İkinci Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları SempozyumuSecond International Sevgi Gönül Byzantine Studies Symposium

Bildiri ÖzetleriAbstracts of Papers

Orta Bizans ve Selçuklu Saray ve Bahçe Kültürünün KarşılaştırılmasıA Comparison of Middle Byzantine and Seljuk Palace and Garden Culture
Scott Redford
Bir yanda, son 20-30 yıldır kazılar ve yüzey araştırmalarıyla 12. yüzyıl sonu ve 13. yüzyıl Selçuklu Anadolusu’ndan çok sayıda sultan ve emirlere ait konut külliye ve bahçelerine ait kalıntılar gün ışığına çıkmıştır. Diğer yanda ise Bizans saray ve bahçe kültürü büyük oranda yazılı metinlerden bilinmektedir. Ne var ki, bu metinlerin bir kısmında Bizans saray yapıları ve av bahçeleri hakkında verilen betimler Selçuklularınkilerle dikkat çekici benzerliklere sahiptir. Bildirimizde bu çağdaş elit kültürleri karşılaştırmaya ve farklılıklarını göstermeye çalışacağız.
On one hand, excavation and survey over the last several decades have uncovered remains of many sultanic and emirial residence complexes and gardens from late 12th and 13th century Seljuk Anatolia. Byzantine palace and garden culture, on the other hand, are largely known from texts. Some of these texts, however, describe Byzantine palatial buildings and hunting gardens with distinct similarities to Seljuk ones. This paper aims to compare and contrast these contemporaneous elite cultures.
Bizans Sarayında Sanat, Tören ve Dinsel OtoriteArt, Ceremonial and Spiritual Authority at the Byzantine Court
Henry Maguire
Çalışmamızda 10. ila 14. yüzyıllar arasında Bizans’ta saray seremonileri ve kilise ritüellerinin yavaş yavaş birbirine yakınlaştığı gözler önüne serilecektir. İrdeleyeceğimiz zaman dilimi, Cremona’lı Liudprand’ın Büyük Saray ile ilgili seküler harikaları, hayretlere düşüren ziyafetleri ve yarı büyüsel otomataları betimlediği Makedonya Sülalesi döneminden Pseudo-Kodinos’un talimatlarıyla örneklenen Palaiologoslar sarayına kadar olan dönemi kapsamaktadır. İlerleyen dönemde seremoniler, sihirbazlık ve mekanik harikalardan ziyade azizlerin ikonalarıyla sınırlanmıştı. Makedonya Sülalesi döneminde kilise ve saray ritüellerinin kimlikleri, hem fiziksel görünümleri hem de uyandırdıkları spritüel güçler bağlamında birbirinden oldukça ayrıydı; Palaiologoslar döneminde ise saray ritüelleri kilise ve manastırların ritüellerine çok yakınlaştı, öyle ki, ikisi de birbirinden güç alabiliyordu. İki dönem arasındaki bağlantı, kilisedeki komünyon ayininin uygulamasındaki yeni gelişmelere koşut olarak gelişen prokypsis seremonisinde bulunur. Her iki ritüel de benzer otorite ve teşhir imgeleri repertuarına dayanıyordu. Ritüellerin birbirine yakınlaşması aslında geç Bizans döneminde saraylılarca ve din adamlarınca giyilen kostümler arasındaki daha önce bahsi geçen ilişkilerle karşılaştırılabilir. Burada da imparatorluk ve kilise kostümlerinin benzer biçimleri ve bezemesi karşılıklı olarak kendi kendini destekler idi.
This paper will map the gradual convergence of court ceremonial and ecclesiastical rituals in Byzantium between the tenth and the fourteenth centuries.  It will span the time from the Macedonian period, exemplified by Liudprand of Cremona’s descriptions of the secular wonders of the Great Palace, the astounding banquets and automata with their semi-magical overtones, to the Palaiologan court, exemplified by the instructions of Pseudo-Kodinos. In the later period the ceremonies were framed by icons of the saints, rather than by wizardry and mechanical marvels. In the Macedonian epoch the identities of ecclesiastical and imperial ceremonials had been more distinct, both in their physical appearance, and in the range of spiritual powers that they invoked; in the Palaiologan period the rituals of the palace came to resemble those of churches and monasteries to a much greater degree, in such a way that each could derive strength from the other. A link between the two periods is provided by the prokypsis ceremony, which developed in parallel with new developments in the staging of the communion service in churches.  Both rituals drew on a similar repertoire of images of authority and display. The convergence of rituals can be compared to the already noted relationships between the costumes worn by the court and the clergy during the later Byzantine period.  Here, too, the analogous forms and decoration of imperial and ecclesiastical vestments were mutually self-supporting. 
Fatih Sultan Mehmed’in Sarayında Yunancadan Arapçaya Tercüme Yapan Bizanslı EntelektüellerByzantine Intellectuals Translating from Greek into Arabic at the Court of Mehmet the Conqueror
Maria Mavroudi
En az iki adet eski Yunanca metnin Arapçaya tercümesi Fatih Sultan Mehmed tarafından ve de sarayında yaptırıldı: Ptolemaios (Batlamyus)’un Coğrafya’sı ve Keldani Kehanetleri. Bunlardan ilkinin Trabzonlu entelektüel Georgios Amoiroutzes ve oğlu tarafından yapıldığını Kritoboulos Imbrios’un anlatımından öğreniyoruz. İkincisi ise Amoiroutzides’ten biri ol(may)abilir, adı bilinmeyen bir tercüman tarafından yapılmıştır. İlk bakışta her bir metin ayrı entelektüel ortamlara ait görünüyor: Coğrafya, matematiksel bilimler için bir araçtır. Erken Osmanlı döneminde bu eserin incelenmesine olan ilgi, 13. yüzyıldan itibaren (özellikle Nasır el-Din el-Tusi ve Maragha okulu etkisi altında) hem İslam hem de Bizans dünyasında saptanan Ptolemaik astronominin irdelenmesi ve kritiği çerçevesine güzelce oturtulabilir. Ya da Osmanlıların haritacılığa merakı çerçevesinde yorumlanabilir. Siyasi açıdan ise Sultan Mehmed’in fetihlerdeki başarısı ve dünya egemenliği heveslerinin vurgulanması amacına hizmet edebilir (özellikle de bu tercüme projesinin müstesna büyük ebatlarda bir dünya haritası oluşturulması ile birlikte yürütüldüğü dikkate alındığı takdirde). Keldani Kehanetleri ise İS 2. yüzyılda nazım biçimde derlenen pagan dinsel vahiylerini içerir ki, bu kehanetleri daha sonraki Neoplatoncu filozoflar incelemiş ve yorumlamıştır. Osmanlıların bu metne ilgisi Plethon ve Marsilio Ficino tarafından yeniden incelenmesi ile ilgili olmalıdır. Bildirimizde bu iki tercüme projesinin birbirleriyle hangi konularda bağlantılı olduğu irdelenecek ve Julian Raby [DOP 37 (1983), 15–34] tarafından incelenmiş bulunan Fatih Sultan Mehmed’in Yunanca yazım odasında (scriptorium) saptanan etkinliklerin kontekstine oturtulacaktır.
The translations of at least two ancient Greek texts into Arabic were commissioned by Mehmet the Conqueror and executed at his court: Ptolemy’s Geography (by the Trapezountine intellectual George Amoiroutzes and his son, as we know from the testimony of Kritoboulos Imbrios), and the Chaldean Oracles (by an unknown translator, who may or may not have been one of the Amoiroutzides). At first glance, each text seems to belong to a different intellectual realm: the Geography is an instrument for the mathematical sciences. Interest in studying it in the early Ottoman period can be firmly placed within the exploration and critique of Ptolemaic astronomy evident both in the Islamic and the Byzantine world since the 13th century (especially under the influence of Nasir al-Din al-Tusi and the school of Maragha). It can also be understood as part of the Ottoman interest in cartography. Politically, it could serve as an articulation of Mehmet’s success at conquering and of his further aspirations for world dominion (especially as the translation project was accompanied by the construction of a world map in exceptionally grand scale). The Chaldean Oracles is a pagan religious revelation compiled in verse in the 2nd c. AD that later Neoplatonic philosophers studied and commented on. Ottoman interest in the text must be linked with its renewed study by Pletho and Marsilio Ficino. The paper will examine in which ways the two translation projects were connected and will also place them in the context of the activity evidenced in Mehmet the Conqueror’s Greek scriptorium already studied by Julian Raby [DOP 37 (1983), 15-34].
İmparatorluk Güç Sembolü Olarak Bizans Saray BahçeleriByzantine Palatial Gardens as Symbols of Imperial Power
Antony R. Littlewood
Ksenophon’un Akhaimenidler ile tanışıklığı sayesinde eski Yunanlar ilk kez, Mısırlılar ve Assurlulara kadar geri giden, ve yöneticilerin güç sembolü olarak görülen Yakın Doğu bahçe geleneğini öğrendiler. Haklarında şaşılır derecede az bilgi bulunan Hellenistik hükümdarlar aracılığı ile bu kavram Romalılara, önce sadece zenginlere fakat principatus döneminde kimi imparatorların bizzat kendilerine kadar ulaştı. Romalıların mirasçıları olarak Bizanslılar da bu geleneği, tarihlerinin büyük kısmında daha da büyük coşku ile sürdürdü; hem de Hıristiyanlığın Cennet Bahçesine yaptığı vurgu ve 9.-10. yüzyıllarda, halifelik sarayı ile rekabet gibi dıştan itici güçler geldi (aslında bu ikincisinden gelen etki, çeşmelerini süsleyen hidrolik güçle çalışan otomata icatlarından kaynaklanıyor olabilir). Günümüze ulaşan kaynaklara göre en önemli has bahçe mimarı, 11. yüzyılda yaşayan IX. Konstantinos Monomakhos idi. Bizanslılar kendi güçlerini kanıtlamak için, Yakın Doğu’da görüldüğü üzere, gidip başkalarının bahçelerini kasten tahrip etmezlerdi fakat Henry Maguire’ın da gösterdiği üzere, güç sembolizmine, imparatorluk tarafından gerçekleştirilen yenilemeler (önce binalar içindi fakat daha sonra bahçeleri de kapsadı) ve de imparatorluk erdemleri sembolizmini eklediler. Banliyölerdeki avlaklar bahçe özelliklerine sahipti ve yine Yakın Doğu’dan esinlenilen imparatorun öldürme ve ehlileştirme becerileri, İmparatorluğun düşmanlarını yenmeyi ve pasivize etmeyi sembolize ediyordu – tıpkı oralardan aldığı hayvanları kendine ziyarete gelen elçilere armağan etmesi gibi.

From Xenophon’s acquaintance with the Achaemenids the Greeks first learned of the near-eastern tradition, going back to the Egyptians and the Assyrians, of gardens as symbols of rulers’ power.  Through the Hellenistic monarchs (of whom the evidence is extraordinarily scanty) the concept reached the Romans, initially simply the rich but then during the principate some of the emperors themselves.

The Byzantines, as heirs of the Romans, continued the tradition with, it seems, even greater enthusiasm throughout most of their history; and received extra impulses from both the Christian emphasis upon a Garden of Eden and, in the ninth and tenth centuries, rivalry with the caliphal court (although this latter may have been chiefly in the invention of hydraulically powered automata to grace their hortulan fountains).  The most notable imperial garden architect, according to surviving literary evidence, was Constantine IX Monomachos in the eleventh century.

The Byzantines were never involved in the deliberate destruction of others’ gardens to assert their own power, as had been the case in the near east, but, as Henry Maguire has shown, they did add to their symbolism of power the symbolism of imperial renewal (first for buildings but later extended to gardens) and of imperial virtues.  Suburban game-parks had gardenly qualities and the emperor’s abilities to slay and tame, again inspired by the near east, symbolized his powers to overwhelm and pacify foes of the Empire, as did his gifts of animals from them to visiting emissaries of other states.

Büyük Saray’da TörenlerCeremonial in the Great Palace
J. Michael Featherstone
10. yüzyıla ait Törenler Kitabı (De Ceremoniis)’nda İmparator VII. Konstantinos, imparatorluk sarayı törenlerini, Yaradan’ın evrene verdiği uyumlu hareket ile karşılaştırıyor. Pagan antikitenin imparator kültünden miras gelen, imparator ve sarayın, göksel düzenin yansıması olduğu kavramı, egemen kralın gücünün tanrısal doğasını gösteren seremoniler aracılığıyla Hıristiyan ideolojisi kontekstinde betimleniyordu. Siyasi yansımalar ve miras gelen muhafazakârlık aşikârdır. Konstantinos, Törenler Kitabı’nı saray törenlerinin düzenini yenilemek ve imparatorluk gücünü daha etkileyici hale getirmek ve imparatorluk memurlarına ve tüm tabasına iyi düzenlenmiş bir yaşama biçimi örneği sağlamak üzere derler; böylelikle, imparator için hem daha memnun edici hem de birbirlerine karşı daha saygılı ve diğer uluslara karşı da daha gıpta edilecek duruma geldiklerini belirtir. Törenlerin ana mekânı Büyük Saray’dır. Başlangıçta I. Konstantinos tarafından Hipodrom’un bitişiğinde inşa edilen Büyük Saray, 10. yüzyıla gelindiğinde Marmara Denizi kıyısındaki, o dönemin imparatorlarının oturduğu aşağı terasa kadar yayılmıştı. Fakat eski kısımlar hâlâ ayaktaydı ve büyük bayramlardaki fosilleşmiş seremoniler için veya yabancı asillerin ziyaretlerinde kullanılıyorlar ve geçmişin görkem ve otoritesini akla getiriyorlardı. Komnenos ve Palaiologos sülalelerinin imparatorları, Bizans törenlerinin Batılı saraylara geçişinin gerçekleştiği yeni Blakhernai Sarayı’nda ikamet ettikleri zamanda bile Büyük Saray, daha doğrusu ondan geriye ne kaldı ise, taç giyme töreni gibi önemli olaylarda ziyaret ediliyordu.
In the tenth-century Book of Ceremonies (De Cerimoniis) the emperor Constantine VII  compares the ceremonial of the imperial court to the harmonious movement given by the Creator to the universe. Inherited from the imperial cult of pagan Antiquity, the notion of emperor and palace as a reflection of the heavenly order was portrayed in the context of Christian ideology through ceremonies illustrating the divine nature of the sovereign’s power. The political ramifications and inherent conservatism are evident. Constantine compiles the Book of Ceremonies to restore order to court ceremonial and render the imperial power more awesome, to give imperial officials and all his subjects the example of a well-ordered way of life ; for thereby, he continues, they become more pleasing to the emperor and also more respectful to one another and admirable to other nations. The main setting of the ceremonies is the Great Palace. Originally constructed by Constantine I beside the Hippodrome, by the tenth century it had expanded to the lower terrace beside the Sea of Marmara where the emperors now resided. But the older parts were preserved and used for fossilised ceremonies on high feasts or for visits by foreign dignitaries, evoking the authority and grandeur of the past. Even when the Comnenian and Palaiologan emperors resided in the newer palace at Blachernai, whence Byzantine ceremonial passed on to Western courts, the Great Palace- what was left of it- was visited on important occasions such as coronations.
Palaiologoslar Döneminde Kent’te TörenlerCeremonies in the City in the Palaiologan Period
Ruth Macrides
Bildirimizde geç dönem Bizans başkentinde seremoni konularını irdeleyeceğiz. Bugüne kadar 10. yüzyıla tarihlenen Törenler Kitabı, törenlerle ilgili tartışmalara hâkim olmuş ve 13. ila 15. yüzyıllar arası göz ardı edilmiştir. Pseudo-Kodinos’un 14. yüzyıla tarihlenen törenler kitabı 50 yıl kadar önce modern bir edisyonla yayımlanmış olmasına karşın Bizans’ın gerilediği bir döneme ait olması nedeniyle inceleme konusu olmamıştır. Eserin kendisi, törenlerin gerçekleştiği, hem saray dâhilinde hem de haricindeki sınırlı mekân betimiyle, törenlerin artık eskiden olduğu gibi olmadığı izlenimini uyandırıyor. Bildirimizde bu imajın, hem Törenler Kitabı’nın hem de törenlerin doğasının yanlış anlaşılmasından kaynaklandığı konusu irdelenecektir.
The paper will address questions of ceremonial in the later Byzantine capital. Until now the tenth-century Book of Ceremonies has dominated discussion of ceremonial, while the 13th-15th centuries have been neglected. Although the fourteenth-century ceremony book of Pseudo-Kodinos was published in a modern edition fifty years ago, it has not been the subject of study because it belongs to a period in which Byzantium is considered to be in decline. The work itself, with its description of a limited space in which ceremonies took place, both within the palace and without, encourages the impression that ceremonial was nothing like it used to be. The paper will argue that this picture is based on a misunderstanding both of the Book of Ceremonies and of the nature of ceremonial.
Dükkân Vitrini Olarak Saray: Ticaretin Teşvikinde Bizans ve Yakın Doğu Sarayları Arasında Diplomatik Hediye Değiş-Tokuşunun RolüCourt as a Shop-window: The Role of Diplomatic Gift Exchange between the Byzantine and the Near Eastern Courts in Promoting Commerce the Byzantine and the Near Eastern Courts in Promoting Commerce
Koray Durak
Orta Çağda Bizans ve Yakın Doğu sarayları arasındaki diplomatik hediye değiş-tokuşu, gönderici ve alıcı üzerindeki mali etkisi ve gönderici ve alıcı tarafların yerel pazarlarında ticaret ve üretimde yol açtığı ekonomik uyarım gibi dolaylı ekonomik atıfları bulunan ve ekonomik olmayan bir değiş-tokuş olarak görüle gelmiştir. Bizans ve İslam dünyası yazılı kaynakları, özellikle de Arapça hediye kitaplar incelenecek olursa Bizans ve Yakın Doğu sarayları arasında gelip giden hediyeler ile ticareti yapılan emtia arasında güçlü bir korelasyonun varlığı açığa çıkıyor, ki bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Hediyeyi gönderen ülke, söz konusu hediyeleri ihracat kalemlerini teşvik etmek amacıyla mı gönderiyordu? İlk kez Anthony Cutler tarafından dile getirilen, hediyelerin promosyon malzemesi işlevi gördüğü düşüncesi daha fazla kanıt ile desteklenecek ve görünüşte ekonomik olmayan etkinliklerin ekonomik doğası bağlamında irdelenecektir.
Orta Çağda Bizans ve Yakın Doğu sarayları arasındaki diplomatik hediye değiş-tokuşu, gönderici ve alıcı üzerindeki mali etkisi ve gönderici ve alıcı tarafların yerel pazarlarında ticaret ve üretimde yol açtığı ekonomik uyarım gibi dolaylı ekonomik atıfları bulunan ve ekonomik olmayan bir değiş-tokuş olarak görüle gelmiştir. Bizans ve İslam dünyası yazılı kaynakları, özellikle de Arapça hediye kitaplar incelenecek olursa Bizans ve Yakın Doğu sarayları arasında gelip giden hediyeler ile ticareti yapılan emtia arasında güçlü bir korelasyonun varlığı açığa çıkıyor, ki bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Hediyeyi gönderen ülke, söz konusu hediyeleri ihracat kalemlerini teşvik etmek amacıyla mı gönderiyordu? İlk kez Anthony Cutler tarafından dile getirilen, hediyelerin promosyon malzemesi işlevi gördüğü düşüncesi daha fazla kanıt ile desteklenecek ve görünüşte ekonomik olmayan etkinliklerin ekonomik doğası bağlamında irdelenecektir.
Blakhernai Sarayı’nda Günlük YaşamDaily Life at the Blachernai Palace
Frouke Schrijver
Bu bildiride Erken Palaiologoslar döneminde (1261–1350) saraydaki günlük yaşamın bir betimi yapılacaktır. Daha önce Alexander Kazhdan ve Michael McCormick (1997) ve yakın zamanda da Paul Magdalino (2009) tarafından tanımlandığı üzere ben de imparatorluk sarayını, imparatorluk saray külliyesinde yaşayan ve oraya çok sık giden kişilerin toplamı, ya da kısacası, geniş imparatorluk ailesi olarak tanımlıyorum. Bu tanımda saray en basit haliyle iki bölümden – ya da imparatorun çekirdek ailesini ayrı sayarsak, üç bölümden – oluşur: sarayda yaşadıkları ya da çalıştıkları için düzenli olarak sarayda bulunan çekirdek kitle (sürekli saray erkânı) ve belirli törenlerde hazır bulunmaları gerektiği için saraya ara sıra gelenler (okazyonel saray erkânı). Blakhernai Sarayı’na ait ne binaların kendileri ne de sakinleri ve ziyaretçilerine dair herhangi bir anlatı veya döküm günümüze ulaşmadığı için bu saraydaki işleyişi anlayabilmek amacıyla özellikle imparatorluk ailesinin çekirdeğini oluşturan kişileri incelemek durumundayız. Ancak bu şekilde sarayın kapıları ardındaki yaşam hakkında bir fikir sahibi olabiliriz. Dolayısıyla bu bildiri, Blakhernai Sarayı’nda ikamet eden veya orada çalıştıkları için düzenli olarak gidip gelen saray erkânı ve sivil personeli konu almaktadır. Örneğin, imparatorun yatak odası ile ilgilenen hizmetliler kimdi? Ve görevleri, 14. yüzyıla ait Pseudo-Kodinos’un törenler kitabında ve başka kaynaklarda nasıl tarif edilmiştir?
This paper aims to present a picture of daily at court in the early Palaiologan period (1261-1350). Like Alexander Kazhdan and Michael McCormick (1997) and recently Paul Magdalino (2009) I define the imperial court as the sum of people who lived in and frequented the imperial palace or, in short: the extended imperial household. This definition implies that a court in its simplest form consists of two parts – or three if we treat the ruler and his nuclear family separately, i.e. core members of the court who were in the palace regularly because they lived or worked there (regular court) and people who visited the palace occasionally, for example when their presence was required for certain ceremonies (occasional court). Since no accounts or household ordinances of the Blachernai palace have survived (let alone the palace itself), we need to study these people, especially the ones who formed the core of the imperial household, in order to gain understanding of the state of affairs at court. Only in this way we would be able to get a glimpse of life behind the palace doors. This paper, therefore, focuses on courtiers and domestic staff members who permanently resided in or regularly visited the Blachernai palace, for example the servants who took care of the imperial bedchamber. Who were they? And how are their tasks described in Pseudo-Kodinos’ ceremony book (14th century) and other sources?  
Öldürmek İçin Giyinme: Orta Bizans Askerî Tören KıyafetleriDressed to Kill: Middle Byzantine Military Ceremonial Attire
Maria G. Parani
1196 yılı Noel’inde İmparator III. Aleksios Angelos, Konstantinopolis’e gelen Alman elçilerin gözlerini büyülemek amacıyla, kendisini ve saray erkânını değerli taşlarla ve altın sırmayla bezenmiş lüks giysilerle donattı. Teşhir edilen zenginliklerde gözü kalmalarına karşın elçiler, zayıf ve erkeksi olmayan diye niteledikleri Bizanslıların kendileri hakkında pek kafa yormadılar. Aslında ev sahiplerini korkutmak amacıyla da, “Kadınsı giysileri ve broşları çıkartma, altın yerine demir giyinme zamanı gelip çattı,” dediler. Bu etkileme çabasının işe yaramamasının büyük orandaki sebebi, hedef kitle olan Almanların, güç ve erkekliği oluşturan şeylerle ilgili farklı bir referans çerçevesine sahip olması ve onlara göre kabul edilebilir dış görünüm, silahların denenmesini içeriyordu. Ancak bu olay, hakkında konuşmaya değer hiçbir Bizans askerî giysisi olmadığı şeklinde yorumlanmamalıdır. Bilakis, Aleksios’un seleflerinden bazıları Bizans askeri gücünün korkutucu teşhirlerini gerçekleştirmeyi başarmış, silahların taşındığı ve saray birliklerinin, belli subayların ve kimi zaman da imparatorun bilakis kendisinin de askeri giysiyle yer aldığı güç gösterileri yapılmıştı. Bildirimiz 9. yüzyıl ile 12. yüzyıl arasında Bizans askeri tören kostümlerinin bileşenlerini incelemeyi ve kullanımının uygun görüldüğü kontekstleri ve o kontekstlerdeki sembolik işlevini tartışmayı amaçlamaktadır. Son olarak da imparatorluk törenleri kontekstinde belirli tipte silah ve zırhların kullanımının, sanata ve özellikle de Bizans’ın asker azizlerinin tasvirine yansımalarını kolaylaştırmış olabileceğini irdeleyeceğiz.
On Christmas Day of 1196, Alexios III Angelos, wishing to dazzle the German ambassadors to Constantinople, had himself and his court arrayed in luxurious garments adorned with precious stones and gold thread. The ambassadors, though coveting the displayed riches, did not think much of the Byzantines themselves, whom they considered as weak and unmanly. Indeed, wishing to frighten their hosts they said “The time has now come to take off effeminate garments and brooches and to put on iron instead of gold.” This effort to impress failed mainly because the intended audience—the Germans—had a different frame of reference as to what constituted power and manliness and its acceptable outward expression, which, for them, included sporting weapons. This incident, however, should not be taken to imply that there was no Byzantine military ceremonial attire to speak of. On the contrary, some of Alexios’s predecessors were able to orchestrate formidable displays of Byzantine military prowess, which also included carrying arms and the array of palace units, certain military officials and sometimes the emperor himself in military dress. The present paper aims to investigate the components of Byzantine military ceremonial attire from the 9th down to the 12th century and discuss the contexts in which its use was deemed appropriate and its symbolic function therein. Lastly, it will explore how the usage of certain types of arms and armour in an imperial ceremonial context might have facilitated their reflection in art and more specifically in the portrayal of Byzantium’s military saints.
Palaiologoslar Dönemi Konstantinopolisi’nde Güç AmblemleriEmblems of Power in Palaiologan Constantinople
Robert Ousterhout
1430’lu yıllarda İspanyol gezgin Pero Tafur, Konstantinopolis’te İmparator VIII. Ioannes ile buluştuğunda, hanedanlık armaları konusunda konuştular. Tafur, imparatorluk ailesiyle akrabalığı olduğunu iddia etti ve ailesinin “gerçek armalarının kareli (jaqueles)” olduğunu belirtti. İmparatora, neden o armaları, daha önce gelenek olduğu gibi takmadığını sordu ve kendisine şu yanıt verildi: Konstantinopolis’i Venediklilerden geri alan imparator 

… daha önce taktığı ve iki halkanın birleşmesinden (eslavones asidos unos con otros) oluşan eski armalarından vazgeçmesi ve payitahta ait imparatorluk armalarını takması konusunda ikna edilememişti. Bilakis, imparatorluğu bu armaları takarak geri kazandığını ve hiçbir şeyin onu bu armalardan ayıramayacağını söylüyordu ve bugüne kadar da böyle gelmişti. Kareli olan eski armalar hâlâ kentin burçlarında, binalarında ve kiliselerinde görülebiliyor (Pero Tafur: Travels and Adventures (1435-39), ter. ve ed. M. Letts (Londra 1926), bölüm 14). 
“Kareli” motif ve birbirine bağlanan iki halka ile ne kastediliyordu? Bildirimizde yukarı sözü geçen güç ve prestij amblemlerinin tanımlanması ve özel anlamlarını irdeleyeceğiz. Öne süreceğimiz üzere bu motifler Geç Bizans seçkinlerinin mimarisinde, giysilerinde ve sikkelerinde görülüyor ve Batı Avrupa, Selçuklu ve Memluk devletlerinde kullanılan benzer sembolik sistemlerle ilintili olabilirler.

When the Spanish traveler Pero Tafur met John VIII in Constantinople in the 1430s, they discussed heraldry. Tafur claimed relationship with the imperial family, and thus noted that his family’s “true arms are checky (jaqueles).”  He enquired why the emperor did not wear those arms, as was formerly the custom, and was told that the emperor who had reconquered Constantinople from the Venetians

… could never be prevailed upon to relinquish the arms which he formerly bore, which were and are two links joined (eslavones asidos unos con otros), and to assume the imperial arms, which belong to the throne.  But he replied always that he had won the empire bearing those arms, and nothing would induce him to part with them, and so it is to this day.  Nevertheless the old arms, which were checky, can still be seen on the towers and buildings and the churches of the city. (Pero Tafur: Travels and Adventures (1435-39), trans. and ed. M. Letts (London, 1926), ch. 14)

What are meant by the “checky” device and the two links joined? In this paper, I will explore the identification and specific meaning of the emblems of power and prestige discussed above. As I shall argue, these devices appear on the coinage, garments, and architecture of the late Byzantine elite, and they may be related to similar symbolic systems employed in Western Europe and in the Seljuk and Mamluk states.
Hipodrom Eğlenceleri: Büyük Saray’ın Dış Dünyaya Açılan PenceresiEntertainments of the Hippodrome: A Window of the Great Palace on the Exterior World
Brigitte Pitarakis
Bu bildirideki amacım imparatorun ve saray görevlilerinin katılımına odaklanarak Konstantinopolis Hipodromu’ndaki eğlencelere, görsel malzeme, objeler, arkeolojik kanıtlar ve yazılı kaynakları karşılaştıran bir yaklaşımla yeni bir bakış sunmaktır. İmparatorluk locası kathisma spiral bir merdivenle imparatorluk sarayına bağlanıyordu ve imparatorluk erkini ve ihtişamını dış dünyaya sunan bir pencere işlevi görüyordu. Hipodromdaki eğlencelerin mekânsal kurgusu ile Büyük Saray’ın kapalı kapıları arkasında gerçekleşen resepsiyonlar arasında bir koşutluğun varlığını göstermeye çalışacağım. Partilerin organları ve kathismanın dekorasyonunda kullanılan tekstiller, Büyük Saray’daki saray törenlerinin Hipodrom’daki yansımalarıdır. Yabancı elçilerin ziyaretleri gibi kimi durumlarda Saray’daki törenleri tamamlamak üzere Hipodrom’da gösteriler düzenlenirdi. İmparator, yerleşik hiyerarşilerine göre imparatorluk locasını kuşatan localarda veya caveadaki özel koltuklarda oturan saray erkânı ve devlet görevlileri ile birlikte oyunları seyrederdi. Saray kadınları locanın yukarısındaki odaların pencere kafesleri ardından seyredebilirdi çünkü kadınların normal sıralardan seyretmeleri yakışıksız kabul ediliyordu. Hipodrom, atlı araba yarışlarının yanı sıra hayvan dövüşleri ve alaylar, akrobat gösterileri, dansçılar ve müzisyenlere de ev sahipliği yapıyordu. Bildirimin ikinci bölümünde bu eğlencelere, Bizans sarayının gözde zevkleri ve boş vakit etkinliklerinin yansımaları olarak yoğunlaşacak ve Orta Bizans döneminin sanatsal üretimi üzerindeki etkisini irdeleyeceğim.

My purpose in this paper is to give a new insight into the entertainments of the Hippodrome in Constantinople by focusing on the participation of the emperor and court officials. My approach will involve the comparison of visual material, objects, archaeological evidence and written sources.

Through a spiral staircase the kathisma, or imperial box,was directly linked to the imperial palace and served as a window of imperial power and magnificence onto the exterior world. I will attempt to draw a parallel between the setting of the entertainments in the Hippodrome and the receptions that took place behind the close doors of the Great Palace. The organs of the factions and the hanging textiles used in the decoration of the kathisma are among the reflections in the Hippodrome of the court ceremonial in the Great Palace. On some occasions, as for the visits of foreign embassies, spectacles were organized in the Hippodrome to complement the ceremonial in the Palace. The emperor watched the games surrounded by court dignitaries and state officials who, according to the established hierarchy, occupied the loges flanking the imperial box or special seats in the cavea. Ladies of the court had the privilege of watching from behind window grills in the rooms above the box, attendance in the ordinary seats being considered inappropriate for women.

Besides chariot-races, the Hippodrome was the setting for various other entertainments including animal fights and parades, acrobatic performers, dancers and musicians. In the second part of my paper, I will focus on these entertainments as reflections of favorite pastimes and taste at the Byzantine court and will consider their impact on artistic production in the Middle-Byzantine period. 

Sultanahmet Eski Cezaevi Kazıları: Augoustaion Meydanı’na Açılan Kapı ve Çevre MimarisiExcavations at Sultanahmet Former Prison Area: Gate Opening to the Augusteum and the Surrounding Architecture
Çiğdem Girgin
Ayasofya’nın doğusunda, Osmanlı sarayı ana giriş kapısının (Bab-ı Humayun) güneyinde, 1982 yılına kadar Sultanahmet Cezaevi yer almaktaydı. Cezaevi taşındıktan sonra, alanda yer alan Mimar Kemaleddin tasarımı cezaevi binası bugün otel (Four Seasons Oteli) olarak kullanılmaktadır. Otel bahçesinde, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararları doğrultusunda, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü denetiminde sürdürülen arkeolojik kazı çalışmaları 1997 yılında başlamıştır. Kazı alanının büyük kısmında, 1891’de Sultan Abdülmecid tarafından İsviçreli mimar Gaspare Fossati’ye üniversite binası olarak yaptırılan, Cumhuriyet Döneminde Adliye olarak kullanılırken 1933 yılında yanan binanın temelleri mevcuttur. Adliye binası, Ayasofya meydanına açılan ana girişinin her iki yanında, ortası avlulu bloklardan oluşan büyük bir yapıdır. 2003 yılı kazı çalışmalarında, Adliye binasının güney bloğunda kazılar yoğunlaştırılmış, kalın ve yüksek temellerin oluşturduğu bölmeler içinde çalışılmıştır. Yapının güney bloğunun batı kanadında, avlunun her iki yanındaki temel duvarları alanı üçer taneden toplam 6 bölmeye ayırmaktadır. Bölmelerin içinde, Augoustaion meydanının doğusunda ve ona paralel kalın bir duvar takip edilmiştir. Duvar, Milion kalıntılarının karşısına denk gelen bölümde 6.20 m genişliğinde bir açıklığa sahiptir. Ayrıca açıklığın her iki yanında, temele bağlı olarak meydana doğru devam eden büyük kesme taştan duvarlar bu açıklığın kapı olduğunu düşündürmektedir. Duvarın, Augoustaion meydanına bakan yüzeyine bitişik olarak, duvar boyunca devam eden, mermer levhaların yan yana yerleştirilmesi ile yapılmış platform, üç mermer basamakla, mermer bir zemine ulaşmaktadır. Platformun dış kenarı silmelidir. Mermer platform üzerindeki, eşit aralıklarla açılmış kenet delikleri ve çevrelerindeki daire izler, kaidesiz olarak yerleştirilmiş sütunları işaret etmektedir. Sütun izleri arasında, mermer platform üzerine oturtulmuş, kapının her iki tarafında ikişer adet, içlerine heykel yerleştirilebilecek mermer plasterler bulunmaktadır. Tabanı dikdörtgen kesitli plasterlerin, ön yüzeyleri içbükey oyularak nişler oluşturulmuştur. Niş kenarları kademelidir. Plasterlerin oturduğu mermer platformdan sonra başlayan merdivenlerde ilk basamak daha geniş diğer ikisi ise eşit genişlikte ve ilk basamaktan daha dardır. Basamakların önünde, mermer levhalardan yapılmış bir yer döşemesi yer almaktadır. Ayasofya’nın güneydoğusunda, Milion’un karşısında, Augoustaion meydanına çıkışı olan bu kapının, Büyük Saray’ın önemli girişlerinden Khalke kapısı olduğunu söylemek mümkün olabilir. Kapı açıklığının iki yanında sütun ve plasterlerle süslü, basamaklar ile meydana inen platformun dayandığı kalın duvar, iki katlı portikoyu taşıyacak kadar güçlü görünmektedir. Kapının kuzeyinde yer alan yan giriş ise saray ve kapı güvenliği için kullanılmış olabilir. Sultanahmet Cezaevi Kazısı, kuşkusuz imparatorluk konutu ve idari merkezinin bulunduğu alanda yer alması nedeniyle çok önemlidir. Kazılarda açığa çıkarılan Bizans mimarisinde görülen birden fazla onarım ve plan değişikliklerinin hangi yüzyıllarda yapıldığının saptanması, depremlerden sonraki yenileme ve güçlendirmelerin tarihlendirilmesi kuşkusuz disiplinler arası bir ekiple yürütülmesi gereken bir projedir. Ancak kazı alanı ile sınırlı kalan çalışmalar da yetersiz olacaktır. Kazı buluntularının Sultanahmet ve Cankurtaran semtlerindeki mimari kalıntıların tümü içinde değerlendirilmesi kaçınılmazdır.

The Sultanahmet Jail was located to the east of Hagia Sophia and to the south of the Imperial Gate of Topkapı Palace until 1982. When the prison facilities moved elsewhere, the former building built by Architect Kemaleddin and identified by its inscription as Dersaadet Cinayet Tevkifhanesi 1337 (i.e. Dersaadet House of Detention for Murder 1918-19) today serves as Hotel Four Seasons. Archaeological excavations were initiated in 1997 in the hotel’s gardens by the Istanbul Archaeological Museums Directorate as per decision of the Board for the Protection of Natural and Cultural Heritage.

A great portion of the excavation area is covered by the foundations of the university building commissioned by Sultan Abdülmecid and built by the Swiss Architect Gaspare Fossati in 1861 and this building had served as the Courthouse in the republic period until it was destroyed by fire in 1933. This courthouse building comprises two blocks with courtyards flanking the main entryway opening to Hagia Sophia Square. Excavations in 2003 concentrated in the south block and uncovered the chambers with thick and high foundations. The west wing of the south block is divided into six compartments by foundation walls on either side of the courtyard.

Inside the compartments is a thick wall running parallel, on the east, to the Augusteum. The wall has an opening of 6.20 m. width opposite the remains of the Million. On either side of the opening are walls of large ashlars extending from the foundations toward the square and this suggests that this opening was a gateway. Adjoining the side of the wall facing the Augusteum extends a platform built with marble plaques, which reaches a marble pavement via three steps.

The exterior side of the platform has a profile. On the marble platform are clamp holes at equal spaces surrounded with circular traces indicating the presence of columns erected without any bases there. Between the traces of the columns are two marble pilasters on either side of the gateway, in which statues could be placed. The rectangular pilasters have round niches carved into their front sides and the niches terminate in steps. The stairs starting after the marble platform on which the pilasters rise have the first step wider than the next two steps, which are equal to each other. The stairs have a marble pavement before them.

This gateway situated opposite the Milion and opening into the Augusteum to the southeast of Hagia Sophia could possibly be the Chalke Gate, an important entrance of the Great Palace. The thick wall decorated with columns and pilasters on either side of the gateway and leading down to the square via stairs seems to be strong enough to support a two-story portico mentioned by W. Müller-Wiener (İstanbul’un Tarihsel Topografyası, Istanbul 1998, p.230) to be existing between Chalke, Magnaura and Hagia Sophia in the latter half of the 6th century. The lateral gateway on the north side could have served for security of the palace and the gate.

Excavations at the former jail at Sultanahmet are certainly of great importance for they cover part of the imperial residence and administrative centre. Numerous repairs and changes in

Byzantine architecture as revealed in the course of excavations need to be dated as well as the need for precise dating of the renovations and reinforcements following earthquakes must be fulfilled by an interdisciplinary team. However, work limited with the excavation area only will be unsatisfactory and it is inevitable that the excavation finds need to be evaluated together within the frame of architectural remains in Sultanahmet and Cankurtaran quarters.

Eski Sultanahmet Cezaevi Bölgesinde Bizans Büyük Sarayı (Palatium Magnum) KazısıExcavations at the Byzantine Great Palace (Palatium Magnum) in Former Sultanahmet Prison Area
Asuman Denker
Eski Sultanahmet Cezaevi Bahçesi’nde, Bizans Dönemi’nde Büyük Saray bölgesine giren yaklaşık 17.000m².lik alandaki kazı çalışmaları 1997 yılından beri İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından sürdürülmektedir.

Yapılan kazı çalışmalarında, Bizans Dönemi’nin çeşitli evrelerini içeren mimari kalıntılar (Büyük Saray’ın ana girişi olan “Khalke Pule”, kapının hemen yanındaki –olasılıkla- Soter Khristos tes Khalkes Şapeli, Mamboury ve Wiegand’ın Magnaura Sarayı/Senato Binası olarak adlandırdığı mekanlar, yaklaşık 48.00m. uzunluğundaki kuzeybatı güneydoğu doğrultulu bir sokak, hypocaust sistemine sahip küçük bir hamam, oktogonal planlı mekan, freskli ve mozaik döşemeli mekanlar, tonoz örtülü yapı kompleksi, sarnıç ve çeşitli su sistemleri gibi) ile 11-13.yy’lara tarihlenen gömü alanı ortaya çıkarılmıştır. Bu kalıntıların büyük çoğunluğu şimdiye kadar bilinmeyen yeni buluntulardır ve gerek Bizans Büyük Sarayı gerekse kentin arkeolojisine getireceği yeni bilgi ve katkılar nedeniyle son derece önemlidir.

Kazı alanının çeşitli noktalarında taban altı sondajlar yapılmış, tam olarak tarihlenememekle birlikte, daha erken dönemlere ait olabilecek duvarlara da rastlanılmıştır.

Kazıda ele geçen küçük buluntular arasında bronz, gümüş, altın sikke ve mühürler; çeşitli malzemelerden yapılmış takılar ve giysi aksesuarları; çanak çömlekler; aydınlatma gereçleri, kutsal objeler; pişmiş toprak, kemik, maden ve camdan yapılmış günlük yaşama ait objeler yer almaktadır. Buluntular arasında Konstantinopolis’in başkent yapılması onuruna düzenlenen kutlamalar nedeniyle basılan bir sikke de bulunmaktadır. Sınırlı bir emisyona sahip olan sikkenin günümüze ulaşan az sayıda örneği vardır.
Eski Sultanahmet Cezaevi Bahçesi’nde, Bizans Dönemi’nde Büyük Saray bölgesine giren yaklaşık 17.000m².lik alandaki kazı çalışmaları 1997 yılından beri İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü tarafından sürdürülmektedir.

Yapılan kazı çalışmalarında, Bizans Dönemi’nin çeşitli evrelerini içeren mimari kalıntılar (Büyük Saray’ın ana girişi olan “Khalke Pule”, kapının hemen yanındaki –olasılıkla- Soter Khristos tes Khalkes Şapeli, Mamboury ve Wiegand’ın Magnaura Sarayı/Senato Binası olarak adlandırdığı mekanlar, yaklaşık 48.00m. uzunluğundaki kuzeybatı güneydoğu doğrultulu bir sokak, hypocaust sistemine sahip küçük bir hamam, oktogonal planlı mekan, freskli ve mozaik döşemeli mekanlar, tonoz örtülü yapı kompleksi, sarnıç ve çeşitli su sistemleri gibi) ile 11-13.yy’lara tarihlenen gömü alanı ortaya çıkarılmıştır. Bu kalıntıların büyük çoğunluğu şimdiye kadar bilinmeyen yeni buluntulardır ve gerek Bizans Büyük Sarayı gerekse kentin arkeolojisine getireceği yeni bilgi ve katkılar nedeniyle son derece önemlidir.

Kazı alanının çeşitli noktalarında taban altı sondajlar yapılmış, tam olarak tarihlenememekle birlikte, daha erken dönemlere ait olabilecek duvarlara da rastlanılmıştır.

Kazıda ele geçen küçük buluntular arasında bronz, gümüş, altın sikke ve mühürler; çeşitli malzemelerden yapılmış takılar ve giysi aksesuarları; çanak çömlekler; aydınlatma gereçleri, kutsal objeler; pişmiş toprak, kemik, maden ve camdan yapılmış günlük yaşama ait objeler yer almaktadır. Buluntular arasında Konstantinopolis’in başkent yapılması onuruna düzenlenen kutlamalar nedeniyle basılan bir sikke de bulunmaktadır. Sınırlı bir emisyona sahip olan sikkenin günümüze ulaşan az sayıda örneği vardır.
Bizans Sarayında Kadının YeriFemale Space within the Byzantine Court
Judith Herrin
Bu kısa bildirimizde 5. ila 12. yüzyıllar arasındaki dönemde bir Bizans imparatoriçesinin hükmedebildiği fiziksel ve kültürel ortamı saptamaya çalışacağız. Kadınsal bir egemenliği uygulayabildiği potansiyel güç ortamını belirlemeyi istiyoruz. Her bir imparatoriçe, Büyük Saray’da kendi dairesini, çoğunlukla hadımlardan oluşan kendi hizmetlilerini kontrol ediyordu. Üstelik çok sayıda nedime de onun dış görünümüyle (örneğin, saçı, makyajı, kostümleri, ayakkabıları vb) bizzat ilgileniyordu. Tüm bu görevliler doğrudan kraliçenin bizzat yanında çalıştıklarından onu ikna etmeleri için de dışarıdan sürekli baskı görüyorlardı. Bunların bazıları da uygunsuz davranışları kısıtlayan gelenek muhafızları olarak da görev görmüş olabilir. Ancak kendi şahsi geliri bulunan imparatoriçe, kilise, manastır, yoksullar için bakım evi gibi çeşitli kurumların inşası için parasal kaynak ayırabiliyor; şairler, tarihçiler, doktorlar ve teologların hamiliğini yapabiliyor, kendi özel yemek salonunda kendisiyle birlikte yemek yemesi için dışarıdan bireyleri davet edebiliyor ve saray dışındaki kişilere kişisel mesajlar gönderebiliyordu. İmparatoriçenin bağımsızlığı ve inisiyatifi hem saray dâhilinde hem de Konstantinopolis halkı tarafından tanınan bir etkendi. İmparator veya imparatoriçenin annesi veya diğer kadın akrabalar tarafından da benzer bir erk uygulanabiliyordu. Dul kalan imparatoriçeler, oğullarının mirasını garanti altına almada özellikle etkin rol üstlenirken, kadın yaşam deviniminin farklı aşamalarındaki imparatorluk kadınları da Bizans’ta siyasi, kilise ile ilgili ve kültürel kararlarda etkili oluyordu. Saray dâhilinde kadınların güç ortamı belirlenerek, onların daha geniş çerçevedeki etkinliklerini hakkındaki bilgilerimizi geliştirebiliriz.

This short paper will attempt to map the physical and cultural space, which a Byzantine empress might claim between the fifth and the twelfth century. It intends to identify the potential power space in which she could exercise a female dominance. Every empress controlled her own living quarters within the Great Palace and her own servants, mainly eunuchs. In addition, numerous ladies-in-waiting looked after her appearance (hair, make-up, costume, shoes etc). Because these attendants worked in close personal proximity to the empress, they were often pressured by others to exercise persuasion. Some may have acted as guardians of tradition to restrict any inappropriate behaviour.

With her own income, however, the empress had the power to dispense funds in the construction of churches, monasteries and poor houses; she could patronise poets, historians, doctors and theologians, invite individuals to dine with her in her private dining rooms and send personal messages to individuals outside the palace. Her independence and initiative was a recognised factor both in court circles and among the people of Constantinople. A similar power could also be exercised by the mothers of the emperor and empress and other female relations.

While widowed empresses were particularly active in guaranteeing their sons’ inheritance, imperial women at other stages of the female life-cycle also influenced political, ecclesiastical and cultural decisions in Byzantium. Identifying their power space within the court should enhance current knowledge of their wider activities.
Geç Bizans’ta Siyasi Propaganda Olarak Tarih YazımıHistory Writing as Political Propaganda in Late Byzantium
Apostolos Karpozilos
Yaygın kanıya göre tarihlerin çoğu en baştan itibaren çeşitli sebeplerden dolayı siyasi, hanedanlık, dinsel ve benzeri konularda potansiyel propaganda araçları olarak tasarlanmışlardır. Fakat övgü dolu tarihsel çalışmalarda dahi, kanımca, tarihçinin kendi yansızlığını destekleme çabası olarak Kaiserkritik (İmparatorun eleştirilmesi) unsurları saptanabilir ve bu husus iyi bilinen incelemelerde daha fazla yoruma gerek bırakmayacak şekilde sunulmuştur. Daha da ilginci, yazılmalarının arkasında yatan motivasyon veya hedefleri açıkça göstermeyen tarihlerdir. Bu tür çalışmalar kolaylıkla muhalif olarak sınıflandırılabilir ve buradaki soru nasıl olup da yazıldıklarıdır. Dönemin modası belirli entelektüel eğilimlerden mi etkilenmişlerdi yoksa toplum, imparatorun imajını bile etkileyen geniş kapsamlı değişikliklere hazır olacak derecede olgunlaşmış mıydı? Profesyonel tarihçi yoktu, yani bu amaçla eğitilmiş tarihçi yoktu ve yine de eserlerinde baltalayıcı olmaya çabaladılarsa, onlar için riskte olan neydi diye merak edilir. Özyaşamöyküsel görünen bir şiirinde Ioannes Mauropous, bir tarih yazımını tamamlama düşüncesinden vazgeçtiğini çünkü eksousia ile baş edemediğini yazıyor. Peki, başkalarını bu kadar cüretkâr yapan ne idi?

The prevailing view is that most histories were from their beginning conceived as potential tools of propaganda for a variety of reasons - political, dynastic, religious  and the like. But even in laudatory historical works one can establish elements of Kaiserkritik, as an attempt from the part of the historian to assert his objectivity, I suppose, and this fact has been presented in well known studies that need no further comment. More interesting are, to be sure, histories that do not make clear the motives or the objectives behind their composition. Such works can be easily classed as oppositional and the question is how they came to be written. Were they influenced by  specific intellectual trends, fashioned after the times or was society already ripe for far reaching changes that affected even the image of the emperor? There were no professional historians (or trained for that purpose), and yet if they attempted to become subversive in their work, one wonders what was at stake for them? Ioannes Mauropous, in an autobiographical poem (so it seems) gave up the idea to complete a history because he could not put up with the eksousia. What made the others then so bold?

İmparatorluk Sarayının Saray İçi ve Dışındaki HarcamalarıImperial Court Expenditures in and out of the Palace.
Cécile Morrisson
Psellos’un (I, 132) bir seferinde dile getirdiği üzere “Romalıların hegemonyasına iki şey katkıda bulunur – bunlar şerefler sistemimiz ve zenginliğimizdir ki, bunlara bir üçüncü olarak da şu eklenebilir: İlk ikisinin akıllı kullanımı ve dağılımında sağduyu.” Genel olarak VII. Konstantinos’un Törenler Kitabı’ndaki materyale dayanarak bu çalışmamızda saray harcamalarının çeşitli yollarını ve lokasyonlarını, miktarlarını ve ekonomik önemlerini inceleyeceğiz. Daha sonra bu harcamaların motivasyonu, amacı ve başardıklarını irdeleyeceğiz.

As Psellos (I, 132) once remarked  “two things in particular contribute to the hegemony of the Romans, namely, our system of honours and our wealth, to which one might add a third: the wise control of the other two, and prudence in their distribution.” Relying mainly on the material from Constantine VII’s Book of Ceremonies, this paper will consider the various ways and locations of court expenditures, their amount and economic significance. It will then analyse their motivation, purpose and achievements.

Entelektüel Ressamlar: Palaiologos Sarayıyla İlgili Bir Olgu mu?Intellectual Painters: A Phenomenon Related to the Palaiologan Court?
Anestis Vasilakeris
Bildirimiz geniş bir açıdan bakılınca Bizans’ta sanatçının statüsü konulu geniş tartışma ile diyalog içersindedir. 13. yüzyıl sonları ve 14. yüzyılda entelektüel ressamların, erken Palaiologos sarayına ilişkin bir olgu olarak ortaya çıkması ile ilgili kanıtları irdeleyeceğiz.

13. yüzyıl sonları ve 14. yüzyıla ait az sayıda fresko ve mozaik buluntuları hem dönemin edebi üretimiyle orta estetik kriterleri paylaşıyordu hem de onunla yapısal benzerlikler gösteriyordu. Aynaroz’daki Protaton freskoları veya Kariye’deki mozaik ve freskolar gibi eserlerde, sözel retorik şema ve kinayelerin tam resimsel karşılıkları bulunuyor. Bu durum, bu tür eserlerin ressamlarının kendi görsel yaratıları ile, spesifik bir kültürel ortam bağlamında daha geniş bir entelektüel ve artistik prodüksiyona katkıda bulunabildiği anlamına gelebilir. VIII. Mikhael ve özellikle de II. Andronikos’un hümanizma ruhunda entelektüel ve artistik etkinliği teşvik eden sarayları, bu yeni nesil entelektüel sanatçıların ortaya çıkması için gereken ortamı sağlıyordu.

From a larger perspective my presentation is in dialogue with the greater discussion on the status of the artist in Byzantium. I will discuss the evidence relating to the emergence of intellectual artists in the late 13th and 14th centuries as a phenomenon concerning the early Palaiologan court.

A small number of fresco and mosaic ensembles of the late 13th and 14th centuries not only share with the literary production of the time the same aesthetic criteria, but also present structural similarities with it. Within works such as the Protaton frescoes on Mount Athos, or the Chora mosaics and frescoes, one encounters some exact pictorial equivalents to verbal rhetorical schemes and tropes. This may mean that the painters of such works were able to contribute with their own visual creations to a broader intellectual and artistic production, in the context of a specific cultural milieu. The courts of Michael 8th and especially Andronicus 2nd, which promoted intellectual and artistic activity in a spirit of humanism, were a particularly favorable ground for the emergence of this new breed of accomplished intellectual artists.

Konstantinopolis’te İktidarın İnşaası ve Mekânı: İnşaat ve Konservasyonun Dinamik ve EtiğiPower Building and Power Space in Byzantine Constantinople: The Ethics and Dynamics of Construction and Conservation
Paul Magdalino
Bir veya iki istisna haricindeki Bizans tarihçileri, yeni saray binalarını ya kısaca ya da olumsuz şekilde zikrediyor ve bazen de hiç anmazlar. Bildirimizde hem imparatorluk motivasyonu hem de kamu reaksiyonu açısından bu suskunluğun altında yatan algılamaları ve değerleri irdeleyeceğiz. Saray inşası, normal bir imparatorluk etkinliği olarak mı yoksa kendini şımartan savurganlık olarak mı görülüyordu? Yeni inşaata karşılık konservasyon veya yeniden kullanmanın göreceli erdemleri arasında bir “tartışma” var mıydı? Tartışmamızın sonunda çelişen iki örnek vereceğiz: 12. yüzyıla tekrar tekrar kullanılan eski bir saray ve de modern bilimde nerdeyse hiç irdelenmeyen 11. yüzyıla ait bir saray kompleksi.
With one or two notable exceptions, Byzantine historians make only brief or negative mention of new palace buildings, and sometimes fail to record them at all. This paper examines the perceptions and values that lie behind such reticence, both in terms of imperial motivation and of public reaction. Was palace construction assumed to be a normal imperial activity, or a self-indulgent extravagance? Was there a 'debate' about the relative merits of construction versus conservation and re-use? The discussion concludes with two contrasting examples, one of a an ancient building used and re-used until the twelfth-century, and the other of an eleventh-century palace complex that has gone virtually unotice.d in modern scholarship.
Tören Alayları ve Kamusal AlanProcessions and Public Space
Leslie Brubaker
Hıristiyanlığın gelişiyle Doğu Akdeniz’de kamusal alan kullanımının azaldığı iddia edile gelmiştir. Aslında kamusal alanın kullanımı sadece değişikliğe uğramıştır. Örneğin Konstantinopolis’teki çarşı, su sistemi ve limanlar üzerine yakın zamanlarda yapılan çalışmalar, eskiden sanıldığından çok daha fazla alanın kamusal amaçlı kullanıldığını ancak bu alanın tek bir agora etrafında toplanmak yerine çevreye dağıldığını göstermektedir. Benzer şekilde, sivil ve dinsel kutlamalar kent yaşamının odağında idi fakat yine, tekil yerlere yoğunlaşmaktan ziyade dağılmışlardı.

Kamusal alanın kullanımı ile ilgili kilit göstergelerden biri dinsel veya resmi geçit alaylarıdır. Bu alaylar, 4. yüzyılın sonlarından itibaren kentsel mekânın sahiplenilmesinin belgelenmiş biçimidir. Çeşitli yazılı kaynaklardan rekonstrükte edebildiğimiz üzere güzergâhların akışkanlığı, Konstantinoplis’te kentin çok daha fazla bir kısmının, daha önceki Roma kentlerinde olduğundan çok daha fazla şekilde kamu kullanımına açıldığını göstermektedir. Örneğin belirli bir azizin yortu gününde normalde azizin “asıl” kilisesine giden alay ile çoğu zaman Konstantinopolis’in kentsel alanının çoğu aşılırdı. Kentte belirli yerler zaman içinde belirli sembolik anlamlar kazanmışa benziyor – örneğin, resmi geçitlerin çoğunun başladığı ve imparatorluk dönüşüm törenleri ile ilintili yer haline gelen Khalke Kapısı en göze çarpan örneklerden biridir. Bu bildiride, Konstantinopolis’te gerçekleşen Bizans geçit alaylarının belli başlı üç modelinin – sur içinde bir yerden bir başka yere, surlar boyunca, veya sur içinden dışına sonra tekrar içine – nasıl farklı anlamlar kazandığı, izlenen güzergahın anlamının ilgili yerler ile nasıl etkileştiği ve her ikisinin de zaman içinde nasıl değiştiği irdelenecektir.

It has been argued that, with the advent of Christianity, the public use of space diminished in east Mediterranean cities. In fact, however, use of public space simply changed. Recent studies of markets, waterworks and harbours in Constantinople, for example, clearly indicate that far more space was used for public exchange  that had once been thought, though this space was dispersed rather than clustering around a single agora. Similarly, civic and religious celebrations remained central to urban life but, again, were dispersed rather than being localised to single sites. 

A key indication of how public space was used in this way is the procession (religious and/or imperial), which is a documented form of the appropriation of urban space from the late fourth century onward. The fluidity of procession routes – as we can reconstruct them from various written sources – meant that far more of Constantinople became available to public use than had been the case in most earlier Roman cities.  Celebration of the feast day of a particular saint, for example, normally involved a procession to his or her ‘home’ church, which entailed considerable travel across much of the urban space of Constantinople.  Certain sites appear to have developed specific symbolic resonances, an obvious example being the Chalke Gate, through which most imperial processions progressed, and which became a site associated with imperial transformation rituals. This paper will examine how the three dominant patterns of Byzantine processions in Constantinople – site to site within the walls, circuiting the walls, or from inside the walls to outside them and then back again – were charged with different types of meaning, how the meaning of the processional route itself interacted with the sites involved, and how both changed over time.
İstanbul’da Bulunan Bazı Bizans Saray KalıntılarıSome Byzantine Palace Remains in Istanbul
Ferudun Özgümüş
Büyük Saray Kalıntıları: Öteden beri varlığı bilinen Bizans imparatorluk sarayına ait yeni kalıntılar, Sultanahmet semtindeki Eresin Crown otelinin lobisinde, Kurul kararları sayesinde, gayet sağlam bir şekilde muhafaza edilmiş olarak bulunmuştur. Burada in situ bir opus sektile mozaik ve ve bol devşirme malzemenin kullanıldığı 6. yy duvar vardır ve mozaikle aynı tarihlidir. Ayrıca Küçük Ayasofya arkasında ve Sultanahmet, Kara Cehennem Sokak’ta aynı sarayın daha önce literatüre geçmemiş kalıntıları bulunmuştur. Theodosius Forumu Yakınındaki 4. Yüzyıl Malikaneleri: 2006 Yılı çalışmalarımızda Thedodosius Forumu yakınında bugünkü Soğanağa Mahallesi’nde bulunan Star işhanının altında birtakım Tonozlar ve bir hipokaust ısıtma sistemi tespit edilmiştir; ayrıca in situ 6. yy iyonik bir impost kalıntıların tarihini belirlemektedir. Bunlar Forumun inşaatından önce burada bulunan Geç Roma malikaneleri olmalıdırlar ve tahminimizce 6. yy’da yeniden elden geçmiş ve esaslı bir tamirat görmüşlerdir. Helenianai Sarayı Kalıntıları: Büyük Konstantinos’un annesinin adını taşıyan Helenianai semti bugünkü Samatya yakınlarındaki Sancaktar Mahallesi’dir. 2004 yüzey araştırmalarında burada Helene’nin yaptırdığı saraya ait olduğunu tahmin ettiğimiz kalıntılar tespit edilmiştir. Filoksenus Sarayı: Konstantinos başkenti Roma’dan Konstantinopolis’e taşıdığında, senatörlerden bazılarını da zorla kente getirmiş ve burada ikamete tabi tutmuştur. Bunların arasında Filoksenus da vardır ve kendisi için bir saray yaptırmış, su ihtiyacı için de sarnıç inşa ettirmiştir Sarayı, bugün mevcut sarnıcı ile Konstantinos Forumu’nun arasındaydı. Bu mevkiye isabet eden yerlerde, Peykhane Caddesi’ndeki binaların altlarında, Filoksenus’un sarayının kalıntıları olduğunu düşündüğümüz binalar tespit edilmiştir. Bonos Sarayı Kalıntıları: Heraklios zamanında, 7. yy’da yaşayan askeri vali Bonos’un sarayının bugünkü Yavuz Sultan Selim Camisi altında halen mevcut kalıntıları, 1999 yılında bulunmuş ve ilim dünyasına tanıtılmıştır. Blakhernai Sarayı Kalıntıları: 11. yy’dan itibaren oturulan bu sarayın Ayvansaray’da daha önce bilinmeyen kalıntıları, aynı semtteki Ebu Zer Gıfari Camisi avlusunda tespit edilmiştir. Theodoros Metokhites Sarayı: Son devir Bizans’ın ünlü devlet adamı Metokhites’e ait olduğunu düşündüğümüz saray kalıntıları, Fatih Molla Aşki Mahallesi’nde, “Tepe” denilen yerde bulunmuş olup, bugün üzeri Fatih Belediyesi tarafından suni çimle kapatılmıştır.

Remains of the Great Palace: New traces of the well-known Byzantine Imperial Palace were found in good condition underneath the lobby of Hotel Eresin Crown in Sultanahmet area, thanks to the decisions of the Istanbul board for cultural and natural heritage. The remains include in situ opus sectile flooring and a contemporaneous 6th-century wall built with many spolia. In addition, other formerly unrecorded remains of the same palace were discovered in Kara Cehennem street behind Küçük Ayasofya.

Fourth-Century Mansions near the Theodosian Forum: In the course of our surveys in 2006, we discovered some vaults and a hypocaust underneath the Star İşhanı in Soğanağa quarter near the Theodosian Forum; a 6th-century in situ impost of Ionic order gives us the dating. These must belong to the Late Roman mansions which existed here before the construction of the forum and must have undergone dramatic renovation in the 6th century.

Remains of Helenianai Palace: The Helenianai quarter named after the mother of Constantine the Great was located at present-day Sancaktar quarter in Samatya. In the course of our surveys in 2004, here we identified some remains which we think belong to the palace built by Helene.

Remains of Philoxenus Palace: When Constantine the Great moved his capital from Rome to Constantinopolis, he forced some senators to move as well and to settle here. One such senator was Philoxenus, who had a palace for himself built together with a cistern for its water supply. The palace was located between the extant cistern and the Forum of Constantine. In the course of our surveys in this area we identified some building remains which we think belonged to the palace of Philoxenus.

Remains of Bonos Palace: Remains of the palace of Bonos, a military governor from the 7th century, were identified underneath the Yavuz Selim Mosque in 1999 and were presented to the academic world.

Remains of Blachernai Palace: Unknown remains of this palace resided as of the 11th century were identified in the courtyard of Ebu Zer Gıfari Mosque in Ayvansaray.

Remains of the Palace of Theodore Metochites: Remains of a palace, which we think belonged to the renowned statesman of the Late Byzantine period, were identified on “Tepe” in Fatih Molla Aşki quarter but the site was later covered with artificial turf by the Fatih Municipality.

İktidarın Sembolleri: İmparatorluğun Kendini Doğu ve Batıya TakdimiSymbols of Power: Imperial Self-Presentation to the East and West
Ioli Kalavrezou
Bildirimizde Bizanslıların, imparatorun imgesi üzerinden imparatorluk konsepti ile ilgilendiği ve algıladığı şekli irdeleyeceğiz. Hem imparatorluğun inşası için ideolojik terimler hem de özellikle bu konseptin iletişiminde geliştirdikleri semboller, görsel dili ve geleneklerini irdeleyen sembolik terimler üzerine odaklanacağız. Dünyevi hükümranlığın yeri olarak Bizans sarayı, sarayın/imparatorun kendilerine ve başkalarına karşı takdimi için yönetme erkini bu şekilde yayıyordu. Bu, imparatorluk idaresi tarafından çeşitli yollar ve ortamlarda yayılan resmi siyasi imgelem olacaktı. Bildirimizde sarayın kendini Doğudaki ve Batıdaki komşularına takdim için kullandığı objeler ve imgeler cinsinden farklılıkları irdeleyeceğiz.
The paper will examine the way the Byzantines dealt and addressed the concept of empire through the image of the emperor.  It will focus not only on the ideological terms for the building of empire, but mainly on symbolic terms discussing the visual language and its conventions, and the symbols they developed to communicate this concept. The Byzantine court as the place of world dominion emanated in this way the power to rule for the presentation of the court/emperor to themselves as well as to others. This would be the official political imagery issued by the imperial administration in a variety of ways and domains. The paper examines the differences, in terms of objects and images, that the court used for self-presentation as well as towards its neighbors to the West and to the East.
Geç Bizans Saray Kültürü ve Görsel Sanatlarında Geçmişe Öykünme ve Yeniden CanlanışThe Antiquarianism and Revivalism in Late Byzantine Court Culture and Visual Arts
Ivana Jevtic
Selanik, Aynaroz, Veria, Mistra ve Sırbistan’da, 14. yüzyılın ilk 30 yılında bezenen kiliseler, model olarak alınan antika unsurların potansiyelini çok güzel yansıtıyor. Bu kiliselerdeki duvar resimleri, antik motif kullanımının birçok temsilin ikonografisini ve sembolizmini nasıl zenginleştirdiğini gösteriyor. Örneğin İsa’nın Vaftizi sahnesinde görülen kimi kişileştirme ve janr sahneleri, Geç Bizans sanatındaki geçmişe öykünmeciliği ifade ediyor. Bunları kullanarak şu geniş soruları irdeleyeceğim: Geçmişe öykünme, Geç Bizans görsel sanatlarına hangi nitelikleri getirdi? Bunların dönemin yüksek kaliteli eserlerin üretiminde ve artistik gelişmede vücut bulan kültürel canlanması ile ilişkisi nedir? Bu olgu, baniler ve kültürel yönelimleri hakkında açığa vurdukları bilgiler nedeniyle önemli midir? Geçmişe öykünme ve yeniden canlanış için belirli bir entelektüel ortam gerektiğinden, bildirimizin ana ilgi konularından biri, Geç Bizans döneminde artistik yaratıcılığın bu belirli özellikleri üzerinde saray kültürünün etkisini belirlemek olacaktır.
Churches in Thessaloniki, Mont Athos, Veria, Mistra and Serbia, decorated in the first three decades of the 14th century, fully illustrate the potential of antique elements as models. The wall paintings in these churches show how the use of antique motifs enriched the iconography and symbolism of many representations. Various personifications and genre scenes in the Baptism of Christ, for example, express the antiquarianism of the Late Byzantine art. I will use these to discuss wider questions such as: What specific qualities did the antiquarianism bring to Late Byzantine visual arts? What is the relation of these with the cultural revival of the period, embodied in the artistic flourishing and production of high quality works? Is this phenomenon significant because of what it reveals about the patrons and their cultural orientations? As antiquarianism and revivalism require a particular intellectual milieu, one of the main concerns of this paper will be also to clarify the impact of court culture on these specific aspects of artistic creativity in Late Byzantium.
Yazılı Kaynaklara Göre Konstantinopolis’teki Aristokrat Saraylarının MimarisiThe Architecture of Aristocratic Palaces in Constantinople in Written Sources
Peter Schreiner
Konstantinopolisli aristokratların sarayları, özellikle de günümüze ulaşan çok az arkeolojik örnek nedeniyle bugüne kadar çok az ilgi çekebilmiştir. Bildirimizde her biri farklı dönemden ve farklı edebi tasvirle verilmiş üç saray tanıtılacaktır. (1) Çinli bir seyyahın gözünden 7. yüzyıla ait anonim bir saray; (2) 12. yüzyıla ait hukuki bir belgeye göre Botaneiates ailesinin sarayı; (3) 14. yüzyılın bilim ve devlet adamı Theodoros Metokhites’in kendi retorik tasvirine göre kendi sarayı. Her üç betim de, mimari gerçeklik bağlamında dikkate alındıkları takdirde, modern filolog ve tarihçileri özellikle zorlayıcıdır.
The Palace of the Constantinopolitan aristocracy found until today little attention, particularly as only very few archaeological examples are available. In this contribution should be presented three palaces, different each from the other in time and stile of the literary description. (1) An anonymous palace of the 7th century seen from the eyes of a Chinese traveller, (2) the palace of the family of Botaneiates in a juridical document of the 12th century and (3) the palace of the 14th century scholar and politician Theodore Metochite in the possessors own rhetorical description. Each of the three reports makes particular demands on the modern philologer and historian, if the texts should be used in view of the architectural reality.
Bizans Sarayı ve Taşra: 13. Yüzyılda Batı Anadolu Bizans Yaşantısından Arkeolojik KesitlerThe Byzantine Court and the Provinces: Archaeological Reflections from the Byzantine Life in Western Anatolia in the 13th Century
Zeynep Mercangöz
1204 yılında Latinlerin Konstantinopolis’i işgallerinin ardından kendilerini, Trabzon’dakilerle Epiros’takiler gibi, Bizans tahtının varisi gibi gören Laskaris Hanedanı, Nikaia’da (İznik’te) taç giymelerine karşın sosyal ve idari mekanlarını Magnesia (Manisa) ve Nymphaion’da (bugünkü Kemalpaşa) oluşturmuşlardı. Kuşkusuz bunun gerisinde hızla Türkleşen Anadolu gerçeği bulunmaktadır. Yine bu zamanda Ege Liman kentlerinden Anaia’nın ticari ve dini konumundaki değişim de aynı gerçeklerle ilişkilidir. 1261’de Konstantinopolis’e geri dönüş özellikle Anaia’nın yükselişini engellememiş, tam tersine, belki de Latinlere tanınan ayrıcalıkların kazanımlarıyla, kale daha da parlak günler görmüş gibidir. Bunun yanı sıra Konstantinopolis’teki Bizans sarayı bu gümrük kapısından gelen vergi kazancı nedeniyle buradaki gümrük memurları ve/veya ruhbanları ile iletişim halinde olmalıydı. Bu bildiride sürgündeki Bizans aristokrasisinin konutu Kemalpaşa sarayı ile, Anaia Liman kalesinin kazı bulgularına yukarıdaki sosyo-kültürel yaşamın yansımaları olarak yer verilmektedir. Söz konusu veriler, Ortaçağın bu zaman dilimindeki “küreselliğinin” yazılı kaynaklarda anılmayan belgeleridir.

Following the Latin conquest of Constantinopolis in 1204, the Laskarids, who considered themselves inheritors of the Byzantine throne like those at Trebizond and Epiros, were crowned at Nicaea (İznik) but established their social and administrative centers at Magnesia (Manisa) and Nymphaeum (Kemalpaşa). No doubt rapid Turkification of Anatolia lies behind this issue. The commercial and religious change observed at Anaia about this time is again related with this point. With the reconquest of Constantinopolis in 1261 did not hinder the rise of Anaia but rather the fortress seems to have lived better days, possibly with the privileges given to the Latins. Furthermore, the Byzantine palace in Constantinopolis must have been in contact with the customs officials due to tax and duty coming from Anaia and/or clergy.

The paper refers to the Byzantine aristocracy in exile covering the palace at Kemalpaşa and the excavation finds from Anaia as reflections of the socio-cultural life mentioned above. The data mentioned are evidences for the “globalism” of the Middle Ages in this period not mentioned in the written sources.
Fiziksel Bir Mekân Olarak Bizans SarayıThe Byzantine Court as a Physical Space
Albrecht Berger
Bizans sarayının fiziksel merkezinin sekiz asırdan daha uzun bir süre boyunca bulunduğu Konstantinopolis’teki Büyük Saray, 4. yüzyılda inşa edilmiş oldukça bütünleşik bir çekirdekten zaman geçtikçe binalar, açık mekânlar ve geçitlerden ibaret muazzam bir külliyeye doğru gelişti. Büyük Saray hem imparatorluk konutu hem de hükümet merkezi ve idari karargâh idi.



Bildirimizin amacı, aşağıdaki sorulara özel bir dikkat vererek bu gelişimin nasıl gerçekleştiğini kısaca gözler önüne sermektir:

1. Varlığının ilk evresinde saray alanının vaziyet düzeni nasıldı? Büyük Saray’ın çekirdek kısmı Roma’daki sarayın bir kopyası mıydı yoksa değil miydi?

2. 7. ve 8. yüzyıllardaki kriz sarayın bina ve kurumlarını nasıl etkiledi? Yeniden inşa sırasında neler oldu?

3. Büyük Saray’ın aktif merkezinin, saray alanının güneybatısına kaydırılmasının sebepleri neler idi?

4. Geçit alayları ve kabul törenleri sırasında Büyük Saray alanının fiziksel mekânı nasıl algılanıyordu?

5. Büyük Saray 11. yüzyılın sonlarından itibaren neden kısmen terk edildi ve önceki işlevlerinin yerini neler aldı?

The Great Palace of Constantinople, in which the Byzantine Court had his physical centre for more than eighthundred years, expanded gradually from a rather compact fourth-century core into a vast complex of buildings, open spaces and passageways. The Great Palace served not only as the emperor’s residence, but also as the seat of govern­ment and the headquarters of the administration.


The aim of this paper is to give an overview how this develop­ment took place, with spe­cial regard to the following questions:

1) What was the layout of the palace area in the first phase of its existence? Was the core of the Great Palace actually designed as a copy of the palace of Rome, or rather not?

2) How did the crisis of the seventh and eighth century affect the buildings and institu­tions of the palace? What happened thereafter during its reconstruction?

3) What were the reasons for the shifting of the active centre of the Great Palace to the south-west of the palace area?

4) How was the physical space of the Great Palace area experienced in court ceremonial by processions and receptions?

5) Why was the Great Palace partially abandoned since the late eleventh century, and by what were its former functions replaced?

Bizans İmparatorluğunda İktidarın Kültürel Yüzü: Maden Eserlerde Sanat Koruyucusu Olarak SarayThe Cultural Face of the Byzantine Imperial Power: Court as the Patron of Arts as Represented in Metalwork
Meryem Acara Eser
Bizans İmparatorluğu, 4. yüzyılda kuruluşundan 15. yüzyılda yıkılışına kadar, belirli aralıklarla parlak dönemler yaşadığı gibi durgun ve zor dönemler de geçirmiştir. İç-dış çatışmaların, ekonomik zorlukların yaşandığı bu dönemlerde dahi sanat her zaman var olmuştur. Parlak zamanlardaki kadar yoğun olmasa da yapılar inşa edilmiş, değerli madenlerden, fildişinden, cam, pişmiş toprak, kumaş gibi malzemelerden gerek tarihi belge olmaları gerek sanatsal değerleri açısından önem taşıyan eserler üretilmiştir.

İmparatorluk atölyelerinde, saray için çalışan ustalar tarafından üretilen bu eserler kimi zaman imparator, kimi zaman imparatoriçe, kimi zaman da sarayın ileri gelen kişileri tarafından yaptırılmıştır. Saray kilisesindeki ayinlerde kullanılmak üzere sipariş edilen liturjik eşyaların yanı sıra imparatorluk ailesinin kişisel kullanımına yönelik giysi ve süs eşyaları, statü objeleri, imparatorluğun güç gösterisi olarak algılanabilecek ve hediye olarak diğer ülkelerin yöneticilerine gönderilen eşyalar da bulunmaktadır. Söz konusu eserler, Bizans İmparatorluğunun politik ilişkiler içerisinde olduğu devletler ile arasında oluşan kültürel ve sanatsal ortamı da yansıtmakta ve tarihsel bağlamda statü objesi niteliğindeki eserlerin önemini göstermektedir.

Bu bildirinin amacı; tarih kaynakları ve günümüze ulaşan örnekler aracılığı ile sarayın bani olduğu eserleri ortaya koymak, öncelikli olarak incelenecek olan maden eserlerin özellikle belge niteliğindeki tasvirleri, isim veren yazıtları, işçilikleri, malzeme ve teknik özelliklerini ele alarak Bizans sarayının el sanatı örneklerinin üretimindeki rolünü ve önemini belgelemektir.

The Byzantine Empire went through both prosperous and stagnant and difficult times from its birth in the fourth century until its fall in the fifteenth century. However, art always retained its existence even in times of internal and external conflicts as well as economic difficulties. Although not as numerous as in prosperous times, construction of monuments continued, and works of art, bearing historical importance, of precious metals, ivory, glass, baked clay and textiles etc were continued to be produced.

These works of art produced at the imperial workshops were commissioned sometimes by the emperor himself, or sometimes by the empress or by courtiers. Beside the liturgical objects ordered for use at palatial churches there also are costumes and accessories, objects of status and gift items to be sent to the rulers of other countries and which can be perceived as show of power. These works of art do reflect the cultural and artistic setting formed between the Byzantine Empire and the states it was in contact with and in addition, point to the importance of objects of status within historic context.

This paper aims at presenting the works commissioned by the court based on evidence from historic sources and extant examples and at recording the place and importance of the Byzantine court in minor arts by exploring the metalwork items with their documentary depictions, inscriptions with proper names, craftsmanship, material and technical properties.
İmparator, Saray ve DarphaneThe Emperor, the Palace and the Mint
Pagona Papadopoulou
Orta Çağda Batı Avrupa’da görülenin aksine Bizans İmparatorluğu’nda sikke basımı her zaman imparatorluk tasarrufundaydı. Dolayısıyla darphane ve saray arasında doğrudan ve güçlü bir bağlantı vardı: Edebi ve arkeolojik kanıtlar çok az olmasına karşın Konstantinopolis’in imparatorluk darphanesinin Büyük Saray dâhilinde bulunduğu açıkça görülmektedir. Bu darphanenin, başta sikkeler olmak üzere, olasılıkla gümüş tabaklar ve imparatorluk mühürleri için bouloteria’yı da içeren ürünleri, saray törenlerinin önemli bir bileşeniydi ve aynı zamanda ticaret ve diplomatik hediyeler aracılığı ile imparatorluk ideolojisini hem imparatorluk sınırları dâhilinde hem de ötesinde yansıtıyorlardı.

Belgesel ve arkeolojik kanıtlara dayanarak bildirimizde saray ve darphane arasındaki fiziksel ve ideolojik bağlantıyı ve de darphane ürünlerinin saray törenlerindeki imparatorluk ideolojisinin yayılmasındaki rolünü irdeleyeceğiz.

Unlike what can be observed for medieval Western Europe, the minting of coinage in the Byzantine empire had always been an imperial prerogative. As such, there was a strong and direct connection between the mint and the palace: although the literary and archaeological evidence is scanty, it clearly indicates that the imperial mint of Constantinople was located within the premises of the Great Palace. Its products (mainly coins, but possibly also silver plates and bouloteria for imperial seals) formed an important component of court ceremony, while at the same time they conveyed the imperial ideology both within the boundaries of the empire, as well as beyond, by means of trade and diplomatic gifts.

On the basis of documentary and archaeological evidence, this paper investigates the physical and ideological connection between the palace and the mint, as well as the role of the latter’s products in court ceremony and the dissemination of imperial ideology.
İmparatorun AtlarıThe Emperor’s Horses
Taxiarchis Kolias
Bildirimizin amacı, hem yazılı hem de sanat kaynaklarındaki kanıtlara dayanarak imparatorluk sarayında atların varlığı, törensel rolleri ve görüntüleri ile sembolizmlerini irdelemektir. Atların imparatorluk savaş araçlarında ve diplomasisindeki önemleri de incelenecektir.
The aim of this paper is to discuss the presence of horses in the imperial court, their ceremonial role and appearance, as well as their symbolism, drawing evidence from both literary and art sources. The importance of horses in imperial warfare and diplomacy will also be taken under consideration.
Büyük Saray ve İkonakırıcı İmparatorlarThe Great Palace and the Iconoclast Emperors
Marie-France Auzépy
İkonakırıcı imparatorların hükümdarlığı sırasında Büyük Saray, özellikle İmparator Theophilos (729-742) zamanında yeni binalar eklenmesiyle birlikte imparatorluk konutu ve sarayı olarak işlevini sürdürdü ancak logothesia (bugünkü bakanlıkların eşdeğeri sayılabilir)’nın imparatorun etrafında merkezileştirilmesi ile birlikte yönetim erkinin de merkezi haline gelerek yeni bir işlev daha üstlendi.
Under the iconoclast emperors, the Great Palace kept its ancient function of imperial house and court, with the addition of some new buildings, especially under Theophilos (729-742), but it acquired a new function, since it became the center of the administrative power with the centralization of the logothesia (more or less ministeries) around the emperor.
Teklik ve Kontekst Arasında Büyük Saray MozaikleriThe Great Palace Mosaics between Isolation and Context
Örgü Dalgıç
Konstantinopolis’in ünlü Büyük Saray mozaikleri, ünlü imparatorluk külliyesinin en ele gelir kalıntılarıdır. İşçiliklerinin yüksek kalitesi ve olağandışı geniş konu yelpazesi ile dikkat çeken mozaikler, 20. yüzyılın ilk yarısında keşiflerinden bu yana tarihlendirme, anlamları ve hangi yapıya ait oldukları konusunda çeşitli tartışmalar gelişmiştir. 1980’li yıllarda döşemenin altında ele geçen amfora parçalarına dayanarak 6. yüzyılın ilk yarısında bir tarih önerilmiş olmasına karşın buna dahi itiraz edilmiştir.

İlginçtir ki, Büyük Saray mozaikleri üzerine yapılan akademik çalışmaların fazlalığına karşın hiçbiri bu materyali hemen yanı başındaki kontekst bağlamında, yani Konstantinopolis’teki diğer zemin mozaikleri korpusu bağlamında değerlendirmemiştir. Bunun sebebi kısmen kentte ele geçen diğer mozaiklerin, Büyük Saray mozaiklerinin gölgesinde kalması ve “önemi az sıradan eserler” statüsünde değerlendirilmesinden kaynaklanır. Üstelik kurtarma kazılarında ele geçtiklerinden çoğu parçalar halinde olup çoğu zaman depolarda bilim adamlarının gözlerinden uzakta saklanmaktadır. Dolayısıyla da unutulup gitmişlerdir. Ancak, bu mozaiklerin bir kısmı en yüksek seviyeden Konstantinopolisli elitlerin evlerini ve belli başlı imparatorluk kamu anıtlarını beziyordu. Doğaldır ki, bu mozaikler ikonografi, konu ve üslup açısından Büyük saray mozaikleriyle benzerlikler göstermektedir. Bildirimizde Büyük saray mozaiklerine yeni bir yaklaşım sunacak, imparatorluk asamblesini Konstantinopolis’ten daha erken tarihli zemin mozaikleri bağlamında anlamaya çalışacağız.

The famous Great Palace mosaics in Constantinople comprise the most substantial remains of the famed imperial complex. The mosaics are noted for the refinement of their execution and their unusually wide range of subjects. Since their discovery in the first half of the 20th century, arguments have raged over their date and meaning, as well as the identification of the building to which they belonged.  Amphora sherds excavated below the level of the pavement in the late 1980s suggested a date in the first half of the 6th century, although this has been disputed too.

Interestingly, despite the amount of scholarship on the Great Palace mosaics, none has approached this material in regards to its most immediate context, which is the corpus of other floor mosaics from the city of Constantinople itself. This is partly due to the fact that the rest of the mosaics from the city were overshadowed by the magnificence of the Great Palace mosaics and were considered as “commonplace works of little significance.” Moreover, as products of salvage excavations they survive in fragmentary condition and are usually kept in store rooms, unavailable the scholarly view. Thus, they have been all but forgotten. However, a number of these mosaics decorated major imperial public monuments and houses of the highest Constantinopolitan elite. Naturally, they show similarities to the Great Palace mosaics in iconography, subject matter, and style. This paper aims to offer a new approach to the Great Palace mosaics, attempting to understand this imperial ensemble within the context of earlier floor mosaics from Constantinople.
İmparatorluk Sarayı ve Batılı Deniz Güçleri Arasındaki Etkileşim: Geç Bizans Konstantinopolisi Ekonomisi Üzerine EtkisiThe Interplay between the Imperial Court and the Western Maritime Powers: The Impact on the Economy of Late Byzantine Constantinople
David Jacoby
1261 yılında Konstantinopolis’i tekrar zapt eden İmparator VIII. Mikhael’in izlediği ekonomi politikasının üç hedefi vardı: Nüfus, hem Bizanslı hem de yabancı zanaatkâr ve tüccarları cezbederek kentin ekonomisini yeniden canlandırmak; temel ihtiyaçların istikrarlı şekilde temin edilmesi; ve imparatorluk hazinesine ele gelir bir gelir sağlamak. Cenova ve Venedik’e 1204 yılı öncesindekilere nazaran daha geniş ayrıcalıklar verilmesi kaçınılmazdı ve imparatorluk gelirlerinin ve haklarının bu iki deniz gücü tarafından giderek artan şekilde gasp edilmesine giden yolu açtı. Bu çerçevede, Bizans vatandaşlarına Venedik veya Cenova vatandaşı statüsü verilmesi büyük önem taşıyordu çünkü bu statü sayesinde imparatorluk yargı ve vergilendirme sisteminden kaçınabiliyorlardı. Üstelik Venedik ve Cenova mahalleleri, sınırdışı mıntıkalar haline geliyordu ki, zaten bu süreç 1320lerde başarılmıştı. Venedik’in perakende şarap ticaretini Venedik mahallesinin dışına yayması sonucu imparatorluk sarayı ve Venedik arasında gerginlik ortaya çıktı. 14. yüzyılda ve 15. yüzyılın ilk yarısında imparatorlar, fazla başarılı olmasa da, bu gelişmeleri sınırlandırmak için çaba harcadı.
The economic policy implemented by Emperor Michael VIII after his recovery of Constantinople in 1261 pursued three goals: revitalize the city's economy by attracting population, craftsmen and traders, the latter both Byzantine and foreign; ensure a stable supply of basic commodities; and provide the imperial treasury with a sizeable revenue. The grant of privileges to Genoa and Venice, far broader than before 1204, proved unavoidable and opened the way for an ever increasing encroachment of imperial rights and revenues by the two maritime powers. In this framework the issue of Venetian or Genoese status granted to Byzantine subjects was of primary importance, since this status enabled them to evade imperial jurisdiction and taxation. In addition, the respective quarters of Venice and Genoa turned into exterritorial enclaves, a process already achieved by the 1320s. The expansion of Venetian retail trade in wine beyond the boundaries of the Venetian quarter also created tension between the imperial court and Venice. In the fourteenth and first half of the fifteenth century the emperors sought to limit the effects of these developments, with very limited success. 
Kozmopolit Yönetici Olarak Orta Bizans İmparatoruThe Middle Byzantine Emperor as Cosmopolitan Ruler
Alicia Walker
Birden fazla sosyo-politik ortama aynı anda katılma ve kimliğini çoklu kültürel modlarda ifade etme eylemi olarak tanımlanan kozmopolitlik nosyonu, Orta Çağ dünyasında kültürleri aşan sanatsal etkileşimi destekleyen dinamikleri tanımlamada son yıllarda ortaya çıkan kavramlardan biridir. Ancak Orta Bizans sarayının “kozmopolit” doğası 20. yüzyılın erken döneminden itibaren sanat tarihi literatüründe avant la lettre olarak tanına gelmiştir. İmparatorluk ve saray sanatı üzerine çeşitli incelemelerde, André Grabar, örneğin yabancı, özellikle Sasani ve İslami kaynaklardan gelen motif ve temaların varlığına dikkat çeker. Daha yakın zamanda ise aralarında Anthony Cutler, Lucy-Anne Hunt, Robert Nelson ile Henry ve Eunice Maguire’ın da bulunduğu bilim insanları “başka” sanat geleneklerinin Konstantinopolis’teki saray ortamına nasıl katkıda bulunduğu anlayışını genişletmişlerdir. Yine de, Bizanslı olmayan sanat unsurlarının Bizans imparatorluk erkinin doğrudan ifadesine ne derecede katıldıkları yeterince incelenmemiştir. Yabancı üslupları ve motifleri betimleyen obje ve anıtlar tipik olarak gayrı resmi sanat kategorisine yerleştiriliyor ve çoğu zaman da, elitlerin zevkleri domeni ile ilişkili olduklarını ve imparatorluk idaresinin ideolojilerini vurgulama gibi ciddi bir konuya anlamlı şekilde katkıda bulunmadıklarını ima eder şekilde elit kesimin boş zaman uygulamalarıyla ilintilendiriliyor. Bu hususlardan ikincisinin genellikle Bizans imparatorluk erkinin Hristo-mimetik (ya da en azından tanrısal olarak tasvip edilmiş) kavramını sunan imgelem tarafından yerine getirildiği kabul ediliyor. Konstantinopolis’in Orta Çağ sarayının kozmopolit bir mekân olduğu genelde kabul görse de imparatorun kendisinin bizzat kozmopolit bir yönetici olarak betimlenip betimlenmediği hususu daha dikkatle irdelenmelidir. Bildirimizde Orta Bizans imparatorunun Hıristiyan olmayan motifler, yabancı ikonografi ve egzotik üslupsal özellikler içeren görsel bir vokabüler ile kozmopolit bir ideal yansıttığı söylenebilecek seçme örnekler irdelenmektedir. Bu sanat ve mimarlık eserleri, yalnızca başkenti ve imparatorluğu değil, aynı zamanda yöneticinin bizzat kendisini de dünyevi domene katılırken göstererek, imparatorluk erkini, tanrısal ortamdan ziyade bu dünyada ve de özellikle Roma-Hıristiyan geleneğinden ziyade kültürel mod çeşitliliğinde köklendiriyor. Bu örnekler, imparatorluk erkinin, mutlak ve değişmezden ziyade, göreceli ve responsive olarak anlaşıldığını – ve belirli bir dereceye kadar da temsil edildiğini akla getiriyor. İkinci husus Bizans imparatorluk ideolojisi üzerine metinsel ve tarihsel incelemelerde yoğun şekilde irdelenmiş olmasına karşın sanat tarihi alanında da benzer bir ilgiye gerek vardır.

The notion of cosmopolitanism—the act of participating simultaneously in multiple socio-political domains and expressing identity through multiple cultural modes—is one of several concepts to emerge in recent years for defining the dynamics that undergird cross-cultural artistic interaction in the medieval world. Yet, the “cosmopolitan” nature of the middle Byzantine court has been recognized avant la lettre in art historical literature since the early twentieth century. In various studies that consider imperial and courtly art, André Grabar, for instance, notes the presence of motifs and themes that derive from foreign, especially Sasanian and Islamic sources. More recently, scholars including Anthony Cutler, Lucy-Anne Hunt, Robert Nelson, and Henry and Eunice Maguire have expanded understanding of how “other” artistic traditions contributed to the courtly environment of Constantinople.

Still, the degree to which non-Byzantine artistic elements participated in the direct expression of Byzantine imperial power has been less thoroughly considered. Objects and monuments depicting foreign styles and motifs are typically positioned within a category of unofficial art and are often associated with leisure practices of the elite, implying that they relate only to a domain of princely pleasures and do not contribute meaningfully to the more serious business of articulating ideologies of imperial rule. The latter task is generally judged to be carried out by imagery that presents a Christomimetic (or at least divinely sanctioned) concept of Byzantine imperial authority. While it is well-accepted that the medieval court of Constantinople was a cosmopolitan space, the question of whether the emperor himself was depicted as a cosmopolitan ruler requires further attention.

This paper explores select instances in which the image of the middle Byzantine emperor might be said to have projected a cosmopolitan ideal through a visual vocabulary that incorporated non-Christian motifs, foreign iconography, and exotic stylistic features. By showing not only the capital and empire but the ruler himself as participating in the earthly domain, these works of art and architecture root imperial authority in this world, rather than the divine sphere, and in a diversity of cultural modes, rather than an exclusively Roman-Christian tradition. They suggest that imperial authority was understood—and to some degree represented—as relational and responsive, rather than absolute and unchanging. While the latter point has been extensively explored in textual and historical studies of Byzantine imperial ideology, it has yet to receive comparable consideration in art historical scholarship.  

Fatih Sultan Mehmed’in Yeni Sarayı ve Bu Sarayın Bizans MirasıThe New Palace of Mehmed Fatih and its Byzantine Legacy
Simon Malmberg
Fatih Sultan Mehmed 1453 yılında Konstantinopolis’e girdiğinde ilk ziyaret ettiği yerler arasında Ayasofya Kilisesi ve imparatorluk sarayının harap haldeki kalıntıları vardı. Sultan Mehmed kısa bir süre sonra Ayasofya’yı elden geçirip imparatorluk camisi haline getirmesine karşın ne Büyük Sarayı ne de Blakhernai Sarayı’nı ellememiştir. İzleyen yılda sultan, bugün İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu yerde geleneksel bir Osmanlı sarayı inşa etmeye başlamış fakat kısa bir süre sonra yeni bir sarayın daha inşasına karar vermiştir. Sultanın Yeni Saray adını verdiği bugünkü Topkapı Sarayı daha görkemli bir yapıydı. Peki ama, sultan neden bu kadar kısa bir süre sonra yeni bir saray inşa ettirmişti? Bildirimizde yeni bir saray inşa edilmesinin altında, Konstantinopolis’in yeni Osmanlı başkenti olmasıyla netleşen sultanın yeni imparator imajının yattığını irdeleyeceğiz: Sultan Mehmed kendisini, Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisi olarak görüyordu. Ve bu durum saray törenlerinde ve mimarisinde yansıtılmak zorundaydı. Yeni Saray, iki büyük imparatorluk anıtına yakın bir yerdeydi: Ayasofya ve artık Osmanlı kutlamalarına hizmet veren Hipodrom. Yeni Saray, Bizans imparatorluk sarayından açıkça farklılaştırılmıştı çünkü farklı bir hanedanın hükümdarlığını vurgulamak gerekiyordu; diğer yanda ise Bizans törenlerinin ebedileştirilmesi ile kalıcılık ve meşruiyet kazandıran, zamanları aşan düzen ve istikrar mesajı veriyordu. Bildirimizde Bizans ve Osmanlı sarayları arasında, tüm hareketin odaklandığı hükümdara doğru üç avlunun giderek küçülmesi üzerinden adım adım karşılaştırma yapılacaktır.

When Sultan Mehmet Fatih entered Constantinople in 1453, one of the first places he visited was the Church of Saint Sophia and the dilapidated remains of the imperial palace. Although Mehmet soon had Saint Sophia restored and converted into an imperial mosque, he neither renovated the ruins of the Great Palace nor the Blachernai Palace.

Next year the sultan began to build a traditional Ottoman palace where the University of Istanbul stands today. However, soon after, Mehmet decided to build yet another palace. This one was a much more monumental structure, which the sultan called the New Palace (Yeni Saray), today known as the Topkapı Sarayı. But why build a new palace so soon?

This paper argues that the building of a new palace was motivated by the new imperial image of the sultan that had crystallised while Constantinople was being transformed into the Ottoman capital: Mehmet saw himself as the heir to the Eastern Roman Empire. This had to be reflected in palace ceremonial and architecture. The New Palace was situated close to two great imperial monuments, Saint Sophia and the Hippodrome, now used for Ottoman festivities. The palace was clearly distinguished from the Byzantine imperial palace to stress the rule of a different dynasty, while the perpetuation of Byzantine ceremonial communicated a message of timeless order and stability, bestowing permanence and legitimacy.

The paper will present a step-by-step comparison between the Byzantine and Ottoman palaces, through three courts of diminishing size, toward the ruler, where all movement converged.
İmparatorluk Saray’ındaki ‘Kanikleios’ Mevkisinin Bizans Kurşun Mühürlerindeki TemsiliThe Office of ‘Kanikleios’ at the Imperial Palace as Represented on Byzantine Lead Seals
Vera Bulgurlu
9.yüzyıldan itibaren saray yönetiminde kanikleios, epi tou kanikleios veya chartoularios tou kanikleiou mevkisi, kaynaklardan ve kurşun mühürlerden bilinir. Bu mevkideki kişinin görevi, İmparatorun mor mürekkep hokkasını taşımak, İmparator bir fermanı (chrysoboullon) veya devlet idaresi ile ilgili bir dokümanı imzalayacağı zaman hazır bulunmaktı. İmparatorun yerine de imza atma yetkisine sahipti. Saray’da yüksek unvan verilecek veya yüksek mevkiye atanacak kişilerin dokümanlarını (codicilli) hazırlamak ta, kanikleios’un görevlerinden biriydi. Kanikleios, görev icabı daima İmparatorun yanında bulunduğundan, saray hiyerarşisinde önemli ve güçlü bir kişiydi. Bu çalışmada, kanikleios’un kurşun mühürlerdeki temsili anlatılacaktır. Genelde özel koleksiyonlardan müzeye geçen bu mühürlerin provenansları bilinmemektedir. Ege Üniversitesi’nden Profesör Zeynep Mercangöz’ un başkanlığındaki Kuşadası, Kadıkalesi/Anaia kazısında 2005 yılında Konstantinos Mesopotamites kanikleios’un 12. yüzyılın sonlarına ait mührünün meydana çıkması konuya yeni bir katkı getirmiştir.
The office of kanikleios, epi tou kanikleios or chartoularios tou kanikleiou in the palace administration is known from the sources and lead seals as of the 9th century. The duty of this person was to carry the purple inkpot of the emperor and be present when the emperor was to sign an imperial decree (chrysobullon) or an official document. He also had the authority to undersign in place of the emperor. Another duty of the kanikleios was to prepare the documents (codicilli) for those to be appointed to a higher office or given a higher title in the palace. As the kanikleios was always present by the emperor, he was a powerful person in the palatial hierarchy. Our paper will focus on the depiction of the kanikleios on the lead seals. The provenance of such seals, which are acquired by the museum from private collections, is generally not known. However, a seal of Konstantin Mesopotamites the kanikleios from the late 12th century was uncovered at Kadıkalesi/Anaia in 2005 by Prof. Dr. Zeynep Mercangöz of Ege University and this example has contributed a new dimension to this issue.
Myrelaion Sarayı: Mozaikler, Mermer Kaplama, Tuğla Damgaları ve Erken Bizans Evresinin TarihlendirilmesiThe Palace at the Myrelaion: Mosaics, Marble Revetment, Brick Stamps, and Dating of the Early Byzantine Phase
Philipp Niewöhner
İstanbul’daki Myrelaion Sarayı en son 1965/66’da R. Naumann tarafından kazılmıştır. Naumann kazının raporunu aynı yıl yayınlamasına karşın (Istanbuler Mitteilungen 16, 1966, 199–216) buluntuların çoğu raporda belirtilmediği gibi hiçbir zaman da yayınlanmamıştır. Zemin mozaiklerinde mitolojik avcı Akteon mızrağını savururken betimlenmiştir. İkonografi, Büyük Saray mozaiklerininkiyle karşılaştırılabilir ve de aslında Antakya yakınında Daphne’de Yakto Kompleksinde açığa çıkartılan Megalopsykhia mozaiğine örnek teşkil etmiş olabilir. Mermer kaplamalar, arkeometrik analizlerin de teyit ettiği üzere Anadolu yaylasındaki Dokimeion’dan ithal edilmiş (W. Proschaska, Leoben). Her birinde farklı bezemenin görüldüğü 21 adet pilastr başlığı varietas estetik ilkesine örnek teşkil ediyor. Bu Erken Bizans dönemi yeniliği bugüne kadar Roma’daki devşirme malzeme kullanımına atfedile geldi. Doğu başkentindeki yeni mamul kaplamalarda görülen varietas ise bu estetik yeniliğin Anadolu kökenine işaret ediyor olmalı. Bu saraydan gelen malzemelerin bugüne kadar yayınlanan korpusunu bir miktar tuğla damgası tamamlıyor. Diğer mevcut kanıtlarla birlikte bu damgalar da MS 400 civarına bir tarihlendirmeyi destekliyor. Dolayısıyla Myrelaion’daki Erken Bizans kompleksi Konstantinopolis’in halen ayakta olan en erken yapılarından biri olabilir. Kentin en büyük kubbeli mekânını içeren bu kompleks muhtemelen imparatorluk aristokrasisinin önde gelen üyelerinden birinin ikametgâhı olarak hizmet görmüştü.

The palace at the Myrelaion in Istanbul has last been excavated by R. Naumann in 1965/66. Naumann reported the excavation in the same year (Istanbuler Mitteilungen 16, 1966, 199-216), but most of the finds were not included in the report and have never been published. Floor mosaics show the mythological hunter Akteon wielding a spear. The iconography can be compared with the Great Palace Mosaics and may have been the model for the Megalopsychia panel at the Yakto Complex in Daphne near Antiochia.

Marble revetment has been imported from Dokimon on the Anatolian High Plateau, as has been confirmed by archaeometric analysis (W. Prochaska, Leoben). A series of 21 pilaster capitals each have a different decoration and exemplify the aesthetic principle of ’varietas’. This early Byzantine innovation has so far been ascribed to the reuse of varied spolia in Rome. The ‘varietas’ of the newly carved revetment at the eastern capital does now point to an Anatolian origin of this aesthetic innovation.

A number of brick stamps round off the corpus that has so far been published from the same find spot. They as well as all other available evidence complies with a dating to around A.D. 400.  The early Byzantine complex at the Myrelaion may therefore be one of the earliest standing monuments of Constantinople. It contains the largest domed hall of the city and most probably served as a representative residency for a leading member of the imperial aristocracy.
Bizans’ta Okul: Yapısı ve SorunlarıThe School in Byzantium: Structure and Problems
Athanasios Markopoulos
Bizans’ta eğitim kişiye özeldi ve resmi şekilde okula devam etmek gibi bir şey hiçbir zaman söz konusu değildi. Bizans İmparatorluğu asla tabasına zorunlu bir eğitim sistemi dayatmadı ama eğitim, onu arzulayan ve ödemeye gücü yetenlere her zaman açıktı. Devlet, kendi memurlarının en azından temel bir eğitim alması gerektiğinin kesinlikle farkındaydı ama imparatorluk idaresinde bir mevkie gelmek için eğitim hiç bir zaman bir önkoşul değildi. Diğer yanda, varlığı söz konusu ise eğitim, kişinin kişiliğinde yüksek değer bulan bir unsurdur fakat özellikle yüksek mevkilerde bulunanlarda özel bir değer veriliyordu. İmparatorluğun tüm tarihi boyunca okul, Bizans’ın Greko-Romen entelektüel mirasına olan yoğun ilgisini korudu fakat geçen zamanda kendisini koşullara adapte etme konusunda oldukça esnek olduğunu da gösterdi.

Education in Byzantium was a matter of individual choice and there was never such a thing as statutory school attendance. The Byzantine Empire never imposed a compulsory education on its subjects, while education was always open to those that desired it and had the wherewithal to pay for it. And while the state was well aware that its functionaries had need of at least a rudimentary education, education in itself was never a prerequisite for holding an imperial post. On the other hand, when it was present, education was a highly-regarded element in anyone’s make-up, but was especially highly-regarded in holders of high office. The school retained a fixation with Byzantium’s Graeco-Roman intellectual heritage throughout the entire history of the Empire, but that it also proved impressively flexible in adapting itself to circumstances down the centuries. 

Konstantinopolis’te Su ve SaraylarWater and the Palaces of Constantinople
James Crow
Roma İmparatorluğu döneminde su, kent teşhirinde kilit role sahipti ve hem büyük imparatorluk therma’ları hem de zenginlerin özel hamamları için gerekliydi. Colosseum yakınındaki Meta Studens gibi çeşmeler, imparatorluk dehası ve prestijinin teşhirleriydi ve daha sonraki zamanların Papalık mostra’larına karşılık geliyordu. Su, Palatina’dan Tivoli’ye kadar seçkin evlerinin ve imparatorluk saraylarının çok önemli bir dekoratif unsuru idi; havuzlar, göletler ve çeşmeler, heykeltıraşlık eserleri ve mimari için serin görünümler ve serinletici ortamlar sağlıyordu. Yeni Roma da bu temaların bir kısmını yansıtıyor olmakla birlikte kamusal su teşhirleri, hamam tesisleri veya imparatorluk sarayları dâhilinde suyun kullanımı hakkında arkeolojik belgelerden çok az şey bilinmektedir. Yakın zamanda yaptığımız araştırmamızda kentin dışında 300 km.den daha fazla uzunluğa sahip karmaşık suyolları sistemini belgeleme imkânımız oldu ve bu bildirimizde, kent içinde ana su güzergâhlarının dağılımı için önerdiğimiz model sayesinde belli başlı saray lokasyonları hakkında nasıl bilgi sahibi olabileceğimizi irdeleyeceğiz. Dağıtımın değişen şemasını dikkate alacak ve Büyük Saray ve Blakhernai Sarayı’nın su ihtiyacının nasıl karşılandığı ve Bizans dönemi boyunca su temininin nasıl sürdürüldüğü irdeleyeceğiz. Son olarak da Bizans su sisteminin daha sonraki Osmanlı kentine ulaşan mirasını ve de özellikle yeni Osmanlı sarayları için su teminini değerlendireceğiz.

During the Roman Empire water was a key element in urban display, it was required for the great imperial thermae and for the private baths of the wealthy. Fountains such as the Meta Sudens, near the Colosseum, were displays of imperial ingenuity and prestige, matching the later mostra of the Papal city. Water was also a crucial decorative element of elite housing and imperial palaces, from the Palatine to Tivoli; pools, lakes and fountains provided cool vistas and refreshing settings for statuary and architecture. The New Rome reflects some of these themes, although far less is known from the archaeological record for public water displays, bathing establishments or for the use of water within the imperial palaces. Our recent research has been able to document the complex network of water channels extending over three hundred kilometres outside the city and this paper attempts to examine how our model for the distribution of the main water channels within the city  can inform our knowledge of the main palace sites. We will consider the changing patterns of distribution and discuss how the Great Palace and the Blachernae were supplied and continued to be provided with water throughout the Byzantine period. Finally we will assess the legacy of the Byzantine water supply system for the later Ottoman city and in particular the provision of water for the new Ottoman palaces.