ayyubi. When Jerusalem was re-conquered by the Ayyubids, Sultan Salah al-Din Ayyubi returned the churches converted to Catholic rite by the Latins back to their former Orthodox communities. He also agreed to join the joint campaign over to Cyprus proposed by the Emperor Isaac II Angelos. Among other noteworthy issues can be cited the following: the Emperor sent his brother Alexius to the Sultan but he was arrested by the Crusaders as he was passing by Trablus, thus the Byzantine emperor requested the Ayyubid sultan to help for the release of his brother; another Byzantine request was the shipment of the True Cross held then at Jerusalem to Constantinople. On the other hand Salah al-Din Ayyubi managed to collect information regarding developments in Europe through Byzantium; for example, through the Byzantine envoys he gained some information regarding the assault attempt by the Sicilian navy and preparations for the Third Crusade by the German Emperor Friedrich Barbarossa.
Bizans Sürgünü Öncesinde ve Sonrasında Konstantinopolis Yontu SanatıSculpture in Constantinople before and after the Byzantine exile
Urs Peschlow
Konstantinopolis’in Haçlılar tarafından işgali ve Bizans sarayının İznik’e taşınması sonucu başkentte yarım asırdan uzun bir süre boyunca mimari faaliyetler ve sanat üretimi sekteye uğramıştır.

1261’de başkentlerine geri dönen Bizanslılar faaliyetlerine tekrar başlamış ve kiliselerin inşası, yenilenmesi ve bezenmesi tekrar gündeme gelmiştir.

Konstantinopolis her zaman sanatların geliştiği, yeni formların ve üslupların yaratıldığı merkez olmuştur. Bu elli yıllık işgal sırasında kentteki sanat yaşamı sona ermesine karşın Palaiologoslar döneminin başında sanatlar gelişti ve değişikliğe uğramış bir halde ortaya çıktı.

Bildirimizde yontu sanatının 1261’den sonra, 12. yüzyılın sonunda kaldığı yerden mi devam ettiği yoksa daha farklı bir şekilde mi ortaya çıktığı sorusu irdelenecektir. Hem günümüze ulaşan malzeme çok azdır hem de bugüne kadar bu konuda çok az çalışma yapılmıştır. Belli başlı eserler tekrar dikkatle incelenmek zorundadır fakat çok az sayıda eser, özellikle Kalenderhane Camiinin 1200 civarına ait kayıp bema ikonalarının çerçeveleri ve Kariye Camiinin 1320 civarına tarihlenen yontu eserleri dönemin en geniş eser toplulukları olup odağımızı oluşturacaktır.

Kalenderhane’deki çerçeveler ile Kariye’nin naosundakiler arasındaki yakın ilişki nedeniyle parekklesiondaki arcosolium kemerlerinden farklı üsluba sahip Kariye kabartmalarının Metokhites kilisesine mi ait olduğu yoksa devşirme mi olduğu konusu irdelenmelidir.

İkinci şık durumunda parekklesion kabartmaları Palaiologoslar dönemi yontu sanatının özgün üslubuna örnek teşkil edecek ve ortaya çıkışları ise 1261’den sonra başkentte yontu sanatının gelişiminde ayırt edici bir adım teşkil edecektir
The occupation of Constantinople by the crusaders and the shift of the Byzantine court to Nicaea yielded a hiatus in the making of architecture, arts and crafts in the capital for more than half of the century.

When the Byzantines had been returned in 1261, commissions recommenced and new activities started as in building, restoring and decorating churches.

Constantinople had always been the center of the development of arts, creating new forms and styles. Although within these five decades of occupation the artistic life in the city came to an end, the arts developed and appeared altered at the beginning of the Palaeologan period.

In my paper I like to examine the question, if the development of sculpture after 1261 continues at that point where it stopped at the end of the 12th century or if it appears then in a more altered way. The material preserved is rather scarse and till now only little had been done to answer this question. The major objects have to been scrutinized again, but the focus will be on some very few objects, especially the frames of the lost bema icons in the Kalenderhane Camii from ca. 1200 and the sculpture in the Kariye Camii around 1320, the most extensive ensemble preserved from this period.

The close relationship between the frames in Kalenderhane and those in the naos of Kariye compels to reexamine wether the Kariye reliefs, which clearly differ in style from the sculptured arcosolia arches in the parecclesion, are made for the Metochitis church or are spolia.

In the latter case the parecclesion reliefs provide the authentic style of sculpture of the Palaeologan period and in their appearance as a distinctive step in the development of sculpture in the capital after 1261
Onikinci-Onüçüncü Yüzyıllarda Bizans Sırlı Seramik Sanatında Form ve Üslup Değişimlerine ait Bazı GözlemlerSome Observations on the Formal and Stylistic Changes in Byzantine Glazed Pottery in the 12th and 13th Centuries
Lale Doğer
Bizans seramik sanatı tarihinde, Erken Hırıstiyanlık Döneminden 7. yüzyıla kadar Kuzey Afrika, Mısır, İtalya ve İmparatorluğun diğer önemli bölgelerindeki Roma seramik geleneğinin devam ettiği bilinir. Ancak Hıristiyanlığın resmi kabulü ile birlikte özellikle “Kırmızı Astarlı Baskı Bezekli Kaplar”ın bezeme repertuvarına giren Hıristiyan sembolizm’i ile ilgili temalar ilk değişimi işaret eder. Yaygın bir deniz ulaşım ağının dağıttığı bu seramiklerin geniş hacimli üretimleri de, buluntuların sayısal çoğunluğunun yanı sıra bezemelerin mekanik olarak yapıldığı kalıp ve rulet kullanımı ile de kanıtlanır. Bununla birlikte 7.yüzyıl sonu -9.yüzyıllar arasında uzak diyarlar arasındaki ticaret Arap istilalarından etkilenir ve Geç Roma seramik merkezlerinin yerini Yunanistan, Ege’nin her iki yakası ve adalardaki atölyeler alır. Kili, astar yapısı, pişirme tekniği, bezemeleri ile farklı olan ve Bizans seramiğine karakterini veren sırlı üretimin başlaması ile bu alanda ilk köklü değişim oluşur. Bu süreç sonrasında 9.-11. yüzyılların sırlı üretimlerinde tipolojilerin belirgin olmasına karşın, kronolojik problemler de gözlenmektedir. Kronolojideki bu problematik durum izleyen yıllarda da kendini gösterir. Ancak özellikle 12.-13. yüzyıllar için son on yılın kazı ve yüzey buluntuları Bizans seramik tipolojisi ve kronolojisinin açıklık getireceğini düşünmekteyiz. Bildirimizde kazı buluntuları eşliğinde Bizans seramiklerindeki form ve üslup değişimleri ayrıntıyla tartışılacaktır.
In the Byzantine art of ceramics, the Roman ceramic tradition is known to have continued in North Africa, Egypt, Italy and other important regions of the empire from the Early Christian period through the 7th century. However, with Christianity becoming the official religion, themes related to Christian symbolism entering the decorative repertory of red slip wares with stamped decoration are the first signs of change. The high volume of production of these vessels distributed with an extensive sea trade network is proven not only with the high number of finds but also with the use of mould and roulette for implementing the stamped decoration. Yet, the overseas trade was affected by the Arab raids from the end of the 7th century through the 9th century and the Late Roman centres of ceramic production were replaced with those in Greece, on both sides of the Aegean and the Aegean islands. The first radical change came when the production of glazed pottery, from whose paste, slip texture, firing technique and decoration the Byzantine pottery assumed its character, started. Following this process, there are still chronological problems although the typologies are clearly distinguished for the glazed pottery of the 9th-11th centuries. This troublesome chronology continues in the ensuing centuries. However, we are of the opinion that the excavation and surface finds of the last decade will shed light on the typology and chronology of the 12th and 13th centuryByzantine ceramics. Our paper will discuss in detail the formal and stylistic changes in Byzantine pottery in the light of the excavation finds.
İstanbul ve Anadolu’dan Örneklerle, 12. ve 13.yüzyıllarda, Bizans Duvar Resminde Teknik Gelişmeler ve Üsluba YansımalarıTechnical Developments in 12th-13th Century Byzantine Wall Paintings and Their Effect on Style in the Light of Examples from Istanbul and Anatolia
Buket Coşkuner
Teknik gelişmeler, sanatsal üslupların degismesinde son derece etkilidir. Resim teknigiyle ilgili gelişmeler içinde en iyi bilineni Rönesans’la birlikte yağliboyanın yaygın bicimde kullanılmaya başlamasıdir. Aslında yağlıboya kadar önemli başka gelismeler Ortaçag sanatında da olmuştur. Bizans duvar resmi tekniğini anlatan hiçbir dönem kaynaği günümüze gelememiştir. Bizans resmiyle ilgili en fazla bilgi sağlayan kaynak, Fourna’li Dionysios’un Elkitabi’nin ceşitli kopyalari, Bizans sonrasi dönemlere tarihlendirilirler. Yazma, bugünku son haliyle 1701-1733 yıllarinda, Rahip Ioseph tarafindan, Athos Dağı manastırlarinda derlenmiştir. Ioseph’in Bizans dönemi kaynaklarından derlediği yazmada, Bizansli ressam Panselinos’un resim yontemi anlatılır. Bizans duvar resmiyle ilgili en fazla bilgiyi malzemenin kendisi sağlar. In-situ resimler, hatta özellikle tahrip olan duvar resimleri, duvar yüzeyini, önçizimleri, eskizleri, siva ve boya tabaklarını gösterdiği icin daha çok ipucu verir. Ancak bu tur calisma yapan araştırmaci sayısı azdır. 12. ve 13. yüzyıllarda, Bizans duvar resminde üslubu da etkileyen önemli teknik gelismeler meydana gelmis, bu gelismeler Rönesans’a uzanan yolun kilometre tasları olmuslardır. Bildiride, bu yüzyıllarda, duvar sıvasi, sıva ebatlari, duvar resmi programının tasarlanması, skeç çizimler, pigment maddeleri ile baglayici maddelerdeki farkli kullanımlar ele alınacak ve bu yeniliklerle, Bizansli ustaların şeffaflık, renk geçisi, renk yelpazesinin genislemesi, ısık-gölge teknikleri, insan bedeninde dolgunluk, yüzde ifadenin yoğunlasması gibi örneklerle tekniğin üslubu nasıl etkilediği irdelenecektir.
Technical developments have a great impact on the change of artistic styles. The best known technical development in the history of paintings is the widespread use of oil colours from the Renaissance. There were of course other developments in medieval art as important as the introduction of oil colours. There is no extant work describing the technique of Byzantine art of painting. The best source on Byzantine paintings is the various copies of the Handbook by Dionysios of Fourna, all dated to the post-Byzantine era. The present final version of the abovementioned manuscript was compiled in 1701-1733 by the priest Joseph at Mount Athos. Joseph’s compilation was based on Byzantine sources and describes the painting method of the Byzantine painter Panselinos.

The best information on the Byzantine paintings can be gathered from the paintings themselves. The in situ paintings and especially the damaged ones provide information and more clues regarding the wall surfaces, outlines, sketches, plaster and paint layers. However, the number of researchers working in this field is very low.
Important technical developments that took place in Byzantine wall paintings during the 12th and 13th centuries became milestones on the way leading to the Renaissance. Our paper will examine the wall plaster, size of the plaster, design of the wall painting programme, sketches, and different uses of the pigments and binding substances; then we will discuss the transparency, colour transition, wider colour scala, light-shadow techniques, plasticity of the human body, intensification of expression on the human face and similar techniques employed by the Byzantine artists in order to identify the effect of technique on the style.
Antalya Ayaklanması ve Kentin Selçuklular Tarafından Aralık 1215 – Ocak 1216 Tarihinde Geri AlınışıThe Antalya Revolt and the Retaking of the City by the Seljuks in December 1215-January 1216
Scott Redford
Antalya’nın Hıristiyan sakinleri kentteki Selçuklu garnizonuna karşı ayaklanıp onları kentten atmıştır ve bu ayaklanma bir Anadolu kentinde Selçuklu yönetimine karşı bilinen tek ayaklanmadır. Ayaklanma sonucu kent Selçuklu sultanı İzzeddin Keykavus yönetimindeki Selçuklu ordusu tarafından kuşatılmış ve 1216 yılı Ocak ayının sonuna doğru tekrar Selçuklu egemenliğine girmiştir. Bu geri alma hakkında birkaç tarihi metinde satır arasında bilgi yer alır ancak konu hakkındaki ana kaynak Antalya surlarında yer alan ve devşirme malzeme üzerine yazılmış uzun bir Arapça kitabedir. Aslında bu kitabe tam anlamıyla bir fetihnamedir ve bir kent surunda yer alan bu türden bilinen tek kitabedir. Sözü geçen kitabe yalnızca kısmen yayınlanmıştır. Yazarın yürüttüğü yeni proje ile bu kitabenin tam metni ilk kez okunmuştur. Bildirimizde bu kitabe metninden elde edilen yeni bilgiler ışığında yukarıda bahsedilen ayaklanma, kentin geri alınışı ve ardından Antalya’nın yeniden imarı konusu ve koşulları irdelenecektir.
The Christian inhabitants of Antalya revolted against and overthrew the city’s Seljuk garrison, the only known instance of the uprising of an Anatolian city against Seljuk rule. The revolt prompted the siege and reconquest of the city in late January 1216 by a Seljuk army headed by Sultan Izzeddin Keykavus. The reconquest is mentioned in passing in several historical texts, but the main source for this event is a long Arabic inscription written on spolia and inserted into the walls of Antalya’s citadel. This inscription constitutes a complete fetihname (victory screed), the only known example of this genre to be carved on the walls of the conquered city. To date it has only been partially published. A new project undertaken by the author has furnished a complete text of this inscription for the first time. This paper proposes to use the new information provided by this text in order to reexamine the circumstances surrounding the revolt, reconquest, and subsequent rebuilding of Antalya
Bizans Dünyasındaki Küçük Para Biriminin Büyük Problemi (12.-13. yy)The Big Problem of Small Change in the Byzantine World (12th-13th c.)
Pagona Papadopoulou
1092 yılında I. Aleksios Komnenos beş birimli yeni bir para sistemini yürürlüğe koydu: altın hyperpyron, elektron aspron trakhy, billon stamenon, ve bakır tetarteron ve yarım-tetarteron. Doğal olarak tüm bu para birimlerinin imparatorluk topraklarında dolaşımda olduğu düşünülür ama gerçekte durum başkaydı. Düşük birimlere bakıldığında 12. yüzyılda iki dolaşım bölgesinin varlığını görüyoruz. Birinci bölgeyi oluşturan Konstantinopolis, Arnavutluk ve Yunanistan’da tetarteron ve yarım-tetarteronlar; ikinci bölgeyi oluşturan kuzey Balkanlar ve Anadolu’da ise billon stamenonlar ana dolaşım birimiydi.

İncelediğimiz konuda bakır sikkeler gibi küçük para birimlerinin varlığı genellikle kentsel ekonominin yaygınlığı ve artan ticaret hacmiyle ilintilendirilir. Yukarıda bahsi geçen olgu hakkında bizim yorumumuz da bunu teyit etmektedir. Konstantinopolis, Yunanistan ve bir dereceye kadar da Arnavutluk 9. yüzyıldan itibaren büyük oranda ticarete dayanan tamamen parasal bir ekonomiye sahipti. Aynı zamanda Venedikliler tarafından da ticaret üssü olarak kullanılan Selanik, Korinthos, Thebes ve Dyrrakhion gibi birkaç ticari merkezin bulunması da bu hususu kanıtlamaktadır. Ancak 11. yüzyılın sonuna kadar halen tarıma dayalı temel ekonominin söz konusu olduğu kuzey Balkanlar’da ise durum farklıdır. Diğer yanda tüm bu dönem boyunca çatışmalara sahne olması nedeniyle Anadolu’da ekonomik gelişme görülemeyecektir.

Yukarıda anlatılan durumdaki en önemli husus, bizim düşüncemize göre, başka bir şekilde kanıtlayamadığımız bir devlet para politikası ile ilgileniyor olmamızdır. Aynı dönemde yüksek değerli birimleri, imparatorluğun geri kalanındaki gibi hyperpyron olmayıp elektron aspron trakhyler olan Kıbrıs’ta da benzer bir uygulamanın görülmesi nedeniyle bunun daha muhtemel olduğunu düşünüyoruz.

1204’ten sonra artık merkezi bir idare mevcut olmadığından bazı halef devletler tarafından Bizans tahtında iddia ettikleri hakkın propagandası dâhilinde tetarteronlar, az miktarda da olsa darp edilmeye devam edilmiştir. Araştırmalarımız sırasında bulduğumuz ilginç bir istisna ise 13. yüzyıla ait taklit tetarteronlardır. Bu taklit paralar 12. yüzyıl tetarteronlarının dolaşımda bulunduğu bölgelerde oldukça önemli hacimde dolaşımdadır ve bu birime alışkın olan halk için Latin taklit stamenonlarının dengi gibi görünmektedir.
In 1092 Alexius I Comnenus introduced a new monetary system of five denominations: the gold hyperpyron, the electrum aspron trachy, the billon stamenon and the copper tetarteron and half- tetarteron. Although one would expect that all of these denominations circulated in the territory of the empire, this is not the case. During the 12th century, we can detect the existence of two distinct circulation areas as far as the lower denominations are concerned. The first one, comprising Constantinople, Albania and Greece is dominated by the tetartera and their halves, whereas in the second one, namely the Asia Minor and the northern Balkans, the billon stamena form the main circulating medium.

The existence of a petty currency, in this case represented by the copper denominations, is usually associated with the extension of urban economy and a greater intensity of commerce. Our interpretation of the phenomenon described above seems to confirm this. Constantinople, Greece – and to a lesser extend – Albania had since the 9th century a fully monetarized economy, largely based on commerce. The existence of several commercial centres, as Thessalonica, Corinth, Thebes, Dyrrachion etc. in this area – used also by the Venetians as trading sees – is the proof. This is not the case for the northern Balkans, where a primal economy, still agriculturally based, is developed only after the end of the 11th c. As for Asia Minor, it is throughout this period the object of conflict, a fact that will not allow its economic development.

What is the most important in the situation described above is the fact that we are, in our opinion, dealing with a state monetary policy, otherwise not attested. This seems the more likely, since a similar practice is detected at the same period in Cyprus, where the high value coins prevailing are not the hyperpyra as in the rest of the empire, but the electrum aspra trachea.

After 1204, when a central administration no longer exists, the issue of tetartera is continued by some successor states, but to a minimum degree and only as part of the propaganda promoting the ruler’s claims to the Byzantine throne. An interesting exception is that of the imitative tetartera of the 13th century that we identified during our research. They circulate in quite significant quantities in the same area as the 12th c. tetartera and seem to be the equivalent of Latin imitative stamena for a population accustomed to the use of this denomination.
Bizans Kimliği: 1204 Öncesi ve SonrasıThe Byzantine Identity: Before and After 1204
Michael Angold
Kimlik, Bizans elit tabakasının tartıştığı bir konuydu ama Bizanslıların çoğunluğunun kendi kimlikleri hakkında ne düşündüklerini muhtemelen asla bilemeyeceğiz. Kimlik elit tabaka için çok önemliydi çünkü toplumdaki konumlarını tanımlamak ve zenginliklerini ve ayrıcalıklı statülerini haklı çıkarmak için gerekliydi. Bizans kimliği imparatorluk kurumu, Ortodoks Hıristiyan inancı ve Konstantinopolis kenti şeklinde tanımlanabilecek üç ana unsur üzerine kuruluydu. Elit tabaka içindeki konumunuza göre bu unsurlardan biri diğerlerinden daha fazla ön plana çıkabilirdi. Örneğin, 12. yüzyılda retorik, Konstantinopolis kenti üzerine bugüne kadar gözlemlenebilen en büyük vurguyu yapmıştır. Fakat Hıristiyan bir imparatorluktan bekleneceği gibi bu üç unsur bölünmez bir üçlüydü. 1204 yılından önce Bizans kimliğindeki daha kökten kaymaları saptamak için çaba harcanmasına karşın bu kaymaların çok fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Papalık’ın Evrensel (Ökümenik) Kilise’den daha öncel olma talepleri Ortodoksluğa karşı bir tehdit unsuru olarak algılanıyor ve tehlike çanlarını bir derece çaldırıyordu. Her zaman olduğu gibi taşra, örneğin Selanik Aziz Demetrios gibi yerel kültler üzerine odaklanıyordu. I. Manuel Komnenos azizin mezarına ait kapağı Konstantinopolis’e getirdiğinde çok fazla tepki almamıştı. İmparator, imparatorlukta yaşayan belli başlı kültleri başkentte toplamak gibi geleneksel bir davranış sergilemişti. 12. yüzyıl sonlarındaki büyük taşra ayaklanması, yani Bulgar ayaklanmasının Aziz Demetrios kültünü kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çabalaması burada bize önemli bilgiler sunmaktadır. Fakat bu ayaklanma, Bizans için kendi elit tabakasının iddia ettiği evrensel kimliğin aksine bir etnik kimliği canlandırma ısrarı nedeniyle istisnadır. Bulgaristan dışındaki bölgelerde mutsuz taşralıların kendilerini Bizans kimliğinden arındırmaya çalıştığını gösteren hiçbir işaret görülmemektedir. Bilakis onların öfkesi, kendilerini bu kimliğin koruyucusu olarak ilan eden elit tabakaya yönelikti. Konstantinopolis’in Latinlerin eline geçmesinin hemen ardından elit tabakaya karşı sempati yok denecek kadar azdı, ancak gene de bu travmatik bir olaydı, çünkü bu iktidar değişimi, tek vuruşta Bizans kimliğini yok etmiştir.

Bizans kimliğinin yeniden biçimlenmesi sürgün dönemi tarihinin oldukça ilginç bir bölümüdür. En basitinden, elit tabakanın üyeleri saygınlıklarını kurtarmak amacıyla bu durumu İsrailoğulları’nın tarihiyle koşut göstererek sürgünün geçici bir cezalandırma olduğunu ve Yeni Kudüs’ün tekrar ele geçirilmesiyle sonlanacağını söylüyordu. Bunun gerçekte uzun bir zaman alacağı anlaşıldığında ise başka çözümler önerildi. En başarılı öneri, dönemin bir elidi tarafından şöyle ifade ediliyordu: “Her birimiz kendi Sparta’mızla mutlu olalım.” Bu kişi sürgünde gelişen halef devletlerin statülerinin eşitliğini savunuyordu. Ortak kimlik, siyasi bağlılıktan ziyade Ortodoks kilisesi tarafından garanti edilebilirdi. Ortak kimliğe duyulan gereksinim Hellenik kültürün yeniden vurgulanmasına yol açtı. Tabii ki, bunun savunucuları da Bizans’ın elit tabakasıydı – Konstantinopolis’in kaybıyla yitirilen saygınlığı geri kazanmanın bir yoluydu bu.
Identity was a question discussed by the Byzantine elite. What the majority of Byzantines thought about their identity is probably irrecoverable. Identity meant a great deal to the elite because they used it to define their position in society and to justify their wealth and privileged status. The Byzantine identity revolved around three main elements: the imperial office, the Orthodox faith, and the city of Constantinople. Depending on your positioning in the elite, stress might be placed more on one element than another. For example, 12th-century rhetoric put greater emphasis on the city of Constantinople than can be detected hitherto. But appropriately for a Christian Empire the three elements formed an indivisible trinity. Efforts have been made to detect more radical shifts in the Byzantine identity before 1204, but on closer inspection they do not amount to very much. There was a degree of alarm about a perceived threat to Orthodoxy from the claims made on behalf of the papacy to a primacy over the Universal Church. Provincial loyalties, as always, were centred on local cults, like that of St Demetrios at Thessalonike. Manuel I Komnenos removed the cover of the saint’s tomb to Constantinople without provoking any clear reaction. He was acting in traditional fashion to concentrate the major cults of the Byzantine Empire in the capital. It is instructive that the main provincial revolt of the late 12th century – that of the Bulgarians – sought to appropriate the cult of St Demetrios for its own ends. But this revolt was exceptional in its determination to revive an ethnic identity in opposition to the universal identity claimed for Byzantium by its elite. Outside Bulgaria there are no signs that discontented provincials sought to divest themselves of their Byzantine identity. Their anger was directed at the elite who claimed to be the guardians of that identity. In the immediate aftermath of the fall of Constantinople to the Latins there was little sympathy for the elite, but it was still a traumatic event, because at a stroke it destroyed the Byzantine identity.

Not the least interesting part of the history of the period of exile is how the Byzantine identity was reshaped. At its simplest, members of the elite tried to rescue some prestige by citing the parallel with the Israelites and claimed that exile was only temporary punishment, which would be followed by a restoration of the New Jerusalem. Once it became clear that this might be long in coming, other solutions were proposed. The most fruitful was summed up by a contemporary in the following words: ‘Let each of us enjoy our own Sparta.’ He was arguing for an equality of status among the successor states that had grown up in exile. Common identity would be guaranteed by the Orthodox church rather than by political allegiance. The need for a common identity allowed for a new emphasis on Hellenic culture. The exponents of which were of course the Byzantine elite. It was one way in which to regain the prestige lost by the Fall of Constantinople.
Onikinci Yüzyılda Batı Pamphylia’da Bizans Varlığı: Arkeolojik Buluntular Işığında Bir DeğerlendirmeThe Byzantine Presence in Western Pamphylia in the 12th Century: An Evaluation in the Light of Archaeological Finds
Engin Akyürek
Antalya kentinin batı tarafındaki Beydağları’nın kente bakan yamaçları, Bizans döneminde Pamphylia eyaletinin (provincia) Lykia ile olan batı sınırını oluşturmaktaydı. Bu alanda 1999 yılından beri sürdürülmekte olan arkeolojik yüzey araştırmalarından elde edilen bulgular, bölgenin beşinci yüzyıldan itibaren önemli bir Bizans etkinliğine sahne olduğunu göstermektedir. Bu etkinlik, farklı düzey ve yoğunlukta olsa da, neredeyse kesintisiz bir biçimde Geç Antik Çağ’dan onüçüncü yüzyıl başına kadar izlenebilmektedir. Ortaçağ’da Bizans İmparatorluğunun bölgedeki en önemli dayanağı olan, güçlü surlarla çevrili liman kenti Attalia’nın hinterlandını oluşturan bu bölgedeki Bizans dönemi kalıntıları iki dönemde yoğunluk göstermektedirler: Beşinci ve altıncı yüzyılları kapsayan Erken Bizans dönemi ile, Komnenos ve Angelos hanedanlarının hüküm sürdüğü onikinci yüzyıl. Bu bildiri çerçevesinde ele alınacak olan onikinci yüzyıl kalıntıları, esas olarak Attalia kenti ve onun geniş hinterlandında Bizans egemenliğini tekrar sağlayan İmparator II. Ioannes Komnenos (1118-1143) dönemi ile başlayıp, 1207 yılında Attalia’nın Türklerin eline geçmesine kadar süren görece istikrar döneminin ürünleridirler. Bu döneme tarihleyebildiğimiz kalıntılar arasında Trebenna kentinin ikinci evre surları ile Çandır vadisindeki Yarbaşçandır kalesi gibi döneme özgü savunma yapıları; Trebenna kentinin freskolu Ortaçağ kilisesi ile kırsal alandaki bazı küçük şapelleri; Trebenna akropol içi ve Doyran beldesi Palamutdüzü mevkiindeki gibi sivil yerleşmeleri; Neapolis territoriumunda yer alan iki manastır kompleksini sayabiliriz. Bu bildiri ile, Batı Pamphylia’da Bizans uygarlığının son yüzyılı olan Onikinci yüzyılı, yeni arkeolojik buluntular ışığında değerlendirmek amaçlanmaktadır.
To the west of Antalya, the flanks of the Bey Mountains facing the city formed the western border of the provincia Pamphylia in the Byzantine period. Archaeological surveys conducted in this area since 1999 have shown that the region had considerable Byzantine activities as of the 5th century. These activities can be followed from Late Antiquity through the early 13th century almost uninterrupted, but with differing levels and density. The region was the hinterland of the fortified port city of Attalia, the most important Byzantine stronghold in the region in Middle Ages. The region houses Byzantine remains that can be roughly grouped in two with regard to date: Early Byzantine period covering the 5th and 6th centuries, and the 12th century when the Comnenian and Angelos dynasties were in power. The remains dating to the 12th century, which form the scope of this paper, belong to the products of a relatively stable period from the reign of John II Komnenos (1118-1143), who re-established the Byzantine sovereignty over Antalya and its wide hinterland, to 1207 when Attalia was conquered by the Turks. Among the remains identified dating to this period can be cited the defensive structures peculiar to the period such as the second phase city walls of Trebenna and the Yarbaşçandır Fortress in the Çandır valley; the medieval church at Trebenna decorated with frescoes as well as some rural chapels; civic settlements such as the one at the acropolis of Trebenna or at the Palamutdüzü area of Doyran district; two monastic complexes within the territory of Neapolis. Our paper aims at evaluating the last century of Byzantine rule in western Pamphylia together with evidence from the recent archaeological finds.
12.-13. Yüzyıllarda, Kayseri’nin Yeşilhisar İlçesi Erdemli Vadisindeki Bizans YerleşimiThe Byzantine Settlement at the Erdemli Valley of Yeşilhisar, Kayseri, in the 12th-13th Centuries
Nilay Çorağan Karakaya
Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesine bağlı Erdemli vadisindeki Bizans dönemine ait kaya yerleşimi, 12. ve 13. yüzyıllara ait önemli mimari ve anıtsal resim verilerine sahiptir. Yaklaşık 1 kilometre uzunluğundaki vadide; Kırk Martir Kilisesi, Oniki Havari Kilisesi, Mikhael Kilisesi ile Aziz Nikolaos Kilisesi resim programı, ikonografik ve üslup özellikleri açısından 12. yüzyıl içinde değerlendirebileceğimiz anıtsal resim sanatı örnekleri içerir. Özellikle vadinin kuzey ucunda yer alan H. Eustathios Kilisesi, 13. yüzyıla tarihlenebilecek, en geç tarihli resimlere sahiptir. Ayrıca aynı kilise, resimlerinin kaliteli üslup özellikleri, resim programı ve ikonografisi ile başkent etkisinin Kapadokya’daki yansımasını gösteren önemli bir yapıdır. Bununla birlikte, 12.-13. yüzyıllardaki Selçuklu hakimiyetini, vadideki kaya kiliselerinin duvar resimlerindeki motiflerde de izlemek mümkündür.

Vadinin güneydoğusunda yer alan Saray Kilisesi de, günümüze çok azı ulaşabilen duvar resimleri ve mimarisi ile 12. yüzyıl içinde değerlendirilebilinir. Bir manastır kompleksi içinde bulunan kilise, özellikle cephe düzenlemesi açısından bölgedeki 12. yüzyıla tarihlenen bazı yapıların cephe düzenlemesi ile benzeşir. Ayrıca vadinin doğusunda bulunan ve yeni tespit edilen Bezirhane Manastırı da mimari verileri ile birlikte Kapadokya’da 12. yüzyıl içinde değerlendirilen cephe düzenlemesi ile dikkat çeker. Vadide yeni tespit ettiğimiz, küçük şapeller de mimari verileri ile aynı yüzyıllara işaret eder.
The Byzantine period rock settlement in the Erdemli Valley of Yeşilhisar Township in Kayseri contains important architecture and monumental paintings of the 12th and 13th centuries. In this valley of approximately one kilometre length the churches of Forty Martyrs, Holy Apostles, Michael and St. Nicholas have monumental paintings datable to the 12th century based on their pictorial programme, iconography and stylistic aspects. Especially the Church of St. Eustathios located in the northern end of the valley has the latest paintings of the valley datable to the 13th century. Moreover, this church bears importance for it reflects the influence of Constantinople in Cappadocia based on the high quality of its paintings, pictorial programme and iconography. Besides, it is possible to follow the Seljuq rule of the 12th-13th centuries in the region as reflected in the motifs in the wall paintings of the churches in the valley.

The Saray Church in the southeast of the valley has scarce remains of wall paintings datable to the 12th century. Part of a monastic complex, the façade arrangement of the church resembles those of some structures dated to the 12th century in the region. In addition, the Bezirhane Monastery newly identified in the east of the valley has architectural features and façade arrangement of the 12th century. Small chapels newly identified by us in the valley also point to the same centuries with regard to their architectural properties.
Eski ve Yeni Bulgular Işığında Pantokrator Kilisesi (Zeyrek Camii) BezemeleriThe Decoration of the Pantokrator (Zeyrek Camii): Evidence Old and New
Robert Ousterhout
Bugün Zeyrek Camii olarak bilinen Pantokrator Manastırı İstanbul’da Orta Bizans Dönemine tarihlenen en büyük ve en önemli anıttır. 1118–36 yılları arasında İmparator II. Ioannes ve İmparatoriçe Eirene Komnenos tarafından inşa ettirilen yapı üç ayrı işleve sahip birbirine bağlantılı üç kiliseden oluşmaktadır: manastırın katholikonu, önemli bir Hıristiyan ibadet yeri ve imparatorluk mozolesi. 1995 ile 2005 yılları arasında Zeynep Ahunbay, Metin Ahunbay ve yazar tarafından gerçekleştirilen sörvey ve restorasyon çalışmaları sayesinde yapının tarihçesiyle ilgili çok sayıda ayrıntı aydınlığa kavuşmuş ve yapının bezeme programının yeni ayrıntıları keşfedilmiştir. Bildirimizde bu üçlü kilise yapısının ne yazık ki eksik korunmuş yoğun iç bezemeleriyle ilgili eski ve yeni bulguları irdeleyecek, ve de bunlardan 12. yüzyıl Konstantinopolis’indeki Bizans kültürel üretimi hakkında neler öğrenebiliriz sorusunu soracağız.

Mozaikler: 18. yüzyılın sonlarına kadar ziyaretçiler manastır kompleksinin üç kilisesinin mozaiklerinden söz ediyordu. Bu mozaikler ya 1766 depreminde ya da bunu izleyen Osmanlı restorasyonu sırasında kaybolmuş, ve de yakın zamana kadar yalnızca kuzey kilisedeki bir pencere kemerinde dekoratif bir kıvrımdal görülebilmekteydi. Çatının restorasyonu sırasında binlerce mozaik tessera ile tesseranın yerleştirildiği sıva parçalarının Osmanlı harcı içinde dolgu malzemesi olarak karıştırıldığını gördük. Ayrıca orta kilisenin apsis penceresindeki büyük mozaik bezeme parçasının üzerini açıp sağlamlaştırdık.

Freskolar: Dış narteks mozaikle değil de fresko ile bezenmişti. Kuzey ve güney duvarlardaki iptal edilmiş pencerelerde boyalı sıva izleri görülmektedir. Bezeme motifleri günümüze ulaşan mozaiklerle uyum içindedir.

Vitraylar: 1950’lerin sonlarında yapılan kısıtlı kazı çalışmalarında güney kilisenin apsis pencerelerine ait yüzlerce vitray parçası ortaya çıkarılmıştı. Camın tarihi konusunda halen tartışmalar devam etse de Konstantinopolis’te üretildiğine artık kesin gözüyle bakılmaktadır. Vitrayların yapının ilk inşa tarihine ait olduğu yönündeki kanaatimizi sunacağız.

Mermer kaplamalar: Yapının iç duvarları orijinalde mermer levhalarla kaplıydı; bunun bir parçası güney kilisenin apsisinde görülebilmektedir. Yapının tümünde yapılan incelemeler sonucu mermer levhaların duvarlara monte edilmesini sağlayan demir kenet sistemi açığa çıkartılmıştır. Bu kenetlerin konumlarından orijinal düzen hakkında bir miktar bilgi edinebiliyoruz. Osmanlı dolgusu içinde çok sayıda ele geçen mermer kaplama parçaları ikinci kez kullanılmış ve birçok levha sütunlardan kesilmiştir.

Mimari plastik: Pantokrator’daki mimari plastiğin bir kısmı ikinci kez kullanılmış olmasına karşın kornişlerin 12. yüzyıl yapısı için özellikle yapıldığını düşünmekteyiz. Palmetli kornişlerin dönem için standart olmasına karşın, örneklerimizin ölçek ve desenlemesinde bazı önemli farklılıklar dikkati çekmektedir. Kuzey kilisedeki üst korniş üniktir ve asma yapraklı kıvrımdallar arasındaki kuş figürleriyle, geç Antik bir prototipi taklit etmektedir. İncelemelerimizde tüm kornişlerin aslında altın yaldızlı olduğu anlaşılmıştır. Bazı sütun başlıkları da yapı için özel hazırlanmış olup ayrıntıları kornişlerin oymalarıyla ve yapıdaki diğer dekoratif desenlerle uyumludur. Güney kilisedeki Osmanlı minberi de tamamen, farklı dönem ve yapılardan devşirme Bizans parçalarından oluşmaktadır; hatta bazı levhalar H. Polyeuktos Kilisesinden gelmiştir. Bu parçaların ne zaman Pantokrator’a dahil edildiği henüz tartışmalı olsa da manastırın 12. ve 13. yüzyıllarda statüsünün anlaşılması için önemlidir.

Opus sectile yer döşemesi: Güney kilisenin zemin döşemesi ünik olup özellikleri başka yerlerde tartışılmıştı. Ancak bu yer döşemesini bildirimizin çerçevesinde yapının dekoratif görsel programı içindeki yerine oturtmak amacıyla, tüm yapıdaki diğer bezeme unsurlarıyla uyum gösteren ayrıntılarını vurgulayarak tekrar inceleyeceğiz. Ne kadar gösterişli olsa da Pantokrator’un içi Gesamtkunstwerk, yani bir bütün olarak tasarlanmıştı. Dahası, Pantokrator’un bezeme programı hem ayrıntıda hem de konu olarak Komnenos hanedanının önem verdiği hususları yansıtmaktadır ve güç, meşruiyet ve kendi iktidarlarının evrenselliğinin amblemi olarak değerlendirilebilir.
The Monastery of Christ Pantokrator, now known as the Zeyrek Camii represents the largest and most significant monument in Istanbul to survive from the Middle Byzantine period. Built originally ca. 1118-36 by John II and Eirene Komnenos as three large, interconnected churches, the complex served a three-fold purpose: as the katholikon of the monastery, as an important site of Christian veneration, and as an imperial mausoleum. The survey and restoration of the complex carried out between 1995 and 2005, directed by Zeynep Ahunbay, Metin Ahunbay, and myself, clarified many details in the construction history of the building (which we have discussed elsewhere), and it uncovered new details of the building’s decorative program. In this paper, I propose to examine the evidence (old and new) for the lavish but incompletely preserved interior decoration of the three Pantokrator churches and to ask what it might tell us about Byzantine cultural production in twelfth-century Constantinople.

Mosaic decoration. Until the late-eighteenth century, visitors commented on the mosaics in the three churches of the complex. These disappeared either in the terrible earthquake of 1766 or during the subsequent Ottoman refurbishment, and until recently, the only visible remain was a decorative rinceau in a window soffit in the north church. During our restoration of the roof, we found thousands of mosaic tesserae, as well as fragments of setting plaster, used as fill material and mixed into the Ottoman mortars. We also were able to uncover and stabilize the large area of mosaic decoration in the apse window of the central church.

Fresco decoration. The outer narthex was decorated with fresco rather than with mosaic, and evidence of painted plaster survives in the blocked windows of the north and south walls. The decorative pattern compares favorably with that of the surviving mosaics.

Stained glass. The limited excavations of the late 1950s uncovered hundreds of fragments of stained glass from the apse windows of the south church. The date of the glass continues to be debated, although it is now clear that it must have been produced in Constantinople. I will present my arguments for dating the stained glass to the original period of construction.

Marble revetments. The interior wall surfaces of the building originally were covered with marble cladding, a portion of which survives in the apse of the south church. Investigations throughout the building uncovered the system of iron cramps, with which the marble panels were secured, and the position of these gives some idea of the original system of organization. We also found numerous fragments of the revetments in the Ottoman fill; these clearly represent reuse, with many panels sliced from columns.

Architectural sculpture. Although some of the architectural sculptures from the Pantokrator represent reuse, the cornices seem to have been carved specifically for the twelfth-century building. The palmette cornices are standard for the period, but they exhibit several noteworthy variations in scale and patterning. The upper cornice in the north church is unique, with birds set in a vine scroll, imitating a Late Antique prototype. Our analysis has demonstrated that all of the cornices were originally gilded. Several capitals seem to have been carved specifically for the complex as well, and these correspond in detail with the carving of the cornices and the decorative patterning found in other media throughout of the building. The components of the Ottoman mimber in the south church are all reused Byzantine pieces, of differing dates and provenance, including several panels from H. Polyeuktos. The date of their incorporation into the Pantokrator has been contested, bit it is important for understanding the status of the monastery in the twelfth and thirteenth centuries.

Opus sectile floor. The surviving floor of the south church represents a unique artistic achievement, which has been discussed elsewhere. In the context of this paper, I will re-examine the floor in an attempt to situate it within the overall visual program, emphasizing the details that correspond with the other decorative elements throughout the building. I emphasize that, however ostentatious, the interior of the Pantokrator was conceived as a Gesamtkunstwerk. Moreover, in both detail and subject matter, the decorative program of the Pantokrator reflects the concerns of the Komnenian dynasty, and it may be read as an emblem of the power, legitimacy, and universality of their rule.
Bizans Ekonomisi; Talep ModelleriThe Economy; Patterns of Demand
Angeliki E. Laiou
Konstantinopolis’in 1204 yılında Haçlılarca zapt edilmesi ilk bakışta Bizans İmparatorluğu’nun hem siyasi hem de ekonomik tarihinde önemli bir kırılma noktasıdır. Ancak burada ekonomik olguların siyasi birimlerin kaderini tekrarlayıp tekrarlamadığı şeklinde bir soru sorulmalıdır. Talep modellerinin gelişiminin incelenmesiyle 12. ve 13. yüzyıllarda Bizans ekonomisindeki süreklilik ve süreksizlik özellikleriyle ilgili sorulara yanıt verilebilecektir. Kentsel ve kırsal ekonominin yanı sıra alışveriş ekonomisinin yani ticaretin tepkileri de irdelenecektir. Bildirimizin amaçlarından biri de görülen yanıtların ekonominin sektörlerine göre değişip değişmediğini incelemektir. Önemli farklılıklar varsa bunlar parçalanma etkenleri haline geldi mi? Aynı bağlamda, siyasi caesura (fetret) dikkate alınarak, devletin 12. ve 13. yüzyıllarda entegrasyon etkeni olarak rolü üzerinde durulacaktır.
The capture of Constantinople by the crusaders in 1204 is, at first glance, an important breaking point in the economic as well as the political history of the Byzantine Empire. The question, however, arises whether economic phenomena reproduce the fate of political units. The investigation of the evolution of patterns of demand provides answers to questions regarding the modalities of continuity and discontinuity in the Byzantine economy of the twelfth and thirteenth centuries. The response of the urban and rural econumy as well as of the economy of exchange will be discussed. One of the purposes of this paper is to examine whether the responses were different in the various sectors of the economy; if there were important differences, did these become factors of disarticulation? In the same context, the role of the state as a factor of integration in the twelfth and thirteenth centuries will be elaborated, with the political caesura in mind.
Kommerkion ve Emporion Olarak Anaia’nın Değişken Tarihsel YazgısıThe Fluctuating Historical Fate of Anaia as an Emporion and Kommerkion
Zeynep Mercangöz
Ephesos’un güneyinde, prehistoryadan başlayarak Samos boğazına hakim olan Anaia, Bizans çağında da önemini korumuş ve özellikle 12. yüzyılda, limanı yeniden tahkim edilmişti. Kaynaklar, onun kısa zamanda piskoposluk merkezi olarak dinsel, bitek topraklarıyla tarımsal yerini, ticaret merkezi (kommerkion) ve gümrük alanına (emporion) bıraktığını anlatırlar. 13.yüzyılda Laskarisler’in kalesini yenilediği limandaki düzen, onlardan hemen sonra ciddiyetini yitirmiş, burası esir ticaretinin de yaygınlaştığı, Latin, Bizans ve Türk korsanların barınağı olmuştu.

Kuşadası, Kadıkalesi’nde 2001 yılından beri sürdürülen arkeolojik kazılar, Anaia’nın iniş-çıkışlı tarihinin belgelerini ortaya koymaktadır. Bu değişkenlik günümüze değin süren kargaşalı yaşamla birlikte, kalenin üzerine oturduğu höyükteki gibi kısmen daha sağlıklı stratigrafi yerine, kültür katmanları karışmış ortaçağ tabakaları yaratmıştır. Komnenos surlarının taşlarıyla yeniden inşa edilmiş Laskaris kalesinde, Bizans sikkeleriyle Latin, Beylik ve Osmanlı paraları ve özellikle Palaiologos bulleleri; askeri önemini yitirmesinin ardından gelişmiş görünen seramik, cam ve maden üretimleri, tarihsel yaşamdan kesitlerdir. Kilisesinin çevresi Hristiyan gömülerine de mekan olmuş kale, 13. yüzyılın sonlarında terk edildiğinden korsan yuvası olmuş görünmektedir. Bildirimizde Anaia Kommerkion ve Emperion’unun 12.-13. yüzyıllardaki tarihsel yazgısı, arkeolojik buluntular eşliğinde irdelenecektir.
Anaia, located to the south of Ephesus, dominated the Samian Sound from the prehistoric period on and retained its importance in the Byzantine period. In the 12th century its harbour was refortified. Sources state that in a short while Anaia being a diocese and an agricultural place with its fertile hinterland assumed the role of a commercial centre (kommerkion) and customs (emporion). The order at the port refortified by the Laskarids in the 13th century loosened after them and the city became a haven for slave marketing and corsairs of Latin, Byzantine and Turkish origins.

Ongoing excavations at Anaia, Kuşadası, since 2001 have presented us with evidence regarding the fluctuating history of the site. These fluctuations together with the conflicting life that has lasted to the present have formed mixed cultural strata for the Middle Ages on the contrary to the neater stratigraphy observed in the mound on which the fortress stands. In the Laskarid fortress rebuilt employing the stones from the Comnenian fortress are found Byzantine coins as well as Latin, emirates and Ottoman coins and especially Palaeologian bullae; glass, pottery and metalwork production that seem to have developed after the decline in military importance reflect to the history of life at the site. The church was surrounded with Christian burials and the fortress seems to have become a haven for corsairs after it was abandoned about the end of the 13th century. Our paper aims at discussing the 12th- and 13th-century history of the kommerkion and emporion of Anaia together with archaeological finds.
Myra’daki Arslanlı Levha ve 12.-13. Yüzyıl Ortaçağ Taş Eserlerinde Üslup ve İkonografik DeğişimlerThe Lion Plaque from Myra and the Stylistic and Iconographic Changes in the Medieval Stonework of the 12th and 13th Centuries
S. Yıldız Ötüken
Antalya’nın Myra-Demre ilçesinde yürütülen Aziz Nikolaos kazısında bulunan arslan kabartmalı bir taş levha eşliğinde, 12.-13. yüzyıllarda öncelikle Akdeniz çanağı ve Anadolu genelinde hayvan figürlü taş levhalardaki üslup ve ikonografik değişimleri tarışacağız.

Myra’daki levha 2003’te kilisenin kuzey avlusunda yer alan anıtsal boyutlu D yapısının güney bölümünde ortaya çıkan arkosolyumda bulunmuş, iki sandık mezarı örten levhalar kaldırıldığında kuzeydeki mezar levhasının bir arslan figürüyle bezeli olduğu ve bu yüzün mezara dönük yerleştirildiği anlaşılmıştır. Arslanlı levhayla kapatılan kuzey mezar özaenli işçiliğinin yanısıra, arkosolyumun doğu duvarında aynı hizada yer alan Theotokos Hodegetria tipinde bir freskoyla vurgulanmıştır.

2004 yılında iki mezardaki kadın, erkek ve çocuk iskeletleri çıkarılarak incelemeler tamamlanmış, antropolojik veriler doğrultusunda gömülenlerin varlıklı aile bireyleri olduğu tesbit edilmiştir. Burada gömülenler olasılıkla 12. yüzyıla tarihlenen D yapısının banileridir.

Düzgün bir çerçeveyle sınırlanan arslan figürü yaklaşık dörtte üç profilden tasvir edilmiştir ve arka ayakları üzerinde yükselen arslanın ön ayakları sivir pençelidir. Arka ayaklar arasından geçerek sağa kıvrılan kuyruğun ucu boğumludur. Baş profilden, göz önden verilmiştir. Dili dışarıda, kulakları küçük ve sivri olan arslanın yelesi zikzak ve üçgen şeritlerle belirtilmiştir. Alçak kabartma tekniğinde yapılan arslan figürü 12. yüzyılda benimsenen stilize ve hatta karikatürize üslubu yansıtır.

Tebliğde Aziz Nikolaos Kilisesi’nde bulunan ve biri 1118 yılına tarihlenen dört hayvan betimli taş eserin tanıtımı sonrası 12.-13. yüzyıllarda başta Akdeniz çanağında olmak üzere benzer levhalar değerlendirilecektir.

Bizans santında arslanın çeşitli hayvanlarla mücadelesini gösteren sahneler yoğundur ve tasvirlerde arslanın geyik, ceylan, keçi ve boğayla mücadelesi yansıtılır. Mücadelede güçlü olan ve daima kazanan arslandır. Arslanın yenilgisi enderdir; bu tür tasvirler arasında hiç şüphesiz iki grotesk örnek kuyruğuyla arslanı boğazlayan horoz veya hortumuyla arslanı boğazlayan fil tasvirleri bulunur.

Anadolu genelinde arslanın tekil tasvir edildiği örnekler enderdir ve genelinde büyük boyutlu levhalarda karşımıza çıkar. Bunlar Amorion’da, Efes Ioannes Bazilikası’nda ve Myra’da bulunmuştur; Anadolu kökenli bir diğer örnek ise Münih’tedir.

Anadolu örneklerine boyut açısından benzeyen levhalar arasında Sofya Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen Stara Zagora kökenli dört levhada arslan, grifon, kartal, simurv ve yaşam suyundan içen iki tavus betimlenmiştir. Boyutlarıyla daha mütevazi bir örnek, Selanik’teki Vlatadon Manastırında 11. yüzyıla tarihlenen grifon betimli bir levhadır.

İlgili yayınlarda 11. ve 12. yüzyıllara tarihlenen bu levhaların işlevleri hakkında varsayımlar üretilmiş ve bunların templonlarda, mezarlarda veya duvarlarda kaplama levhası olarak kullanıldığı ileri sürülmüştür. Myra’daki 12. yüzyıla ait arkosolyumda bulunan arslanlı levha olasılıkla devşirmedir, ancak konumu doğrudan arslanın ölüm ve diriliş sembolleriyle bağlantılıdır.

Antik dönemlerden itibaren hükümdarların, kent girişlerinin, surların ve mezarların koruyucusu sıfatını taşıyan arslanın 12.-13. yüzyıllarda Bizans ve İslam sanatında özel bir yer taşıdığı sayısız eserle belgelenir
In this presentation we will discuss the stylistic and iconographic changes in stone plaques with animal depictions across the Mediterranean basin and Anatolia in general during the 12th and 13th centuries in the light of the lion plaque uncovered at the excavations at the Church of St. Nicholas at Myra-Demre, Antalya.

The lion plaque was found in an arcosolium uncovered in the southern section of the monumental structure D in the northern courtyard of the church in 2003; when the plaques covering two tombs were removed, the northern plaque was understood to have a relief of a lion which was placed facing inwards. The northern tomb is noteworthy for its careful workmanship; besides, it is stressed with a fresco of Theotokos Hodegetria on the eastern wall of the arcosolium at the same level.

The skeletons of women, men and children buried in these two tombs were removed in 2004 and anthropological studies revealed that they were members of a wealthy family. The deceased buried here possibly are the patrons of the monumental structure D dated to the 12th century.

The lion figure depicted in three quarters in profile is framed within a fine frame; it rises on its hind legs and its front legs have sharp paws. Its tail passes between the hind legs and turns right; its end is knotty. Although the head is in profile the eye is in frontal view; the tongue is out and the small ears are pointed. Its mane is stressed with zigzags and triangular bands. Rendered in low relief technique, the lion figure reflects the stylised and even caricaturised style common for the 12th century.

We will first present four plaques with animal depictions from the Church of St. Nicholas, one of which is dated to 1118. Then we will evaluate parallel plaques, beginning with the Mediterranean basin, from the 12th and 13th centuries.

In Byzantine art, animal combat scenes depicting a lion fighting with another animal is quite common; the other animal is generally deer, gazelle, goat or bull. The lion is always the victorious party. The defeat of the lion is quite rare: two grotesque examples for the defeat of the lion are doubtless the cockerel strangling the lion with its tail and the elephant strangling the lion with its trunk.

The lion is rarely depicted alone in Anatolia, and if so, this is observed in large sized plaques: such examples are found at Amorion, St. John’s Church at Ephesos and Myra while another example of Anatolian origin is now housed at Munich.

With regard to dimensions, four plaques from Stara Zagora at Sofia Archaeological Museum resemble the Anatolian examples and they bear the depictions of lion, griffin, eagle and phoenix and two peacocks drinking the water of life. A more modest example is a plaque with griffin at the Vlatadon Monastery, Salonica, dated to the 11th century.

Related publications propose ideas regarding the place of use for such plaques: they were used at templons, tombs or as wall revetment. The lion plaque from Myra is possibly a spolia material; however, its place of use is directly related with the symbols of death and resurrection of the lion.

It can be easily shown with numerous examples that the lion, which had the title of the protector of the rulers, fortifications, city gates and tombs since Antiquity, has a special place in Byzantine and Islamic art of the 12th and 13th centuries.
Lithos ve Antakyalı Maria’nın I. Manuel’in Mezarı Başında AğıtıThe lithos and the lament of Maria of Antioch at the tomb of Manuel I
Nancy P. Sevcenko
İmparator I. Manuel’n naşı, 1180’de ölümünden hemen sonra Pantokrator Manastırındaki “Heroon”a, yani mezar odasına defnedildi.

On yıl kadar önce Manuel’in Efes’ten Konstantinopolis’e getirttiği ve kaynakların dediğine göre kendisinin şahsen limandan Pharos Kilisesine kadar kendi omuzlarında taşıdığı lithos’un, yani kutsal yağ taşının, röliği de Pharos’dan alınıp Manuel’in mezarının yanına yerleştirildi. Manuel’in dul eşi Antakyalı Maria’nın kendi sözlerinden dizelerin mezarın veya taşın üzerine işlendiği tahmin ediliyor. Bu satırlar hem Maria’nın kocasının ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getiriyor hem de onu, Mesih’in ölümüne yas tutan ve bedenini yağlamak için merhemler getiren Meryemlerle aynı mertebeye yerleştiriyor.

Hz. İsa’nın kendi mezar taşı olan lithos’un kocasının mezarının yanı başında yer alması muhtemelen bu analojiyi esinlemiş ve de kesinlikle güçlendirmiştir. Bu bildiride kayıp mezarın biçiminin önemi ve de geç Komnenoslar döneminde bu tür mimetik ritüelin gizli anlamları irdelenecektir.
The body of the emperor Manuel I was laid to rest in the "Heroon" or funerary chamber of the monastery of the Pantokrator soon after his death in 1180.

The relic of the lithos, or stone of unction, which Manuel had had transported ten years earlier from Ephesus to Constantinople and had, according to the sources, borne upon his own shoulders from the harbor up to the Pharos church, was then moved from the Pharos to the Pantokrator and placed adjacent to

Manuel's tomb. Verses in the voice of Manuel's widow Maria of Antioch were presumably inscribed on the tomb or on the slab.These lines not only convey Maria's bitter grief at the death of her husband, but also align her with the Maries bewailing the death of Christ and bringing unguents to anoint his corpse. The presence of the lithos, Christ's own tomb slab, next to the tomb of her husband, probably inspired and certainly reinforced the analogy. This paper will analyze the significance of the form of the lost tomb and the implications of this kind of mimetic ritual in the late Comnenian period.
Genç Niketas’ın Şehit Edilmesi: Selçuklu Sultanı II. Mesud Döneminde Zorla Din Değiştirme Kanıtı mı? Yoksa, İmparator II. Andronikos Dönemi Bizans Politikalarının Bir Yansıması mı?The martyrdom of Niketas the Young: a case of forced conversion under the Seljuk Sultan Masud II or a reflection of the Byzantine policy under Emperor Andronikos II?
Buket Kitapçı Bayrı
Hz. İsa örneğini izleyip kâfirlere karşı kendilerini feda ederek inançlarını savunan martyrler, diğer bir değişle din şehitleri Hıristiyan kahramanlar olarak görülür. 3. yüzyılda Hıristiyanlık üzerindeki Roma baskısı sırasında ortaya çıkan martyrlik olgusu 7.-9. yüzyıllarda Arap işgalleri sırasında, Bizans İmparatorluğu dâhilindeki ikonakırıcılık sırasında ve de son olarak 1071’de Türklerin Anadolu’da ilerlemeye başlaması sonrası tekrar gündeme gelmiştir. Hıristiyanlık inancının bu yeni kahramanlarına da neo-martyr, yani ‘yeni din şehitleri’ denmiştir. Neo-martyr Genç Niketas’ın öyküsü oldukça ilginçtir. Kimi bilim adamlarına göre Genç Niketas’ın öyküsü Anadolu’nun Türk egemenliğine geçmesi sonrası yaşanan zorla din değiştirme örneğidir. Adı geçen metnin, yazarını (Bizans imparatoru II. Andronikos’un megas logothetesi Theodoros Mouzalon) da, II. Andronikos’un politikaları bağlamında hedef kitlesini, II. Mesud döneminde bezenen Kapadokya kiliselerinin (Belisırma’daki Aziz Georgios, Kırk Dam Altı Kilisesi ve Meryem Spileotissa Kilisesi gibi) bulunması gibi arkeolojik verileri de inceleyerek dikkatli bir şekilde okunmasıyla karşımıza zorla din değiştirmenin ötesinde oldukça karmaşık bir durum çıkmaktadır. Bildirimizde Genç Niketas hakkındaki metni yukarıda sayılan hususları da dikkate alarak irdeleyeceğiz.
The martyrs, who defended their faith against the infidels by self-sacrifice following the example of Christ, are considered to be the Christian heroes. The phenomenon emerged in the 3rd century A.D. with the Roman repression of Christianity, appeared again during the Arab invasions of the 7th-9th centuries, and then during the iconoclastic controversy within the Byzantine Empire and lastly following the arrival of the Turks in Asia Minor after 1071. The ones martyred during the Arab invasions and following the arrival of the Turks are named neo-martyrs. The case of the neo-martyr Niketas the Young is an interesting one. Some scholars cited the text on Niketas the Young as an example of forced conversion practiced in Asia Minor after the Turkish conquest. The close reading of the text through the examination of its author (Theodore Mouzalon, who was the megas logothetes of the Byzantine emperor Andronikos II) and of its audience within the context of the policies of Andronikos II and of the archaeological evidence such as the existence of several Cappadocian churches decorated during the reign of Masud II (St George at Belisirama, Kirk Dam Alti Kilisesi and the inscription in the Church of the Virgin Spileotissa), give us a rather complicated picture rather than a simple case of forced conversion. This paper aims to discuss the text on Niketas the Young by considering the above-mentioned issues.
Konstantinopolis Manastırları ve Birbirleri Arasındaki BağlarThe Monasteries of Constantinople and their Bonds
Pamela Armstrong
Bildirimizde kaynaklardan anlaşıldığı şekilde Konstantinopolis’teki Bizans manastırlarının birbirleri arasındaki bağlar üzerinde durulacaktır. Hiçbiri açıkça belirtilmediği halde anlatılanlardan anlaşılan ittifaklar, husumetler, zorunluluklar irdelenecektir. Burada kullanılan ‘bağ’ sözcüğü konumuzla ilgili her tür anlamı içerdiğinden özellikle seçilmiştir.

Belli başlı manastırların her biri şu üç dönemde incelenmektedir: i. Komnenoslar dönemi; ii. Latin işgali; ve, iii. Palaiologoslar dönemi. Ancak burada, şimdiye kadar yapıldığı gibi manastırların dini kurumlar olarak düz tarihçeleri değil bilakis bu manastırların özellikle birincil dinsel ortamlarının dışında nasıl işlediğiyle ilgili yatay tarihle ilgileniyoruz.

Özellikle de manastırların eğitim kurumu, hastane ve hatta hapishane işlevleriyle Konstantinopolis politikalarının daha geniş çerçevede parçası olarak rolü üzerinde durulacaktır.
This paper deals with the nexus of relationships between the Byzantine monasteries of Constantinople as revealed in the written sources. It investigates cohesions, obligations, and enmities, none of which are alluded to directly in the texts but which can be inferred. The word bond has been deliberately chosen because it conveys a range of meanings, all of which are relevant here.

Each of the main monasteries is considered during three periods: (i) the Komnenian period; (ii) the Latin inter-regnum, and (iii) the Palaiologan period. However this is not a straight history of the monasteries as religious foundations, which has been done before now, but concerns itself with the horizontal story of how these monasteries functioned, particularly outside their primarily religious spheres.

In particular, the role of the monasteries as educational establishments, hospitals, and even prisons, is considered as part of the broader history of Constantinopolitan politics.
Kisleçukuru Manastırı: Antalya’da 12.yy’a ait bir Bizans ManastırıThe Monastery at Kisleçukuru: A 12th-century Byzantine Monastery in Antalya
Ayça Tiryaki
Antalya’nın yaklaşık 35 km batısında yer alan Doyran beldesi’nin ormanlık arazisinde, Anadolu’daki iyi korunmuş Bizans manastırlarından biri yer almaktadır. Yerel halk tarafından “Kisleçukuru” olarak anılan yerde bulunan manastır kompleksi, üç tarafı dik meyilli bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. Bizans manastırlarının genel planına uygun olarak, kompleksi oluşturan binalar duvarla çevrili bir iç avlu etrafında düzenlenmiş, bu avlunun merkezinde kilise bulunmaktadır. Yemekhane, keşiş hücreleri, helalar, erzak deposu, sarnıç, mezar şapeli gibi binalar avlunun etrafında, çevre duvarına bitişik olarak dizilmişlerdir. Manastır kompleksini çevreleyen duvar, üzerinde olduğu tepenin topografyasına göre şekillenmiştir. Kompleksin kuzey ve kuzeydoğu tarafları dışında çevre duvarı tamamen ayaktadır. Manastırın giriş kapısı da kuzey tarafındandır. Girişin karşısındaki beşik tonozlu, dikdörtgen planlı, penceresiz yapının erzak deposu olduğunu düşünmekteyiz. Kompleksin merkezini oluşturan kilise, oldukça iyi korunmuş durumdadır. Duvarları yer yer çatı hizasına kadar ayakta kalabilmiştir. Kilisenin dışa taşkın apsisi, dıştan süs nişleri ile hareketlendirilmiştir. Planı mevcut verilerle tam olarak anlaşılmayan kilisenin güney ve kuzey duvarlarında görülen kemer başlangıç izleri yapının kare içi haç planının bir varyasyonu olabileceğini göstermektedir. Kilisenin kuzeydoğu tarafına bitişik, girişi sadece naostan olan bir oda, liturjik amaçlar için kullanılmış pastaphoria olabilir. Manastır kompleksinin güneydoğu ucunda, duvarlardaki kat izlerinden iki katlı olduğu anlaşılan dikdörtgen yapının yemekhane olabileceğini düşünmekteyiz. Çatı hizasına kadar ayakta olan yapının girişi batı cephesinden sağlanır. Manastırın güney çevre duvarı ile kilise arasında, keşiş hücresi olduğunu tahmin ettiğimiz yaklaşık 10-11 mekan yer alır. Bunların bir bölümü manastırın güney çevre duvarına bitişik olarak inşa edilmiştir. Geri kalan kısmı ise bu bölümün hemen önündeki taraçalanmış kısımda birbirine bitişik şekilde inşa edilmiş mekanlar dizisi olarak karşımıza çıkar. Güney çevre duvarının batı ucunda manastırın helaları oldukları belli olan iki niş yer alır. Kompleksin kuzeydoğu ucunda ise manastırın su ihtiyacını sağlayan bir sarnıç ve bu sarnıca bağlanan su kemeri kalıntıları da dikkati çekmektedir. Yapılarda kullanılan duvar tekniği, bölge tarihi, cam ve seramik yüzey buluntuları bir arada değerlendirildiğinde manastır kompleksinin 12.yy, Komnenoslar dönemine ait olabileceğini söyleyebiliriz.
In the forest area of the Doyran district, 35 km west of Antalya, stands one of the best preserved Byzantine monasteries of Anatolia. The monastic complex is located in an area called ‘Kisleçukuru’ by the locals and was built on a hill which has sheer cliffs on three sides. In accordance with the general layout of Byzantine monasteries, the structures constituting the complex are arranged around a courtyard in the middle of which stands the church and the entire complex is surrounded with a wall. All the auxiliary buildings such as refectory, monks’ cells, cistern, latrines, larder and funerary chapel adjoin the encircling wall around the courtyard. The encircling wall takes the topographic form of the hill on which the complex is located. All but the north and northeast parts of the encircling wall still stand. The entrance to the complex is on the north. We are of the opinion that the rectangular barrel-vaulted structure with no windows opposite the entrance is the larder. The church, the focus of the complex, is quite well preserved. Its walls still stand to the roof level here and there. The protruding apse is articulated with blind niches on the outside. The plan type of the church cannot be identified with evidence available; however, the springing of arches observed on the north and south walls may suggest that the interior was designed on a variation of the cross-in-square layout. A room adjoining on the northeast connects only to the naos and might have been used as a pastophorion. We are of the opinion that the rectangular structure in the southeast corner, which is understood to be two-storied, should be the refectory. Standing to the level of the roof, the structure is accessed on the west. Between the southern portion of the encircling wall and the church are 10-11 rooms, which should be the monks’ cells, some of which adjoin the encircling wall. The remaining ones adjoining each other stand on the terrace above. At the western end of the southern portion of the encircling wall are two niches, which served as the latrines. On the northeast corner of the complex are a cistern and remains of an aqueduct that supplied this cistern. Based on the masonry technique, regional history and surface finds of glass and ceramic, it is possible to date the complex to the 12th century during the Comnenian period.
Sigillografya Belgeleri Işığında 11.-12. Yüzyılda Konstantinopolis Aileleri Kökenli Devlet Memurlarının AdlarıThe Names of the Civil Servants Belonging to the Families of Constantinople during the 11th and 12th c. from the Sigillographic Evidence
Jean-Claude Cheynet
12. ve 13. Yüzyıl Konstantinopolisinde Fildişi Oymacılığı SorunuThe Problem of Ivory Carving in 12th- and 13th-century Constantinople
Anthony Cutler
11. yüzyıl sonları ile 13. yüzyıl başı arasında Konstantinopolis’te üretildiği düşünülen büyük ve çeşitli sanatsal üretim, bu dönemdeki fildişi oymacılığı hakkında kritik bir durumu gündeme getiriyor. Bu döneme atfedilen çok sayıda fildişi eser bulunmasına karşın, soru işaretsiz bir şekilde bu döneme ait olduğu gösterilebilen tek bir örnek dahi bulunmuyor. Söz konusu eserler incelendiği zaman Makedonya sülalesi dönemine ait olmalarının daha muhtemel olduğu akla geliyor. Arzı konusunda hiçbir sorun yaşanmayan kemik malzemenin aksine fildişi temini durmuşa benziyor: Komnenoslar dönemine ait olduğunu hiç tereddütsüz olarak söyleyebileceğimiz tek bir parça dahi bulunmamaktadır. Tabii, tüm bu sözlerin amacı bu dönemde hiçbir yontu eser yapılıp yapılmadığını tartışmak değil fakat “geç” tarihlerin önerilme nedenlerinin aslında bu eserlerin daha erken döneme ait olabilme nedenlerinden daha güçlü olmadığını akla getirmesidir. Bu çeşitliliğin sebepleri başlı başına irdelenmeye değer bir sorundur. Bildirimiz, üretken ve uzun bir fildişi oymacılığı döneminin gelişme sürecinde olduğu Batı Avrupa’dakinin aksini yaşayan 12. yüzyıl Konstantinopolisindeki durumu irdeleyerek sona erecektir.
The huge and varied body of artistic production attributed to Constantinople between the late 11th and the beginning of the 13th century raises the critical issue of ivory carving in this era. Although a number of works in this medium have been assigned to the period, not one has been demonstrated to belong, unquestionably, to the era. A survey of the objects in question suggests that these are more likely works of the Macedonian era. As against the working of bone, a material the supply of which remained uninterrupted, that of ivory seems to have come to a halt: there are no pieces that can unhesitatingly be said to be products of the Komnenian age. This is not to argue that no carving occurred at this time, but it does suggest that the grounds on which “late” dates have been assigned are often no stronger than that they do not look like earlier work in the medium. The reasons of this diversity constitute a problem worth investigating in its own right. The paper concludes with some consideration of the situation in 12th-century Byzantium in contrast to Western Europe where a prolific and extended period of ivory carving was in process of developing.
Anadolu'nun Türkleşmesinde Bizans Dünyasının Rolü: Batı Anadolu ve Pontus ÖrnekleriThe Role of the Byzantine World in the Turkification of Anatolia: The Cases of Western Anatolia and Pontos
Tuna Artun
13. yüzyılda Moğol istilaları önünde sürüklenerek Anadolu'ya artarak göç etmeye başlayan Türkî unsurlar, Ön Asya'nın Türkleşmesi sürecini hızlandırmışlardır. Ancak bu süreçte Bizans dünyasında yaşanan gelişmelerin de birinci dereceden bir faktör teşkil ettiklerinin altını çizmek gerekmektedir.

1204 yılında Konstantinopolis'in haçlılar tarafından alınması, Trabzon merkez olarak Pontus'ta Komnenos, Batı Anadolu'da da İznik merkez olmak üzere Laskaris ailelerinin iktidarlarını kurmalarıyla sonuçlanmıştır. Öte yandan 1261 yılında Konstantinapolis'in yeniden Bizans yönetimi altına girmesi, güç merkezinin Anadolu'dan tekrar uzaklaşmasına ve batıda Türk hakimiyetinin kesinleşmesine yol açmıştır. Trabzon Rum İmparatorluğu'nun 1461 yılına kadar bağımsızlığını korumakla kalmayıp, bazı Türk öğelerini başarıyla içselleştirmesi, Batı Anadolu'daki gelişmelerle tezat oluşturmaktadır.

Sunum Türk göçlerinin bu iki bölgede tetiklediği (tutsak alma, tarım hayatının aksaması ve şehirlerin izole edilmesi gibi) sosyal ve ekonomik sorunlar için temel olarak İzmir yakınlarındaki " Lemviotissa" manastırı ile Trabzon yakınlarındaki "Vazelon" manastırının Grekçe zabıtlarını kaynak olarak kullanacaktır. Ayrıca, Trabzon Rum İmparatorluğu'nun siyasi tarihi ve özellikle yönetimin Türkmenlerle olan ilişkileri için Trabzonlu tarihçi Panaretos'un kroniğinden, Batı Anadolu'daki gelişmeler içinse özellikle Kinnamos, Niketas Khoniates ve Pakhymeres'in kroniklerinden yararlanılacaktır. Bu karşılaştırma sayesinde , 12. ve 13. yüzyıllarda Ön Asya'nın sosyo-ekonomik yapısında Türklerin önemli değişikliklere yol açmalarına rağmen, Anadolu'nun Türkleşmesinin önüne geçilmez bir süreç olmadığını ve Bizans dünyasında sürdürülen politikaların da bu süreç üzerinde en az göç hareketleri kadar etkili olduğu vurgulanacaktır.
Fleeing from the approaching Mongol invasions, more and more Turkic peoples emmigrated to Anatolia in the 13th century, thus accelerating the Turkification of the Near East. However, it must be underlined that the ongoing developments in the Byzantine world at this time were a first degree factor in the course of this process.

The fall of Constantinople to the Latins in 1204 resulted in the formation of two lesser Byzantine states in Anatolia: the Comnenian dynasty established a state in the Pontos at Trebizond (Trabzon) as its centre and the Laskarids in western Anatolia with Iznik. On the other hand when Constantinople was re-conquered by the Byzantines in 1261, the centre of power once again moved away from Anatolia, paving the way for Turkish sovereignty in western Anatolia. Nonetheless, the survival of the Empire of Trabzon until 1461, successfully absorbing some Turkish elements, contrasts with the developments in western Anatolia.

The social and economic problems triggered by the Turkish penetration into these two regions will be discussed in view of the records of two monasteries: the Lemviotissa Monastery near Izmir and Vazelon Monastery near Trabzon. The chronicle of Panaretos, the historian of Trabzon, will also be taken as the main source for the political history of the Empire of Trabzon and especially for the relations between the administration and the Turkmens whereas the chronicles of Kinnamos, Niketas Khoniates and Pakhymeres will be the main sources for the developments in the west. Based on this comparison it will be argued that the Turkification of Anatolia was not an inevitable process but rather fed by the Byzantine policies as much as the Turkish immigrations, in spite of the fact that Turks caused important developments in the socio-economic structure of the Near East in the 12th and 13th centuries.
İznik İmparatorluğu Vergi Sistemi ve Finansmanı. 1204 Sonrasında Süreklilik ve YenilikThe taxation system and the finances of the empire of Nicaea. Continuity and innovation after 1204
Kostis Smyrlis
Bildirimizde İznik İmparatorluğu’nun vergi ve maliye sistemlerinin genel bir değerlendirilmesi ve de özellikle ordunun finansmanı üzerinde durulacaktır. Bu hususlarla ilgili olarak elimizde, 12. yüzyılın aksine, çoğunluğu 13. yüzyıla ait arşiv belgelerinden elde edilen görece çok miktarda bilgi vardır. Bu çalışmanın nihai amacı, İznik sistemini Komnenos sistemi hakkında bildiklerimizle karşılaştırarak İznik sisteminin Komnenos sisteminin ne derecede bir devamı olduğu ve hangi unsurlarının özgün olduğunu saptamaktır. Böyle bir çalışma ile belirli İznik uygulamalarının aslında 12. yüzyıldan alındığı gösterilerek Komnenos vergi ve maliye sisteminin daha iyi anlaşılması sağlanabilir.
This paper is intended as an overview of the Nicaean empire’s taxation and financial systems, with special emphasis on the financing of the army. In contrast to the 12th century, there is a relative abundance of information related to these questions, coming mostly from archival documents dating from the 13th century. The ultimate goal of this study will be to compare the Nicaean system with what we know about the Comnenian system in order to establish to what extent the former is a continuation of the latter and which of its elements can be considered as original. Such a study may also lead to a better understanding of the Comnenian taxation and financial systems by showing that certain Nicaean practices actually originate from the 12th century.
Şeyler ve Adları: Bizans Yunancasında Doğu’dan Alıntılar (12.-15. Yüzyıllar)Things and Their Names: Oriental Borrowings in Byzantine Greek (12th - 15th Centuries)
Rustam Shukurov
Genel olarak Türkçenin Yunanca üzerindeki etkisinin 1453’te İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilip Bizans İmparatorluğu’nun sona ermesiyle başladığı kabul edilir (örneğin bkz. G. Horrocks, Greek: The History of the Language and its Speakers, NY 1997, Bölüm 14). Ne var ki, bu genel kabul tamamen doğru değildir. Bu bildiride Bizans Yunancasında daha 12.-15. yüzyıllarda saptanan bazı Doğu kökenli leksikal ve idyomatik alıntıları irdeleyeceğiz. Ticaret, savaş, kraliyet sarayı, günlük yaşam ve ev ve aileyle ilgili Doğu kökenli uzun bir liste, Yunancadaki Türkçeleşmenin Tourkokratia’dan çok daha önce başladığı şeklindeki düşüncemizi kanıtlamaktadır. Amacımız hem Yunancadaki bu erken Doğu kökenli (Arapça, Farsça ve Türkçe) alıntıları derlemek hem de bu sözcük ve deyimlerin ardında yatan toplumsal ve mental gerçeklikleri ortaya çıkarmaktır. Bu ikinci husus Bizans yaşantısının hangi bölümlerinin yabancı ve de özellikle Doğu’dan gelen etkilere açık olduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır. Söz konusu Doğulu alıntılardan geç Orta Çağ’da Doğu Akdeniz’de kültürler arası değişim ve etkileşim hakkında yepyeni bilgiler ediniyoruz.
It is commonly believed that Turkish linguistic influence upon the Greek language stared after the fall of Constantinople in 1453 and the collapse of the Byzantine state (see for instance: G. Horrocks, Greek: The History of the Language and its Speakers, N.-Y., 1997, Chapter 14). However, this assertion seems to be not completely correct. In the present paper I examine some Oriental lexical and idiomatic borrowings attested in Byzantine Greek as early as the twelfth-fifteenth centuries. A long list of the borrowed Oriental words relating to commerce, warfare, imperial court, everyday life and household, found in Byzantine sources, substantiates my suggestion that, in fact, the Turkification of the Greek language, in contradiction to common beliefs, had started long before the time of Tourkokratia. My objective is not only to compile a catalogue of these early Oriental (Arabic, Persian, and Turkish) loan-words in Greek, but also to make out social and mental realities standing behind these words and idioms. The latter may allow us to understand what particular spheres of Byzantine life were open for foreign and, especially, Oriental influences. The Oriental loan-words under discussion provide us with ample new information on cross-cultural exchange and interaction in the Eastern Mediterranean during the late Middle Ages.
13. Yüzyılda Ege’de Ticari Etkileşimler: Süreklilik ve DeğişimThirteenth-Century Commercial Exchanges in the Aegean: Continuity and Change
David Jacoby
Dördüncü Haçlı Seferini (1202–1204) izleyen yüzyıl Ege’de Konstantinopolis’in 1204’te Latinlerce zaptı sonucu Bizans İmparatorluğu’nun parçalanması, bir kısım toprağın Bizanslılarca geri alınması ve de sonucunda 1261’de Konstantinopolis’in geri alınışı ve 14. yüzyılın başında Anadolu’daki Türk beyliklerinin konsolidasyonu gibi büyük çaplı siyasi ve teritoryal gelişmelere sahne olmuştur. Bu gelişmelerin kısa ve uzun vadede ticarete etkileri üzerine yapılan çalışmalar bugüne kadar bir yanda Batı diğer yanda da topluca Romania denilen Bizans ve eski Bizans toprakları arasındaki uzun mesafe ticaret üzerine odaklanmıştır. Bu bağlamda, Akdeniz üzerinden gerçekleşen ekonomik etkileşime katkılarına rağmen Ege’de kısa ve orta mesafe ticaret ve taşımacılığa ne yazık ki çok az dikkat edilmiştir. Bildirimizin amacı Ege yöresinde yiyecek, hammadde, yarı-mamul ve mamul ürünlerin üretiminin yanı sıra tüccarlara sunulan hizmetler ve taşımacılıktaki gelişmeleri irdelemektir. Ayrıca 12. yüzyıl bağlamında bu alanlardaki süreklilik ve değişim değerlendirilmeye çalışılacaktır.
The century following the Fourth Crusade (1202-1204) witnessed major political and territorial developments around the Aegean, namely the dismemberment of the Byzantine empire after the fall of Constantinople to the Latins in 1204, the Byzantine recovery of some territories culminating in the re-occupation of Constantinople in 1261, and the consolidation of Turkish emirates in Asia Minor in the early fourteenth-century. Research on the short and long-term impact of these developments on trade has so far focused on long-distance commercial exchanges between the West on the one hand, Byzantine and former Byzantine territories collectively known as Romania, on the other. Only minor attention has been paid in that context to short and medium-range trade and shipping in the Aegean itself, despite their contribution to trans-Mediterranean economic interaction. The aim of this paper is to examine developments in the production of foodstuffs, raw materials, semi-finished and finished products, as well as the supply of services to merchants and shipping within the Aegean region. In addition, it will attempt to assess continuity and change in these fields with respect to the twelfth century.
13. Yüzyıl Bizans Resim Sanatında Kanatlı Vaftizci Yahya Figürünün Ortaya ÇıkışıTitle: The Appearance of the Winged St. John the Baptist in the 13th Century Byzantine Painting
Sercan Yandım Aydın
Bildirimizde Ioannes Prodromos’un ‘Çöl Meleği’ olarak tanınan ikonografik tipi tanıtılacak ve 13. yüzyılda aniden ortaya çıkışının kaynakları belirlenmeye çalışılacaktır. Bu tip Vaftizci Yahya figürü ilk kez 1295–96’ya tarihlenen Arilje Aziz Akhileios Kilisesindeki Deesis sahnesinde görülür. Daha sonra Cucer yakınındaki Aziz Nikita’da (1483–84) bir başka örnek görülür. Ne var ki, Vaftizci Yahya’nın bu ikonografik tipi kısa zamanda azizin en yaygın betimlerinden biri haline gelecektir. Özellikle geç Bizans ve Bizans sonrası dönemde Vaftizci Yahya’nın kanatlı imgesi en çok taşınabilir ikonalarda kullanılmıştır. Bu tipin daha geç tarihli örnekleri Antalya ve Tokat Müzelerinin koleksiyonlarında da bulunmaktadır.

13. yüzyılda ortaya çıkan bu betim tamamen oturmuş bir tipleme gösterir. Öyle ki, bu tip 13. yüzyıldan daha önce ortaya çıkmış olmalıdır. Ne yazık ki, bu konudaki mevcut çalışmalar bu yeni ikonografik tipin olası kökenleri konusunda yeterli bilgi sağlamamaktadır. Çalışmamızda 12. ve 13. yüzyılda kullanılan litürjik metinler ve diğer sanat eserleri incelenerek konuyla ilgili değerli veriler sunulmaya çalışılacaktır
The present paper aims to present an iconographic type of John Prodromos, as the so-called “Angel of the Desert” and try to decipher sources of its immediate appearance in the 13th century. His image of this type is first attested in a Deesis composition in the Church of St. Achilles in Arilje and dated to 1295-96. Later, another example is found in St. Nikita near Cucer (1483-84). However, this iconographic type of John Prodromos soon became one of the widely spread portrayals of the saint. Particularly, during the late -and post-Byzantine periods his winged image was rendered mostly on portable icons. Later examples of the type are even to be found in the collections of the archaeological museums of Antalya and Tokat.

The representation in the 13th century, however, exhibits a fully established type of the image. So that the emergence of the type should be prior to its first testimony in the 13th century. Unfortunately the present stand of the researches on the topic does not provide adequate information concerning the possible origins of this new iconographic type. The present study intends to bring valuable data on the subject, especially by surveying the liturgical texts and other artistic media in use during the 12th and the 13th centuries.
Korumak mı? Yağma mı? Bizans Rölikleri ve Venedik, 1261-1453 Arası ve SonrasıTo Protect and Pillage? Venice and the Relics of Byzantium, 1261 to 1453 and beyond
David M. Perry
When Constantinople fell to the Franks and Venetians in 1204, both parties enriched their churches back home with captured relics from Byzantium. Over the short life of the Latin Empire, rulers and clerics continued to send relics west. The initial glut of relic-trafficking and the later famed example of the crown of thorns and other relics of the passion are well-studied. This paper will examine a less well-known, yet with longer lasting implications, set of relic-translations. Long after the Fourth Crusade, Venetians continued to take relics out of Byzantine lands. As the Latin Empire of Constantinople waned, Venetians often removed sacred items before their enemies (the Greeks) could claim them. Throughout the last Byzantine dynasty, Venetian clerics and officials continued to seize or purchase relics where they could, justifying their actions as a defense of the saint against ‘schismatics.’ Later, as the Ottomans advanced into the eastern Mediterranean, Venice continued the same type of activity but defended the relics from ‘infidels’ instead, sometimes on behalf (they said) of the Greeks. The enemy changed, but the rhetoric remained constant.
Frigya (Phrygia) Bölgesi Kaya Mimarisinde Norman Sanatının İzleriTraces of Norman Art in the Rock Architecture of Phrygia
B. Yelda Olcay Uçkan
Türklerin Anadolu’ya girişi ile birlikte Bizans ordusunda başlayan güç kaybı, dışarıdan getirtilen birliklerle giderilmeye çalışılmıştır. Bu asker grupları içinde Norman zırhlı süvarilerinden oluşan birliğin başındaki Roussel de Bailleul, Bizans İmparatorluğunun içinde bulunduğu karmaşadan yararlanarak Anadolu’da Norman İmparatorluğu kurma girişimiyle tarih sayfasında ilginç bir kişilik olarak yer almayı başarmıştır. Tarihi kaynakların aktardığı bilgiye göre, Afyon civarında oluşturmayı planladığı devlet kurma girişimi başarısızlıkla sonuçlansa da günümüzde bu bölgedeki kaya yerleşiminde saptanan bazı izler Norman sanatına gönderme yapması bakımından ilgi çekicidir. Afyon ilini içine alan Frigya (Phrygia) Bölgesinin dikkat çeken ortaçağ kaya yerleşimlerinden Kırkinler’de saptanan bezeme öğelerinin, gerek Norman sanatında gerekse 12-13.yy. Anadolu Ermeni sanatında saptanması kültürler arası etkileşimin dikkat çekici bir unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır
The loss of strength in the Byzantine army, which started with the arrival of Turks in Anatolia, was sought to be compensated with mercenaries brought from abroad. Roussel de Bailleul, the chief of the armoured Norman cavalrymen - a group of such mercenaries - is worth noting for he attempted to establish a Norman Empire in Anatolia making use of the troublesome circumstances in which the Byzantine Empire had fallen. Although his attempt to found a Norman Empire in the region of Afyon failed according to the sources, some traces, attested in the rock settlements in the region, curiously point to the Norman art. Some decorative features observed at Kırkinler rock settlement in Phrygia, which also contains Afyon province, can also be found at Norman art as well as the Anatolian Armenian art of the 12th-13th centuries. This significant observation points to the inter-cultural interaction
12. ve 13. Yüzyıllarda Bizans Kıyafetlerinde Türk ve Doğu EtkileriTurkish and Oriental Influence on Byzantine Costumes in the 12th-13th Centuries
Sabahattin Türkoğlu
Söz konusu dönemde Anadolu’nun büyük bir bölümüne yayılan Selçuklu Türkleri’nin Bizanslılar’la siyasi ve askeri olduğu kadar sosyo-kültürel ilişkileri de süregelmiştir. Türklerle içiçe yaşamanın, hatta evliliklere kadar giden ilişkilerin adet ve geleneklerde bir takım etkileşimler ve karşılıklı yaşam tarzı beğenileri doğurması doğaldır. Kıyafet etkileşimi bunlardan biridir. Bunu çeşitli kaynaklardan saptayabiliyoruz.

Karşılıklı etkileşimde, Bizanslıların Türkler üzerindeki etkisinden çok Türklerin ve bazı Doğu uluslarının Bizanslılar üzerindeki etkileri daha kalıcı ve belirgin olmuştur.

Bununla beraber konuyu “Bizans kıyafetlerinde 12. ve 13. yüzyıllardan önceki Türk etkileri” ve “12. ve 13. yüzyıllardaki Türk ve Doğu etkileri” olarak ikiye ayırmakta yarar vardır. Bunun sebebi Bizanslılarda Türk kıyafetleri etkilerinin ilk kez Balkanlar üzerinden gelen Hunlar, Avarlar ve Peçenekler’den kaynaklanmış olmasıdır.
In the 12th and 13th centuries Seljuq Turks living across the majority of Anatolian land had both political and military relations as well as socio-cultural relations with the Byzantines. Naturally, living together with the Turks, even reaching intermarriage, paved the way for interactions among the customs and traditions and mutual tastes of lifestyle. Interaction on costumes is one to cite and it can be detected from various sources.

With regard to mutual interaction, indeed the influence of Turks and some other Oriental people on the Byzantines was more primal and long-lasting than the influence of Byzantines over the Turks. Yet, it is worth mentioning that this topic should be divided into two as ‘pre-13th century Turkish influence on Byzantine costumes’ and ‘Turkish and Oriental influence in the 12th-13th centuries,’ due to the fact that the first Turkish influence on Byzantine costumes arose from the Huns, Avars and Pechenegs who reached Byzantium via the Balkans
Onüçüncü Yüzyılın İkinci Yarısında Türk-Bizans SınırlarıTurkish-Byzantine Border in the Second Half of the 13th Century
Fahameddin Başar
Onüçüncü yüzyıla girildiğinde Türkiye Selçukluları Batı Anadolu’da Bizans aleyhine sınırlarını genişletmiş, Türkler kuzey-batı Anadolu’da Sakarya havzasına kadar ilerlemişti. Bu yüzyılın başında düzenlenmiş olan Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Latinler Bizans’ın başkenti İstanbul’u ele geçirip burada bir Latin Devleti kurunca Bizans ileri gelenleri İznik’e çekilerek bu tarihi şehri başkent yapmış ve 57 yıl müddetle İstanbul’u yeniden ele geçirmek için mücadele etmişlerdi. Bu sırada 1243 yılında Selçukluların İlhanlılarla yapmış olduğu Kösedağ Savaşı’nı kaybetmesi Anadolu Türklüğü için çok büyük bir kayıp olmuş, siyasi birlik bozulmuştu. Bu durum, Bizans’ın lehine gözüküyordu. Ancak 1261 yılında İznik Bizans Devleti’nin Latinleri yenilgiye uğratarak tekrar İstanbul’a sahip olmaları Bizans savunmasının ağırlık merkezinin Anadolu’dan batıya kaymasına sebep olmuştu. Bu durum ise Anadolu’da yeni kurulmuş olan Türk beyliklerinin Bizans aleyhine sınırlarını genişletmesine imkan vermişti. İşte bu bildirimizde, onücüncü yüzyılın ikinci yarısında Bizans’ın Anadolu’daki sınırlarının Türkler lehine nasıl gerilediği, sınır kalelerinin hangileri olduğu ve bu sınırlarda Türklerle yapılan mücadeleler ele alınacaktır.
At the beginning of the 13th century the Seljuq Turks had expanded their western borders against the Byzantines and had reached the River Sakarya (ancient Sangarios) basin in the northwest. With the capture of Constantinople in 1204 by the Latins, some of the Byzantine elite withdrew to Iznik (Nikaia) making it their new capital for 57 years during which they struggled to re-conquer their former capital. In the mean time the Anatolian Seljuqs lost the Battle of Kösedağ to the Ilkhanids in 1243 which was a severe blow leading to the dissolution of the political unity. Indeed this difficult situation on the Seljuq side seemed in favour of the Byzantines; however, when Constantinople was re-conquered by the Byzantines in 1261, the point of gravity of the military defence of Byzantium shifted west away from Anatolia, which further facilitated the expansion of the newly-founded Turkish emirates’ territories into the Byzantine land. Our paper will demonstrate how the Byzantine border in Anatolia shrank in favour of the Turks in the second half of the 13th century, point out the border strongholds, and the areas of struggle with the Turks along this border.
Niğde, Aktaş’daki Konstantin ve Helena Kilisesi Duvar ResimleriWall Paintings of the Church of Konstantinos and Helena at Aktaş, Niğde
M. Sacit Pekak
Orta Çağ’da Kappadokia theması olarak bilinen bölge, Bizans sanatının yaratıcı merkezlerinden biridir. 5. ve 6. yüzyıllarda, imparatorluğun diğer bölgelerinde olduğu gibi, Kappadokia bölgesinde de yoğun bir imar faaliyetine girilmiş, çok sayıda kagir kilise, manastır inşa edilmiştir. Pek azı harap olmuş şekilde günümüze gelebilen kagir eserlerden biri Niğde’ye yakın bir mesafedeki Konstantin ve Helena kilisesidir.

Kilise hakkında bir çok gezgin ve araştırmacı kısa bilgiler sunmuşlardır. M. Restle’nin 1979 yılında yayınlanan kitabı, yapının mimari özellikleri ve geçirdiği değişimler konusunda en ayrıntılı bilgiyi içermektedir Bu araştırmacıların bir çoğunun ortak görüşü, kilisenin Erken Bizans döneminde üç nefli Hellenistik bazilika plan şemasına göre inşa edildiği, Orta Bizans döneminde tonozlu bazilikaya dönüştürüldüğü doğrultusundadır. Yapının hangi yüzyıla kadar kilise olarak işlevini sürdürdüğü tespit edilememiş ise de 1977 yılında dinamitlenerek ortadan kaldırılmak istendiği, arşiv kayıtlarından tespit edilebilmiştir. Doç. Dr. M. Sacit Pekak’ın bilimsel danışmanlığında 1996 yılından beri sürdürülmekte olan kurtarma kazısı çalışmalarına halen devam edilmektedir.

Konstantin ve Helena kilisesindeki duvar resimlerini doğrudan konu alan ilk ve tek çalışma Yıldız Ötüken tarafından 1987 yılında yayınlanmıştır. Araştırmacı, resimleri 11. yüzyıl ve sonrasını tarihlendirmektedir. Buna karşılık M. Restle, kilisede birkaç farklı dönemde yapılmış duvar resimleri bulunduğunu, son döneme ait resimlerin 12.-13. yüzyıllara ait olduğunu belirtmektedir.

Bildiride, araştırmacılarca 11-13. yüzyıllar arasına tarihlendirilen resimler ile günümüze kadar hiçbir bilimsel yayında yer almayan ve Kappadokia’da ünik sayılan duvar resimleri tartışılacaktır.
The region known as the theme of Cappadocia in the Middle Ages is one of the most creative centres of the Byzantine art. As in the other regions of the empire during the 5th and 6th centuries, intensive construction activities were made in Cappadocia and numerous masonry churches and monasteries were built. Only a few of these masonry structures have survived in poor condition and one example is the Church of Konstantinos and Helena near to Niğde.

Many travellers and scholars have only presented very short information on the structure. The book by M. Restle published in 1979 provides the most detailed information regarding the architectural features and changes that took place. Most of the scholars agree that the church was originally built as a three-aisled Hellenistic basilica in the Early Byzantine period and then was altered to a vaulted basilica in the Middle Byzantine period. Although it is not known until what time the structure served as a church, it has been found in the archive documents that an attempt was made for blasting it with dynamites in 1977. Rescue excavations have been undertaken by the author since 1996.

The only study on the wall paintings of the Church of Konstantinos and Helena was published in 1987 by Yıldız Ötüken, who has dated the wall paintings to and after 11th century. On the other hand, Restle claims that the church had several phases of wall paintings, the latest of which date to the 12th-13th centuries.

Our paper will discuss the paintings dated to the 11th-13th centuries and other wall paintings unique in Cappadocia and unpublished to date.
Gülşehir (Zoropassos) Karşı Kilise Duvar ResimleriWall Paintings of the Karşı Kilise in Gülşehir (Zoropassos)
Nilüfer Peker
Kappadokia bölgesinde bugün Nevşehir’e 16 km. uzaklıkta yer alan Gülşehir’de (Zoropassos), kitabesi nedeniyle 1212’ye tarihlenen Karşı kilise özellikle bu dönemde bölgede, aktif bir Hıristiyan nüfusun olduğunu belgelemesi açısından önemlidir.

Kappadokia’da kitabeleri dolayısıyla 13. yüzyıla tarihlenen ya da üslup ve ikonografi analizleriyle bu döneme atfedilen kiliselere bakıldığında sözü edilen dönemde, Gülşehir’den başlayan ve Şahinefendi’ye kadar devam eden bir hat çizmek mümkün olmaktadır. Bu nedenle bölgede bu yüzyılda Hıristiyanların yönetimsel hakimiyete sahip olmasalar bile din serbestisine sahip oldukları söylenebilir.

Selçuklu döneminin başlamasıyla birlikte Kapadokya bölgesinde bir nüfus değişimi olduğu bilinmektedir. Ancak bu değişim, ticari geçişin olduğu yerleşimlere yansımamıştır. Gülşehir, Damsa (Tamisos) ve Aksaray gibi yerleşimler 13. yüzyılda ticaret trafiğinin en yoğun yaşandığı yerlerdir. Buna rağmen ekonomik yönde bir zayıflama da söz konusudur.

Bizans-Selçuklu ortak yaşamının sürdüğü yukarıda sözü edilen 13. yüzyılda, yapılmış olan Karşı kilise, Gülşehir’in girişinde Nevşehir’den gelen yolun yaklaşık 100 m kuzeyinde koni biçimli bir kaya kütlesinin içinde yer alır. İki katlı olan kilisenin serbest haç planlı alt katında, kaya üzerine kırmızı boya ile yapılmış geometrik, bitkisel ve fantastik hayvan figürlü bezemeler yer alır. Duvar resimleri, tek nefli olan üst kilisenin beşik tonozunda ve duvarlarında görülür.

Bugüne kadar monografik bir yayında tanıtılmamış olan kilisenin duvar resimleri, hem ilginç üslupsal ve ikonografik ayrıntılar sunması hem de kitabesi olması nedeniyle önemlidir. Kilisenin duvar resimlerinin monografik bir çalışmada yayınlanmamasının en önemli nedenlerinden biri resimlerin kalın bir is tabakası altında kalmış olmasıdır. Ancak 1995-1996 yıllarında yapılan konservasyon ve restorasyon çalışmaları ile duvar resimleri gün ışığına çıkarılmıştır.
The Karşı Church located in Gülşehir (Zoropassos) which lies 16 km away from Niğde in Cappadocia is dated to 1212 based on its inscription and bears importance for it attests to the presence of an active Christian population in the region in this period.

Looking at the Cappadocian churches dated to the 13th century based on either inscriptions or stylistic and iconographical analyses, it is possible to draw an imaginary line stretching from Gülşehir to Şahinefendi. Therefore, it is possible to say that the Christians had religious freedom, even if not administrative sovereignty.

With the start of the Seljuq period starting in Cappadocia, a change in demography occurred; however, this change did not take place in centres with strong commercial traffic. Gülşehir, Damsa (Tamisos) and Aksaray were among the centres with the highest volume of trade in the 13th century. Yet, an economic decline did occur.

The Karşı Church is located in a conical rock mass about 100 meters north of the road from Niğde, at the entrance of Gülşehir and was built in the 13th century during which the Seljuqs and Byzantines were co-inhabitants. The lower floor has a cruciform layout while the upper floor is a single nave. The lower floor is decorated with geometric, floral motifs and fantastic animal figures in red applied directly on the rock while the upper floor has wall painting on the barrel vault and walls.

The paintings of the church have never been published in a monograph. They present us with not only curious stylistic and iconographic details but also with an inscription. One reason that no monographs have been published is the fact that the paintings were covered with a thick layer of soot. However, the paintings were exposed during the conservation and restoration work conducted in 1995-1996.
1204’teki Konstantinopolis Yağması Bir Dizi Kaza Eseri miydi?Was the sack of Constantinople in 1204 the outcome of a series of accidents?
Jonathan Harris
Bu bildiri Dördüncü Haçlı Seferinin yolunu değiştirip Konstantinopolis’i yağmalamasının Doğu ve Batı arasındaki giderek artan düşmanlığının sonucu olduğu şeklindeki genel kanının doğru olmadığını, bilakis öngörülemeyen bir dizi olayın sonucu olduğunu tartışmaktadır.
This paper will challenge the current orthodoxy that the diversion of the Fourth Crusade and its subsequent sack of Constantinople were not the culmination of mounting hostility between East and West but rather the outcome of a set of unforeseeable events.
12. ve 13. Yüzyıllarda Bizans Dünyasında Manastırlar Niçin Kuruldu?Why monasteries founded in the Byzantine World in the Twelfth and Thirteenth Centuries ?
Michel Kaplan
Kurucuların manastırlarını hangi amaçlar için kurduklarını anlatan 12. ve 13. yüzyıla ait çok sayıda manastır kuruluş typikon’u (vakfiye) mevcuttur. Daha eski kuruluşlar için yaptığımız gibi bu dönem için de ruhsal ve daha maddi konuları birbirinden ayırmaya çalışacağız. ‘Kurtuluş’ amacıyla, kurucular Son Yargı Gününe değin keşişlerin dua etmesini bekliyordu. Ancak kuruluşlar kilise dokunulmazlığı sayesinde aile varlıklarını korumayı da amaçlıyordu. Manastırların bazıları, kimisi iktidardaki hanedan üyesi olan önde gelen aristokratlar tarafından kurulmuştu; bir kısmı ise daha az önemli aristokratlar tarafından kurulmuştu; ancak günümüze ulaşan belgelerin tümü de yüksek veya daha düşük seviyede aristokrasiye aittir. Burada bu tür kuruluşları karakterize etmeye çalışacağız. Geniş bir perspektiften bakıldığı takdirde bu iki asır boyunca yeni manastırların kurulması veya harabe halindekilerin tekrar hayata geçirilmesinin aristokrasinin toplumsal ve ekonomik gelişim süreci için önemli bir husus olduğu görülmektedir.
Those two centuries display a large range of foundation typika in which the founders explain what they intended to do when founding their monastery. As I have already tried to do for earlier foundations, I’ll try to set apart spiritual and more material matters. Looking for salvation, founders expected monks to pray for it until Last Judgement. But the foundation aimed also to protect with ecclesiastical inalienability their familial belongings. Some monasteries were founded by very prominent aristocrats, some of them member of the ruling family; some were founded by less important persons, although all documents preserved originate from higher or lower aristocracy. I’ll try to characterise those types of foundation. From a broader point of view, the foundation of new monasteries or refoundation of ruined ones is a major point of view on the social and economic evolution of the aristocracy during these two centuries.
13. Yüzyıl Sanatında Kurtuluşun KanatlarıWings of Salvation in Thirteenth Century Art
Brigitte Pitarakis
Bildirimizde kanatlı Vaftizci Yahya imgesinin kökenleri, 13. yüzyıl Bizans sanatı ve imparatorluk ideolojisi bağlamında irdelenecektir. Vaftizci Yahya’nın bu ikonografik tipinde iki yeni atribü dikkat çeker: Yahya’nın artık bir çift kanadı vardır ve sol elindeki tabakta kesilen başını taşımaktadır. Bu iki atribünün birlikteliği ile muhtemelen imgenin tinsel doğası ve kurtuluş mesajı vurgulanmak istenmiştir. Bu imge tipine 13. yüzyıldan önce rastlanmamakta ve Bizans sonrası döneme ait ikonaların aksine Bizans döneminden günümüze çok az sayıda örnek gelmiştir. Palaiologos kiliselerinden gelen örneklere şimdi de yakın zamanda yeniden ortaya çıkan ve 1328’te Perpignan’daki Dominiken manastırı başrahibine getirilen ve Fransız ihtilali sırasında Perpignan Katedrali’ne götürülünceye kadar da orada saklanan Vaftizci Yahya’nın kolu ve sol elinin ahşap rölikerini ekleyebiliriz. İmgenin altındaki boyama yazıt ve rölikerin uzun kenarlarındaki zengin epigram, bu ikonografik tipin neden seçildiğini açıklığa kavuşturmaktadır. Buna göre Prodromos’un kanatları vardır çünkü meleklere eştir ve hem maddi hem de manevidir. Bu imge, azizin bayram günlerinde söylenen ilahilerdeki yakarışların resimlere aktarılması olarak yorumlanabilir. Ancak, himnografinin önemli rolüne karşın bu imgenin 13. yüzyılda ortaya çıkışı aslında çağdaş başka koşulların bir araya gelmesinden türemişe benzemektedir. Azizin Konstantinopolis’teki kültünün gelişimini hızlıca gözden geçirdikten sonra Bizans imparatorlarının baş melek Mikail ve Vaftizci Yahya’ya bağlılıkları arasında bir bağlantı kurmaya çalışacağız. Buradaki niyetimiz, Vaftizci Yahya’nın kanatlı tipinin ortaya çıkışını birbiriyle etkileşimli asimilasyonlar zincirinin bir parçası olarak görmektir. Bu zincir imparatorların kurtuluş ve göksel Krallığın sarayındaki statüleriyle ilgili endişelerini ifade etmektedir. Aslında Vaftizci Yahya’nın bu ikonografik tipinin ortaya çıkışı, imparatorun ve İsa’nın anıtsal resimlerde ve sikkeler üzerindeki kanatlı tiplerinin aynı zamanda ortaya ayrı tutulamaz. Hem Vaftizci Yahya’nın hem de imparatorun melekvari varlıklara retorik asimilasyonu, kökeni Kutsal Kitaba giden eski bir geleneğe aittir ve muhtemelen eş adlı Angeloslar hanedanı (1185–1204) tarafından teşvik edilmiştir. Bu asimilasyon ancak 13. yüzyılda görselleştirilmiş ve hem imparator hem de Vaftizci Yahya kanatlar edinmiştir. Kanatlı imparator tipi ilk kez Ioannes Komnenos Doukas’ın Selanik’de darb edilen sikkeleri üzerinde olmak üzere nümizmatik ikonografisinde karşımıza çıkar. Selanik imparatorunun (1237–42) Vaftizci Yahya ile olan bağlantısı imparatorun inanç ve ibadetiyle ilintilendirilebilir. Sonuç olarak kanatlı Vaftizci Yahya imgesinin kökenlerinin incelenmesiyle Bizans’ta sanatsal üretim mekanizması hakkında yeni bilgiler sunulacaktır.
The purpose of this paper is to discuss the origins of the image of the winged John the Baptist within the context of thirteenth-century Byzantine art and imperial ideology. In this iconographic type the Baptist is endowed with two new attributes: he takes on a pair of wings and holds in his left hand the dish containing his severed head. The association of these two attributes was probably intended to emphasize the incorporeal nature of the image and its salvific message. This type of image is not found before the thirteenth century, and only a few examples have come down to us in contrast to the great number found in Post-Byzantine icon painting. To the extant examples from Paleologan churches we can now add another from the recently rediscovered wooden reliquary of the Baptist’s arm and left hand brought in 1328 to the prior of the Dominican convent at Perpignan and kept there until its transfer to the cathedral of Perpignan during the French Revolution. The painted inscription at the bottom of the image and the lengthy epigram which flanks it on the long sides of the reliquary explain the selection of the iconographic type. The Forerunner is said to bear wings because he has been made equal to the angels and is at once both material and immaterial. The image may be understood as a pictorial transposition of hymnographic invocations to the saint on his feast-days. In spite of the important role of hymnography, however, the creation of this type in the thirteenth-century would appear to derive from the convergence of yet other contemporary factors. After a rapid overview of the development of the cult of the saint in Constantinople, I shall try to establish a link between the devotion of the Byzantine emperors to the archangels and to John the Baptist. My intention is to view the creation of the winged image of John the Baptist as part of a chain of interactive assimilations which illustrate the emperors’ concern for salvation and their status in the court of the heavenly Kingdom. Indeed, the creation of this iconographic type of John the Baptist cannot be dissociated from the simultaneous emergence of winged images of the emperor and Christ in monumental painting as well as on coins. The rhetorical assimilation of both John the Baptist and the emperor to angelic beings belongs to an old tradition rooted in Scripture and was probably fostered by the homonymous dynasty of the Angeloi (1185–1204). However, it is only during the thirteenth-century that this assimilation is made visual and both the emperor and John the Baptist are endowed with wings. The winged emperor first occurs in numismatic iconography on the coins of John Komnenos Doukas minted in Thessalonike. This association of the emperor of Thessalonike (1237–1242) and John the Baptist may be connected with contemporary views on imperial investiture and devotion. In conclusion, the study of the origins of the image of the winged John the Baptist sheds new light on the mechanics of artistic production in Byzantium.
12.-13. Yüzyıl Bizans Liturjisi ve Liturjik Eserlerinde Değişimin TanıklarıWitnesses to the Change in the Byzantine Liturgy and Liturgical Objects in the 12th and 13th Centuries
Meryem Acara Eser
Bu bildiride, 4.yüzyıl sonlarından 15.yüzyıl ortasına kadar Anadolu ve Anadolu dışında varlığını sürdüren Bizans İmparatorluğu Dönemi’nde liturji ve çeşitli madenlerden üretilen liturjik eserler ele alınacaktır. Bizans Ortodoks kilisesinde önemli bir yer tutan liturji (imparatorluk, doğum, vaftiz, ölüm ve liturjinin temelini oluşturan Ökaristi ayini) okunan dualar, ilahiler, yapılması gereken eylemlerle belirli bir düzen sergiler. Bu düzen içinde kullanılan eşyalar da işlevleri, biçimleri ve bezemeleri ile dikkati çeker. Zaman içerisinde liturjide kimi değişiklikler oluşmuş, ekonomiye, sanat ortamına ve anlayışına bağlı olarak eserlerde de farklı özellikler ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, bildirimizde Erken Bizans Dönemi’nin genel özelliklerinin liturji ve liturjik eserler açısından ele alınmasının ardından, Orta Bizans Dönemi’nde söz konusu ayinlerde ve kullanılan eşyalarda izlenen malzeme, teknik, konu dünyası ve üslupta kendini gösteren değişimlerin örneklerle ortaya konması ve sonuçların sunulması hedeflenmektedir.
This paper will examine the liturgy and liturgical metalwork of the Byzantine Empire, which ruled over Anatolia and outside Anatolia from the end of the 4th century through the mid-15th century. Liturgy (in imperial events, births, baptism, funerals and most important of all, the Eucharist) had an important place in the Byzantine Orthodox Church and there was a prescribed order for prayers, hymns and certain gestures. The items used within the frame of this order are worthy of note for their functions, form and decoration. As liturgy evolved through time, the liturgical items assumed different features based on the economy, artistic style and development. Thus, we will first review the general features of the Early Byzantine period with regard to the liturgy and liturgical items; then, we will present the changes observed in the liturgy and liturgical items with regard to the materials used, techniques, subject matter and style and a conclusion will be attempted.