Üçüncü Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu Third International Sevgi Gönül Byzantine Studies Symposium

Bildiri ÖzetleriAbstracts of Papers

Bizans Seramiklerinin Dağılım Atlası: Bizans Çömlek Ticaretine Yeni Bir YaklaşımA Distribution Atlas of Byzantine Ceramics: A New Approach for Pottery Trade in Byzantium
Véronique Francois
Bizans seramiklerinin dolaşımını göstermek amacıyla, dikkatli bir kaynak araştırmasına dayanarak çizilen bir dizi harita, İmparatorluk’ta ve sınırlarının ötesinde yedi ila on beşinci yüzyıllar arasında üretilen ve ticareti yapılan başlıca sofra kaplarının dağılımı hakkında bir fikir verir. Bu haritalar bu keşifleri coğrafi olarak belirtmekle kalmayıp, ayrıca seramikleri tür ve döneme göre de ayırır. Temel haritalar buna ek olarak, Bizans İmparatorluğu’nun topraklarındaki değişimleri ve böylece komşu devletlerle kurduğu ilişki ve dengeleri, akarsu sistemlerini, en çok nüfus yoğunluğuna sahip bölgeleri, başlıca kara ve deniz yollarını ve Doğu Akdeniz’de kentlerin, askeri üslerin ve İtalyan ticaret üslerinin yerlerini de gösterir. Bu şekilde arkeolojik veriler, Bizans seramik piyasasını anlamak ve dağılım ile tüketimi belirlemek adına coğrafi, ekonomik ve jeopolitik verilerle birlikte bir çerçeveye oturtulmuş olur. Bu kıyaslamalar belli bir çağdaki mamullerin dağılım alanlarını, tamamlayıcılık ve rekabet açısından gösterir. Bu ürünlerin trafiğinin akışının makro-bölgesel, bölgesel veya uzun mesafe gibi farklı ölçeklerde incelenmesine katkıda bulunurlar.
To illustrate the movement of Byzantine ceramics, a series of maps, established on the basis of a thorough bibliographic survey, will propose a distribution pattern of the major types of tableware produced and traded in the empire and beyond its borders, between the seventh and fifteenth centuries. These maps not only indicate these discoveries geographically, but also identify the ceramics by both type and period. In addition, the base maps depict the following elements: the territorial evolution of the Byzantine Empire and therefore the relations and balances established between neighboring states; river systems; the most densely populated areas; the major land and sea routes; and the location of cities, military bases and Italian commercial establishments in the Eastern Mediterranean. Thus, in order to understand the ceramics market in Byzantium and identify both distribution pattern and consumption, archaeological data are put into perspective in relation to geographic, economic and geopolitical data. These comparisons highlight the distribution areas of contemporary production in terms of both complementarity and competition. They contribute to the study of the traffic flow of these products on different scales: macro-regional, regional, and long-distance.
Adrasan: Bir Bizans Batığından Seramik BuluntularAdrasan: Ceramic Finds from a Byzantine Shipwreck
Lale Doğer, Harun Özdaş
2006’da Finike taraflarında Adrasan Koyu yakınlarındaki Göcük Burnu’nda bir Bizans batığı bulunmuş ve 2011’de tekrar incelenmişti. Batığın başlıca kargosu seramik sofra kapları, çanak ve tabaklardı. Adrasan batığını Gelidonya Burnu ve Meis Adası seramik batıklarıyla birlikte ele alırsak, Akdeniz’in Batı Lykia kıyılarının en çok seramik sofra kapları batığı barındıran bölge olduğu sonucuna varabiliriz. Batığın bulunduğu alanda 55 ila 60 tabak ve çanak bulundu. Buluntular genelde kızıl kilden, bej-beyaz astarlı, tek renkli sırlı açık kaplardan oluşuyordu. Bu kaplar basit ağızlı, yüksek halka kaide tabanlı tabaklar ve dikey ağızlı, alçak halka kaide tabanlı kâselerdir. Tabakların iç yüzünün ortasına ince sgraffito yöntemi ile yapılmış dekoratif madalyonlar yerleştirilmiştir. Bezemeler arasına, palmetler ve stilize spiral çiçek ve dal motifleri sepiştirilmiştir. Alt sırlı ince sgraffito boyamalı kaselerin ikinci grubu madalyon tarzı süslemelere sahiptir. Aynı tür madalyon tarzı süslenmiş kâselere Euboia (Aprati) ve Korinthos’ta da rastlanır. Ayrıca klasik tarzda, ip şeridi adı verilen ve ince bir kuşakla çevrili bir tür boncuk süsleme de var. Batıklardan çıkan nesnelerin biçim ve teknik özellikleri Alonnesos ve Meis batıklarındaki Komnenos açık kap tipolojisine sahip olanlarla benzerlik gösteriyor. Dolayısıyla, batık İS on ikinci yüzyıl ortası ila on üçüncü yüzyıl başları arası olarak tarihlendirilmiştir. Bu batıkta bulunan kargonun çeşitliliği bu döneme yeni bir bakış imkânı sağlamıştır.
In 2006, a Byzantine shipwreck was discovered at Göcük Burnu near Adrasan Bay in the Finike region, and this shipwreck was re-examined in 2011. The main cargo of the wreck was ceramic tableware, bowls and plates. Adding the Adrasan shipwreck to the Cape Gelidonya and Kastellorizo Island wrecks with their ceramic cargoes, we can conclude that the Western Lycian coast of the Mediterranean has more ceramic tableware cargo wrecks than any other location. A total of 55 to 60 plates and bowls were detected on the surface of the shipwreck area. The findings were generally comprised of red clay, beige-white-slipped, monochrome-glazed, open vessels. These vessels consist of simple-rim, high-ring pedestal-base plates, and low-ring pedestal-base bowls with a vertical rim. Decorative medallions made in fine sgraffito are placed on the inner center of the plates. Palmettes and a stylized floral spiralling branch motif are scattered among the decorations. The second group of fine sgraffito underglaze painting bowls exhibits medallion-style decoration. The same kind of bowls with medallion-style decoration can be seen at Euboea (Aprati) and Korinthos. There is also a type of bead decoration lined with a classic-style, so-called rope-strip, surrounded by a thin band. The shipwreck artefacts’ forms and technical characteristics are similar to those of the Alonnesos and Kastellorizo shipwrecks, which were of the Kommenos Period open-vessel typology. Therefore, the wreck has been dated to between the mid-twelfth and beginning of the thirteenth century AD. The variety of cargo found with this shipwreck brings a new perspective to the period.
Andriake: Bizans Döneminde Myra’nın LimanıAndriake: The Harbor of Myra in the Byzantine Period
Engin Akyürek
Myra Helenistik, Roma ve Erken Bizans dönemleri boyunca Lykia’daki en önemli kentlerden biriydi. Bunun nedeni, özellikle de Bizans döneminde, nüfusu, siyasal gücü ve dini öneminin yanı sıra, Akdeniz ticaret şebekesinde önemli bir role sahip olan Andriake limanıydı. Andriake, Lykia’nın sert ve sarp kıyıları boyunca sayıları pek az olan verimli artbölgeye sahip doğal limanlardan biriydi. Myra’ya yaklaşık beş kilometre uzaklıkta bulunan Andriake “kent içinde” olmayıp uluslararası bir liman işlevi gören ayrı bir yerleşim şeklinde tipik bir liman yerleşim düzenine sahiptir. Antik ve ortaçağ Myra’sı bugün üzerinde modern Demre’nin kurulu olduğu beş ila dokuz metre arası derinliğe sahip bir alüvyon tabakasının altında bulunduğundan kentin kendisinden çok fazla kanıt edinemiyoruz; öte yandan alüvyon getiren sellere maruz kalmamış olan ve üzerinde modern bir yerleşim bulunmayan Andriake çok daha erişilebilir arkeolojik kanıtlar sağlamaktadır.

Kaynaklarda Andriake’nin adı İÖ ikinci yüzyıldan itibaren geçmeye başlıyor. Roma ve Bizans kaynaklarının yanı sıra, arkeolojik kanıtlar da Andriake’nin Akdeniz ticaretinde önemli bir liman olduğunu kanıtlıyor: Hadrianus tarafından yaptırılan tahıl ambarı Doğu Akdeniz’in en büyük, en iyi korunmuş liman yapılarından biridir. Ayrıca bir agora, iki hamam, bir sinagog, beş kilise, atölyeler ve deniz ticaretiyle ilgili yapılar liman işlevi gören önemli bir yerleşimin varlığını gösteren maddi kalıntılardır. II. Theodosius döneminde Myra, Lykia’nın metropolisi ilan edilmiş ve limanda kapsamlı bir inşa programına sahne olmuştu. Bizans dönemindeki ikinci canlanışı İustinianos dönemindeydi. Muhtemelen bazı doğal ve toplumsal felaketler yüzünden, yedinci yüzyıldan sonra Andriake’nin limanı olma rolüne devam ettiğine dair tarihsel veya arkeolojik herhangi bir kanıt yoktur.

Liman mal ticaretinin yanı sıra Aziz Nikolaos’un kutsal kentini ziyaret eden hacılara da hizmet veriyordu, ki bu durum, liman yerleşimindeki beş kilisenin varlığını açıklar. Ayrıca, Andriake ihracata yönelik bir sanayi merkezi işlevi de görüyordu: Muhtemelen 529 depreminden sonra, agora ekonomik önemini yitiridi; batı kanadındaki dükkânlar iskerlet adlı deniz kabuklusundan elde edilen mor boyadan büyük miktarlarda üreten ve bunu limandan ihraç eden atölyelere dönüştürüldü.

2009’da başlayan “Myra – Andriake Kazıları” sit hakkında yeni bilgiler ortaya çıkarmıştır. Kazılar Myra’nın on üçüncü yüzyıldaki büyük sele kadar varlığını sürdürürken, Andriake’nin liman işlevinin ancak yedinci yüzyıla kadar devam ettiğini kanıtlamıştır. Andriake’nin faal bir liman olarak terk edilmesinden sonra ticaret ve hac bağlamındaki denizcilik faaliyetleri başka bir limandan gerçekleştirilmiş olmalıdır. Andriake’nin birkaç kilometre doğusunda bulunan Taşdibi Koyu’ndan genellikle Myra’nın yeni limanı olarak bahsedilir; burası modern zamanlara değin de kullanılmıştır, ama tarihsel ve arkeolojik veriler henüz bunu doğrulamamıştır.
Myra was one of the most important cities of Lycia throughout the Hellenistic, Roman and Early Byzantine periods. This was not only due to its population, political power and religious significance, especially in the Byzantine period, but also based on its harbor, Andriake, which had a significant role in the Mediterranean trade network. Along the harsh and steep coasts of Lycia, Andriake was one of the rare natural harbors with a fertile hinterland. Being about five kilometers away from Myra, Andriake provides the typical settlement pattern of a harbor, which is not “within the city,” but constitutes a separate settlement functioning as an international harbor. Because antique and medieval Myra has been covered by an alluvial layer of five to nine meters—over which modern Demre lies—we do not have much evidence from that city; however, Andriake, not being a victim of the alluvial flood and the modern settlement, provides much more accessible archaeological remains.

Andriake was mentioned in written sources from the second century BC onwards. Together with Roman and Byzantine sources, archaeological evidence also proves that Andriake was an important commercial harbor for the Mediterranean trade networks: the granarium constructed by Hadrianus is one of the greatest and best-preserved harbor structures of the East Mediterranean. In addition, an agora, two baths, a synagogue, five churches, and workshops and buildings related to maritime trade testify to the material remains of an important settlement that functioned as a harbor. In the reign of Theodosius II, Myra was declared the Metropolis of Lycia and witnessed a comprehensive construction program around the harbor. A second revival in the Byzantine period occurred in the reign of Iustinianos. We do not have any historical and archaeological evidence that Andriake maintained its role as a harbor after the seventh century, probably due to several natural and social catastrophes.
The harbor’s function was not merely to provide for trade in commodities, but it also catered to the pilgrims visiting the holy city of H. Nikolaos, which explains the presence of five churches in the harbor settlement. Moreover, Andriake served as an export-oriented industrial center: it is likely that, following the earthquake of 529, the agora lost its economic significance and that the stores in the west wing were transformed into workshops that produced large amounts of purple dye from the myrex mollusc, to be exported from the harbor.

The Myra-Andriake Excavations, which began in 2009, reveal new information about the site. Excavations have proved that Byzantine Myra survived until the great flood in the late thirteenth century, while Andriake functioned as a harbor only until the seventh century. After the abandonment of Andriake as an active harbor, naval activities for commerce and pilgrimage might have been conducted through another harbor. Taşdibi Bay, a few kilometers east of Andriake, is usually mentioned as the new port of Myra and was used until modern times, but historical and archaeological data have not yet provided any proof.
Bizans Başkentinde Müslüman Tacirler İçin Mimarlık: MitatonArchitecture for Muslim Merchants in the Byzantine Capital: Mitaton
Aygül Ağır
Kaynaklar, Latin tacirler ile birlikte başta Suriyeliler olmak üzere Müslüman tacirlerin de Bizans başkentinde faaliyet gösterdiklerini kanıtlamaktadır. Müslüman tacirlerin kullandığı yer olarak anılan Mitaton, cami işlevinin yanı sıra, barınma ve mal depolama mekanlarını da içeren yapı ya da yapılar topluluğu olarak kabul edilmektedir. Bazı araştırmacılara göre ise “Müslüman Mahallesi”dir. Mitaton’un Haliç’in güney sahilinde, sur dışında, Perama rıhtımında Venediklilerin elinde bulunan San İrene Kilisesi’ne yakın bir konumda bulunduğu anlaşılmaktadır. Müslüman tacirlerin Bizans başkentindeki varlıkları ile ilgili araştırmalarda Konstantinopolis’te Mitaton dışında başka bir İslam mabedinin varlığından da söz edilmektedir.



“Belgelerde Mitaton olarak geçen yapı ya da yapılar grubu bugünkü topografyada nerede aranabilir?”, “Ortaçağ mimarlık görgüsü çerçevesinde nasıl bir yapı ya da yapılar grubundan söz ediliyor olabilir?”, “Funduq’lar ile ilişkilendirilebilir mi?” sorularına cevap aranmaya çalışılacaktır.

Araştırmada Haliç’in güney sahili ile ilgili son bulgulara da yer verilerek Mitaton ile ilgili bilgi ve öngörüler güncellenmeye çalışılacaktır.
The sources prove that not only Latin, but also Muslim merchants, most notably Syrians, were active in the Byzantine capital. Referred to as “the place that Muslim merchants use,” the Mitaton is understood as a building complex that included lodgings and storage for goods, as well as a mosque. Some scholars consider it a “Muslim neighborhood.” Scholars have concluded that the Mitaton was located somewhere on the southern shore of the Golden Horn, outside the walls, on the Perama pier and close to the Church of St. Eirene of the Venetians. The literature on the Muslim merchants’ presence in the Byzantine capital also mentions another Islamic shrine in addition to the Mitaton.

The following questions will be considered in this paper: Where should we look for the building or group of buildings defined as Mitaton in today’s topography? From the perspective of medieval architecture, what kind of a building or group of buildings could these have been? Can they be linked to funduqs? This paper will also dwell on the latest findings on the southern shore of the Golden Horn and update our knowledge about the Mitaton.
Yedikapı’daki Theodosius Limanı Kazılarından Kurşun Bizans MühürleriByzantine Lead Seals from the Theodosian Harbor Excavations at Yenikapı
Vera Bulgurlu
Yenikapı’daki Theodosius Limanı’nda İstanbul Arkeoloji Müzeleri gözetiminde İstanbul Üniversitesinin son yıllarda sürdürdüğü kazı, kimileri kargoları eksiksiz olmak üzere 39 Bizans gemi batığı gibi olağanüstü buluntular ortaya çıkaran, son yüzyılın en ses getirici kazılarından biridir. Denizcilik faaliyeti ve gündelik yaşamla ilgili binlerce başka nesnenin arasında 21 adet Bizans kurşun mühür de bulunmuştur. Bu mühürlerden üçü doğrudan ticaretle ilgilidir ve bu araştırmada ayrıntılı olarak üzerlerinde durulacaktır.
The recent and ongoing excavation of the Theodosius Harbor at Yenikapı in Istanbul, carried out by Istanbul University under the auspices of the Istanbul Archaeological Museums, is one of the most sensational of the last century, as it has led to the amazing find of 39 Byzantine shipwrecks, some with their complete cargo. Among thousands of other objects related to marine activity and daily life, twent one Byzantine lead seals were discovered. Three of these seals are directly related to trade and will be presented in detail in this paper.
Bizans Lydiası: İletişim Hatları ve Yerleşimler Üzerine Bazı YorumlarByzantine Lydia: Some Remarks on Communication Routes and Settlements
Andreas Külzer
Batı Anadolu’daki Lydia’nın boyutları ve sınırları antikçağlarda ve Bizans döneminde önemli ölçüde değişmiştir. Ortaçağlarda kuzeyinde Bizans’ın Hellēspontos, batısında Frigya, güneyinde ise Karia vilayetleriyle çevriliydi. Batısında Lydia’nın antik dönemlerde denizle olan bağlantısı Asia vilayetince kesilmişti. Lydia’daki iletişim yolları şebekesi pek bilinmemektedir. Yeni tarihli kitapçıklar bile genellikle çok doğru değillerdir ve yalnızca birkaç yoldan bahsederler. Pergamum (Bergama) – Thyateira (Akhisar) – Sardis (Sart) yolu ünlü olup sıkça adı geçer. Dahası, kitapçıklar genellikle Sardis’ten Ephesus’a giden ve bazen dolanarak Smyrna’dan (İzmir), bazen de coğrafi koşullara dikkat etmeden doğrudan Tmōlos Dağları’ndan (Boz Dağlar) geçen bir yoldan söz ederler. Bir diğer yol ise Sardis’ten güneydoğudaki Philadelphia’ya (Alaşehir) uzanır. Philadelphia’dan Cogamus Irmağı’nın (Alaşehir Çayı) vadisinden geçerek Laodikeia’ya (Denizli) uzanan yol bile iyi bilinmektedir. Ama farklı kilometre taşları ve yazılı kaynaklarca belgelenen pek çok başka yol da vardır. Örneğin, imparator Valerianus (İS 253-260) döneminde yaşamış Aziz Therapōn’un Yaşam’ı Sardis’ten kuzeydoğudaki Synaos’a (Simav) giden bir yoldan söz ediyor. Lydia’nın farklı kısımlarında bulunan yazıtlarda çeşitli yer adları geçiyor; bu yerleşim yerlerinin bazıları yollara yakın olmalı. Dahası, bazı Lydia yazıtlarında tekstil işçileri, demirciler veya hekimler gibi meslek gruplarından bahsediliyor. Bunlar vilayetin doğu taraflarındaki Saittai (Sidas Kale) gibi daha küçük köylerde yaşıyorlardı.
Lydia in Western Asia Minor changed its size and boundaries significantly during ancient and Byzantine times. In the Middle Ages, it was bounded to the North by the Byzantine province of Hellēspontos, to the East by Phrygia, to the South by Caria. In the West, the province Asia cut off Lydia’s connection to the sea, which had originally existed in ancient times. The network of communication roads in Lydia is unknown. Even new manuals are often inaccurate and present only a few routes. The road from Pergamum (Bergama) via Thyateira (Akhisar) to Sardis (Sart) is famous and mentioned often. Furthermore, manuals usually refer to a road from Sardis to Ephesus, sometimes with a detour via Smyrna (İzmir), sometimes—without paying attention to the conditions of the landscape—in a direct way through the Tmōlos Mountains (Boz Dağ). Another road led from Sardis to Philadelphia (Alaşehir) in the Southeast. Even the road from Philadelphia through the valley of the river Cogamus (Alaşehir Çayı) to Laodikeia (Denizli) is well-known. But there were many other routes, documented by various milestones and literary sources. The Life of St. Therapōn for example, a saint living in the days of Emperor Valerianus (r. 253‒260), mentions a road from Sardis to Synaos (Simav) in the Northeast. Inscriptions from different parts of Lydia testify to various toponyms; some of these settlement places must be located close to the roads. Furthermore, some Lydian inscriptions mention occupational groups, such as textile or leather workers, blacksmiths or doctors. They lived in even smaller villages such as Saittai (Sidas Kale) in the Eastern part of the province.
Bizans Ağırlıkları: Tipolojiler ve DağılımByzantine Weights: Typologies and Patterns of Distribution
Chris Entwistle
Bizanslılar taş, kurşun, altın, gümüş, cam ve çeşitli bakır alaşımları gibi farklı maddelerden yapılma mal ve sikke ağırlıkları çıkarmışlardı. Bunlar içinde en çok sayıda olanlar cam ve bakır alaşımlarıdır. Geç Roma ve Bizans metrolojisi üzerine on dokuzuncu yüzyıla kadar giden kayda değer bir kaynakça olmasına rağmen, Bizans ağırlıklarının tipolojileri ve kronolojileri çok bilinmemektedir. Bu, büyük ölçüde güvenilir arkeolojik ve yazıtsal kanıt yokluğundandır. British Museum’daki geniş koleksiyonlara dayanan bu bildiri metal ağırlıkların biçimlerine dair yeni bir değerlendirmeden yola çıkarak bir tipolojik ve tarihlendirme yapısına yönelik kanıtları incelemektedir. Bunlar üç ana biçimde üretilmişlerdi: kesik küre, kare ve disk. Yakın tarihli kazıları ilk biçimin küre olup İS üç ila beşinci yüzyıllardan kalma olduklarını, İS dört ila altıncı yüzyıllarda en yaygın biçimin kare, İS yedinciden başlayarak belki dokuzuncu yüzyıla değin de disk olduğuna işaret ediyor. Görünürde ortaçağ ve geç Bizans dönemlerinden bize ulaşan ağırlık olmaması yönündeki süregelen soruna da yanıt aranıyor. Bunlara ek olarak, bildiri Bizans ağırlıklarının, özellikle de erken Bizans döneminden olanların coğrafi dağılımından ne gibi çıkarımlara varılabileceği ve ticaret kalıpları hakkında bunlardan bir şeyler öğrenmek mümkün müdür ve ne öğrenilebilir sorularını ele alacaktır.
The Byzantines issued both commodity and coinage weights in a number of materials including stone, lead, gold, silver, glass and various copper-alloys. Of these weights, those made of glass and copper-alloy are by far the most numerous. Despite there being a substantial bibliography on Late Roman and Byzantine metrology going back to the nineteenth century, the typology and chronology of Byzantine weights is little understood. This is largely due to a lack of reliable archaeological and epigraphic evidence. This paper, based on the extensive collections in the British Museum, examines the evidence for a typological and dating structure based on a new assessment of the shapes of metal weights. These were produced in three main forms: a truncated sphere, a square, or a disk. Recent excavations suggest that those in the form of a sphere are the earliest—that is, from the third to fifth centuries AD—while the square was the predominant form in the fourth to sixth, and the disk in the seventh to maybe the ninth centuries AD. The continuing problem of the apparent lack of Middle and Late Byzantine weights is also addressed. In addition, this paper will consider what can be deduced from the geographical distribution of Byzantine weights, particularly in the Early Byzantine period, and what, if anything, they tell us of trading patterns.
Ortaçağda Uluslararası Köle Ticareti ve BizansByzantium and the International Slave Trade in the High Middle Ages
Youval Rotman
Antik uygarlıklarda yaygın olan kölelik, ortaçağ boyunca Bizans’ta da önemli bir yere sahip olmaya devam etti. Bizans İmparatorluğu’nun geç antikçağdan ortaçağa süregelmesi kölelik kurumunun kullanımı için de bir süreklilik demekti. Ne var ki, bu kurum Bizans İmparatorluğu’ndaki jeopolitik, toplumsal ve hukuki dönüşümlere bağlı olarak ciddi değişim geçirdi. Bu bildiri Bizans dünyasındaki köle ticareti ve arzına odaklanarak bu dönüşümlerin kölelik kurumu üzerindeki etkilerini inceleyecektir.

Ortaçağın başlarında Akdeniz’in jeopolitik haritasında oluşan değişiklikler Bizans için yeni bir ticari gerçeklik anlamına geliyordu. Artık Akdeniz haritasındaki tek köle pazarı değildi ve diğer pazarlarla rekabet etmesi gerekiyordu. Bu rekabet Bizanslı yöneticilerin sekiz ila on birinci yüzyıllar arasında uluslararası ticari köle dağılımını kendi lehine manipüle etmeye itti. Bizans, ekonomik hegemonyasını sürdürmek için uluslararası siyasetinde üç iç deniz, Karadeniz, Ege ve Adriyatik arasındaki stratejik coğrafi konumunu kullandı. Ortaçağın ortalarında Bizans köle piyasasının dinamiklerinin üç sürece bağlı olduğu görülür: Kölelerin nakliyesi, kölelik kurumunun tanımları ve ortaçağ ekonomik ve jeopolitik ortamındaki değişimler.
Prevalent in ancient civilizations, slavery continued to have an important place in Byzantium throughout the Middle Ages. The line of continuity of the Byzantine Empire from Late Antiquity to the Middle Ages served as a means of continuity also for the use of the institution of slavery. Nevertheless, this institution underwent considerable changes in view of the geopolitical, social and juridical transformations of the Byzantine Empire. My paper will examine the consequences that these transformations had on the institution of slavery by focusing on the trade and supply of slaves in the Byzantine world.

The changes to the geopolitical Mediterranean map in the Early Middle Ages implied a new commercial reality for Byzantium. In this reality it was no longer the only market for slaves in the Mediterranean, but had to compete with other markets. This competition for slaves led the Byzantine government to manipulate the international commercial distribution of slaves between the eighth and the eleventh centuries to its own advantage. In order to keep its economic hegemony, Byzantium used its strategic geographic position between its three domestic seas—the Black Sea, the Aegean, and the Adriatic—in its international politics. The dynamics of the Byzantine slave market in the High Middle Ages proved to be a consequence of three processes: slave trafficking, definitions of the institution of slavery, and changes in the medieval economic and geopolitical scene.
Kervansaraylar ve TicaretCaravanserais and Commerce
Scott Redford
Selçuklular tarafından on üçüncü yüzyılın ilk yarısında inşa edilen kervansaraylar ağı Konya’daki merkezinden sultanlığın sınırlarına dek uzanıyordu. Kervansaraylar aynı dönemdeki köprü inşaatlarıyla birlikte bize on üçüncü yüzyılda Selçuklu topraklarındaki ticaretin başlıca “ana yolları” hakkında iyi bir fikir veriyor, ama bu bölgelerin dışına çıkıldığında kervanlara ne oluyordu?

Kervan yolları, hem Karadeniz hem Akdeniz’e uzanarak kara ticaretini o dönemde büyük ölçüde İtalyan tüccar cumhuriyetlerinin elinde olan deniz ticaretine bağlıyordu. Elimizde Selçukluların kuzeyde Samsun ve Sinop, güneydeyse Antalya ve Alanya gibi temas ve alışveriş noktaları oluşturan limanlardan Ceneviz ve Venediklilerle yaptıkları ticarete dair kanıtlar var.

Aynı zamanda Suriye’de Eyyubi topraklarında da kervansaraylar inşa ediliyordu. Günümüze ulaşan Artuklu kervansarayları bulunmamakla birlikte, Artuklular tarafından inşa edilen anıtsal köprüler, Selçuklu Anadolu’sunun ana yollarının Suriye ve Kuzey Mezopotamya ile bağlantısını kurmamızı sağlıyor. Kafkasya’da kanıtlar Ani’nin güneyindeki iki kervansarayla sınırlıdır; muhtemelen başkaları da vardı, ancak Trabzon İmparatorluğu’na veya Gürcülere ait günümüze ulaşmış bir kervansaray yoktur.

Bu bildirinin amacı, Selçuklu kervansaray ve köprü yapımı ve bu yolla Selçuklu ticari faaliyetlerini bölgesel bir bağlama yerleştirmektir. Yukarıda bahsedilen konuların yanı sıra, Selçuklular ile batıdaki komşuları, İznik Laskaris İmparatorluğu arasındaki kara ticaretine dair fiziksel ve yazılı kanıtları incelemeyi amaçlamaktadır.
The web of caravanserais built by the Seljuks in the first half of the thirteenth century was spun from the center at Konya and stretches to the edges of the sultanate. Caravanserais can be combined with contemporaneous bridge building to give us a good idea of the main “trunk roads” of commerce in Seljuk realms in the thirteenth century, but what happened to caravans once they had passed beyond these territories? Caravan roads touched both the Black Sea and the Mediterranean, linking overland travel to the maritime trade then largely in the hands of the Italian merchant republics. We have evidence for Seljuk trade with the Genoese and Venetians, with ports like Samsun and Sinop to the north, and Antalya and Alanya to the south, providing the points of contact and exchange. There were also caravanserai buildings in Ayyubid territories in Syria, and, even though no Artuqid caravanserais survive, monumental bridge building by the Artuqids permits us to link the trunk roads of Seljuk Anatolia to Syria and Northern Mesopotamia. In the Caucasus, evidence is limited to two caravanserais south of Ani; presumably there were more, although no Trapezuntine or Georgian caravanserais survive.

This paper aims to place Seljuk caravanserai and bridge building, and through these, Seljuk commercial activity, in a regional context. In addition to the polities mentioned above, it aims to examine physical and textual evidence for overland trade between the Seljuks and their western neighbour, the Laskarid Empire of Nicaea.
Geç Antik Dönemden Onuncu Yüzyıla Kadar Bizans'ta Ticari Düzenleme Kalıplarındaki Değişiklikler: Resmi Süreklilik ve Kayda Değer KesintilerChanges in Patterns of Trade Regulations from Late Antiquity through the Byzantine Tenth Century: Formal Continuity and Substantial Discontinuity
Jean-Michel Carrié
Eparkhos Kitabı veya daha doğru bir deyişle uzun bir zaman boyunca bu kitap üzerine yapılan uzlaşımsal yorumlar, “Bizans lonca sistemi” adı verilen olgunun geleneksel olarak yanlış anlaşılmasına yol açmıştır. Bu yorumlar nihayet yakın bir tarite, Gilbert Dagron tarafından Economic History of Byzantium [Bizans’ın Ekonomik Tarihi] başlıklı eserinde “Eparkhos Kitabı’nın ve belki de kurumların kendilerinin muğlaklığı” (cilt. 2, böl. 17) ifadesiyle sorgulanmıştır. Dikkat çekici ölçüde farklı sonuçlara varan George Maniatis da benzer bir sorgulama yapmıştır. Profesyonellerin bir tür devlet korporatizmine zorunlu katılımlarının sağlandığını savunan geleneksel kalıp ile Batılı ortaçağ uzmanlarınca kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tarif edilen ve doğrulanan “Bizans şirketleri” çakışmaktadır. Benzer bir tarihi uyuşmazlık geç Roma İmparatorluğu’ndaki corpora veya systemata konusunda da ortaya çıkmıştır. Daha önceki bir çalışmamda, Diocletianus’un vergi reformlarının tüm zanaatkâr ve tacirlerin meslek birliklerine katılımlarını zorunlu hale getirmek gibi biraz gecikmeli bir etkisinin olduğunu göstermeye çalışmıştım; Constantinius döneminde bu birlikler, chrysargyron vergisinin kendi paylarına düşenini toplayıp dağıtmaktan sorumluydu, ancak bu yalnızca Roma’da (ve daha sonra Konstantinopolis’te) zaten önceden var olan bazı mesleklerin kamusal hizmet zorunluluklarının mutlaka genelleştirilmesi anlamına gelmiyordu. Çeşitli gruplarca imparatorluk devletine veya kentlere karşı farklı yükümlülük (munus) derecelerine bağlı olarak geç Roma birlikleri içinde var olan çeşitli statülerin tanımlarını gözden geçirmeyi amaçlıyorum. Burada ana ayrım, mali reformlardan önce var olan, devlete bağlı corpora ile sıradan mesleki collegia arasındadır. Vardığım sonuç, mesleki collegianın (cenaze, dini, toplumsal, mesleki, kamusal) daha önceden gelen geleneksel işlevleri ile “mesleklere” kendi kolektif vergi paylarının denetçileri olarak dayatılan yeni işlevin birlikte var olduğu yönündedir.

Burada, (aşağı yukarı geç) Roma dönemindeki imparatorluk uygulamalarından altı ila onuncu yüzyıl Bizans’ında nelerin aynı şekilde devam ettiğine bakmak ve yine aynı şekilde nelerin evrim geçirip, nelerin yerini başka uygulamalara bıraktığına göz atmak yararlı olacaktır. Eparkhos Kitabı’nın daha ikna edici şekilde yorumlanması açısından munus kavramının, mali anlamı da dahil olmak üzere yorumbilimsel anlamını tam olarak korumuş olması gerekliymiş gibi görünüyor. Ortaçağda Batı’daki korporatif sistemle yanlış bağlantılar kurulmasına karşı sağlam bir teminat meydana getiriyor. Ayrıca günümüze ulaşan sözcüklerden bazıları, bu sözcüklerin ifade etmeleri amaçlanan gerçekliklerdeki dönüşümleri de gizliyor olabilir. Dolayısıyla, dildeki kullanımlar ile sosyoekonomik gerçeklikleri birlikte ele almalıyız. Bu düşünsel yaklaşımın kapsamı, geç antikçağdan Bizans dönemine ticari faaliyetlerle ilgili diğer yasal kuralların karşılaştırmalı incelemesini de yapmak üzere genişletilecektir.
The Book of the Prefect—or, more correctly, the commentary conventionally given on it—is responsible for the traditional misinterpretation of the so-called “Byzantine guild system.” This has more recently been challenged by Gilbert Dagron in The Economic History of Byzantium, which argues for “the ambiguity of the Book of the Eparch—and perhaps of the institutions themselves.” It has also been challenged by George Maniatis, although with noticeably different implications. The traditional pattern, which upheld the enactment of a forced recruitment of the professions into a state corporatism, transposed unto the “Byzantine corporations” those practices that were inevitably described and validated by medievalists in the West. The same anachronism had been committed at the expense of the late Roman Empire’s corpora or systemata. In a previous study, I have tried to establish how the Diocletianic tax reform had a slightly delayed effect of obliging all craftsmen and traders to join professional associations from that moment under Constantine when they were made responsible for distributing and levying their own share of the chrysargyron tax, without necessarily making general those public service obligations that had previously existed for some professions exclusively at Rome (and later Constantinople). In that study, I set out to give a revised definition of the various status positions that coexisted among the Late Roman associations, depending upon the varying grades of obligation (munus) by the different groups towards the imperial state or the cities—the main distinction remaining the one that predated the fiscal reform, i.e., between the corpora bound to the state and ordinary professional collegia. My conclusion was that an accumulation of the previous traditional functions of the professional collegia (funeral, religious, social, professional, civic) existed and that there emerged a new function imposed on the “trades” as self-inspectors of their collective share of taxes.

It will be of interest to acknowledge what survived of the (more or less late) Roman imperial precedents in sixth- to tenth-century Byzantium and to analyze what evolved or was substituted. The concept of munus, including its fiscal meaning, seems to keep its full hermeneutic value to give a more convincing interpretation of the Book of the Prefect. It provides a firm safeguard against any inappropriate connection with the corporative system of the Medieval West. In addition, several lexical survivors may conceal a transformation of the realities that these words are expected to express. Therefore, we should investigate linguistic use together with socio-economic realities. This reasoning will be extended to the comparative study of other legal rules governing trade activities from Late Antiquity through the Byzantine era.
Bizans ve Bizans Sonrası Dönemlerde Batı Anadolu’da İletişim ve Ticaret: Ephesus ÖrneğiCommunications and Trade in Western Asia Minor during the Byzantine and Post-Byzantine Periods: The Case of Ephesus
Yaman Dalanay
Yedinci yüzyılın başlarından itibaren süregelen savaşlara rağmen, Bizans İmparatorluğu ile Batı arasındaki temaslar (ticaret, diplomatik misyonlar, ordular veya hacılar biçiminde) sonraki yüzyıllar boyunca devam etti.

Roma döneminde önemli bir ticaret merkezi olan Batı Anadolu’daki antik Ephesus kenti önemini Bizans’ta da korumaya devam etti. Batı Anadolu kıyısındaki konumu sayesinde Ephesus Bizans döneminde uzun mesafeli uluslararası ticaret şebekelerinin bir parçası durumundaydı. Ephesus, onuncu yüzyıldan başlayarak doğu-batı yönündeki uzun mesafe ticaret şebekelerinin yanı sıra, Bizans ile Mısır arasındaki yeni bir kuzey-güney ticaret şebekesinden yararlanmaya başladı. Buna ek olarak Ege adaları ile Batı Anadolu limanları arasında gerçekleştirilen bölgesel ticarette de bir merkez konumundaydı. On dördüncü yüzyılın başında bu bölgenin Türkler tarafından ele geçirilmesinden hemen sonra, Ephesus (yeniden) Batı Anadolu’nun en önemli limanlarından biri hâline geldi ve Venedik, Cenova, Ragusa, Rodos, Messina, Kıbrıs, Barcelona gibi yerlerden tüccarların uğrağı oldu. Bu çalışma yakın tarihli metinsel ve arkeolojik keşifler ışığında Ephesus’un bu ticaret şebekelerindeki rolünü aydınlatmayı amaçlamaktadır. Bizans ve Bizans sonrası dönemleri ele alarak ticaret şebekeleri ve kalıplarındaki değişimleri inceler ve bu değişimleri daha geniş bir çerçeveye oturtmaya çalışmaktadır.
Despite the military disturbances beginning in the early seventh century, contacts—whether in the form of commerce, diplomatic missions, armies meeting in the course of campaigns, or pilgrims—between the Byzantine Empire and the West continued throughout the following centuries. The ancient city of Ephesus in Western Asia Minor, which was a major commercial hub during the Roman period, retained its importance. Thanks to its location on the coast of Western Asia Minor, Ephesus was a part of the long-distance trade networks during the Byzantine period. From the late tenth century onwards, in addition to the east-west-oriented long-distance trade networks, Ephesus started to benefit from a new, north-south-oriented trade network between Byzantium and Egypt. Moreover, it was a center for regional trade conducted between the Aegean islands and the ports of Western Asia Minor.

Immediately after the Turkish conquest of this region in the early fourteenth century, Ephesus became (once again) one of the most important harbors of Western Asia Minor and was visited by merchants from Venice, Genoa, Ragusa, Rhodes, Messina, Cyprus, Barcelona, and so on. This paper aims to elucidate the role of Ephesus in those trade networks in light of recent textual and archaeological discoveries. It covers the Byzantine and post-Byzantine periods to investigate the shifts in the networks and patterns of trade and endeavors to place these shifts in a larger framework.
Akdeniz ile Karadeniz Arasında Bir Ara Durak Olarak Konstantinopolis, On İki ila On Beşinci YüzyıllarConstantinople as Transit Station between the Mediterranean and the Black Sea, Twelfth to Fifteenth Centuries
David Jacoby
Konstantinopolis’in ekonomisi üzerine araştırmalarda vurgu genelde kentin pek çok bölgeden malların geldiği bir tüketim merkezi olması üzerinedir. Kentin Akdeniz ile Karadeniz arasındaki ticarette oynadığı rol kabul edilmekle birlikte bugüne dek araştırılmamıştır. Mevcut çalışma da doğrudan kentin bu iki bölge arasında bir ara durak ve dağıtım merkezi olarak işlevlerine odaklanacaktır.

Şu konular ele alınacaktır: Bir bölgeden diğerine giderken Konstantinopolis’ten geçen malların sayısı ve çeşidi Bizans’ın son yüzyıllarında hangi noktadan sonra ve neden artış gösterdi? Söz konusu mallar nelerdi? Kentin bu transit ticarete katkıları neydi? Bu çeşitli etmenlere dayanıyordu: Simsarların, aracıların ve tercümanların işleyişleri; gemilere ikmal, tüccarlara barınma, kent içi ulaşım, depolama, yüklere aktarma sağlanması ve hammaddelerin işlenerek diğer yerlere tekrar ihraç edilmesi. Son olarak, transit ticaretin geç Bizans döneminde kentin ekonomisine katkısı değerlendirilmeye çalışılacaktır.
A common emphasis in the study of Constantinople’s economy is on the city as center of consumption, enjoying an inflow of commodities from many regions. The city’s role in trade between the Mediterranean and the Black Sea has been recognized, but so far not investigated. The present paper will precisely focus upon its functions as transit station and distribution center between these two regions.

The following issues will be examined: Since when in the last centuries of Byzantium did the flow and variety of commodities passing through Constantinople from one region to the other increase, and why? What were these commodities? What was the city’s input in transit trade? This depended on several factors: the operation of agents, middlemen and interpreters; supplies for ships; accommodation for merchants; transportation within the city; storage; transshipment; and the processing of raw materials re-exported to other destinations. Finally, an attempt will be made to assess the contribution of transit trade to the city’s economy in the late Byzantine period.
Konstantinopolis Kuyumculuğu ve Theodosius Limanı BuluntularıConstantinopolitan Jewelry and the Findings from the Harbor of Thedosius
Gülbahar Baran Çelik
Bizans sanatının özünde yatan Yunan-Roma ve Doğu etkilerinin karışımından oluşan karakteristik özellikler, Konstantinopolis kuyumculuğu ürünü takıların teknik, form ve bezemelerinde de kendini göstermektedir. Bizans’ın dinsel, ideolojik ve kültürel birikimiyle üretilen takılar ve bunların etkileri, tüm İmparatorluk topraklarında ve sınırlarının dışında geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.

Konstantinopolis’te saray ileri gelenleri ve sosyal seviyesi yüksek insanlar için üreten kuyumcular ile az gelirli halkın ihtiyaçlarını karşılayan kuyumcuların farklı yerleşimleri olup bunların ürünlerinde de başta malzeme olmak üzere farklılıklar bulunmaktadır. Saray kuyumcuları, Büyük Saray’ın yakınında faaliyet göstermiş ve imparator taleplerini karşılamışlardır. Halka üretm yapan kuyumcu atölyeleri ve bunların satış yerleri ise Ayasofya’nın güneybatısında Milion’dan başlayan ve Altın Kapı’ya doğru giden Mese Caddesi üzerindedir. Bizans’tan günümüze ulaşan pek çok önemli kuyumculuk eseri bulunmakla birlikte, bu ürünler hakkında somut buluntulara dayalı bilgilerimiz oldukça eksiktir. Birçoğuna dair bilgimiz ikonografik ve metinsel kaynaklarla sınırlıdır.
2004 yılından bu yana İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında yürütülen Yenikapı Theodosius Limanı kazılarında ortaya çıkan kuyumculuk ürünleri, yazılı kaynaklardan ve Bizans resim sanatından bildiğimiz Konstantinopolis’in gelişmiş kuyumculuğunun somut kanıtları olarak günümüze ulaşmıştır. Bu takılar arasında, statü eşyaları olarak kabul edilebilecek ve genellikle yüksek rütbeli askerlerin kullandıkları altın fibulalar, kadın ve erkekler için yapılmış arkadaşlık yüzükleri, Tanrı’nın korumasını talep eden yazıtların yer aldığı yüzükler gibi, çok farklı ifade ve forma sahip yüzükler, madalyonlar, kolye ve parçaları yer alır. Kimi fibula ve yüzüklerin üzerinde sahiplerinin adları veya monogramları yer almaktadır. Bizans halkının kötülüklerden korunmak amacıyla boyunlarında taşıdığı çok sayıda muska, kolye ucu ve rölik, yine daha az gelirli halk tarafından kullandığı anlaşılan bronz bilezikler, yüzükler, kemer tokaları da kazı buluntuları arasında yer alır. Bu takılar, erken Bizans döneminden orta Bizans dönemine kadar uzayan geniş bir zaman diliminde, Konstantinopolis kuyumcularına özgü, başlıca teknik ve formları tanımamıza yardımcı olur; ayrıca İsa Mesih, Meryem ve aziz tasvirleri gibi dini öğelerle bezeli örnekler, Bizans toplumunda inanç unsurları ve pratiklerinin gelişiminin de incelenmesine olanak tanır.

Bizans’ın en önemli limanlarından birinde ortaya çıkan buluntular, Konstantinopolis kuyumcu ustalarının becerileriyle başkente çektikleri uluslararası hayranlığa ve bunun getirdiği talebe ışık tutmaktadır. Buluntuların kimi gösterişli prototipleri, aynı dönemlerde Batı kuyumculuğu üzerindeki etkileri ve çeşitli sosyal tabakaların alım gücüne uyarlanarak farklı materyallerle seri olarak üretildiklerini göstermek açısından önemlidir. Materyallerin ve sanatsal kalitenin çeşitliliği, talebin çeşitliliğinin de ifadesidir.
The characteristic blend of Greco-Roman and Oriental influences essential to Byzantine art is also reflected in the techniques, forms, and decorations of Constantinopolitan jewelry. Ornaments produced within the context of the religious, ideological, and cultural heritage of Byzantium and its influences permeated the empire and a vast geography beyond its borders.

Jewelers producing ornaments for court notables and those who provided for the less wealthy populace were located in different areas of Constantinople; their products differed in many ways, in particular in terms of the materials they used. Court jewelers operated close to the Great Palace and covered imperial demands. Jeweler workshops that provided for the general populace and their shops were located on the Mese, which stretched all the way from the Milion at the southwest of the Hagia Sophia to the Golden Gate. Although we have some very significant jewelry products surviving from the Byzantine period, we lack knowledge about more common products supported by concrete findings. Our knowledge is mostly limited to visual and textual sources.

Objects uncovered by the Yenikapı Theodosian Harbor excavations, conducted under the auspices of the Istanbul Archaeological Museums since 2004, are surviving concrete evidence of the sophisticated Constantinopolitan jewelry about which we know from textual and visual sources. These objects include rings, medallions, necklaces and fragments, of very diverse forms and decoration, such as golden fibulas which can be considered a type of status display item generally used by high-ranking soldiers, friendship rings for men and women, and rings with inscriptions that ask for divine protection. Some fibulae and rings bear the names and monograms of the owners. Also found at the excavations were numerous talismans, pendants, and relics worn for apotropaic purposes, as well as bronze bracelets, rings, and belt buckles belonging to the not-so-wealthy populace. These finds not only help us learn about the major techniques and forms characteristic of Constantinopolitan jewelry in the Early to Middle Byzantine periods, but also about beliefs and practices in Byzantine society, at least those that bear images of Christ, the Virgin Mary, and saints.

These findings revealed at one of the most important harbors of Byzantium shed light upon the wide-spread admiration that the skills of the Constantinopolitan master jewelers drew to the capital and the demand that they created. Some of the more ostentatious prototypes among the finds are significant in that they attest their influence on Western jewelry; they were serially produced from different materials, keeping in mind the purchasing power of various social strata. The variety of the materials and artistic quality is also an expression of the variety of demand.
Bizans İmparatorluğunda Dört Ticaret Merkezi: Butrint, Atina, Ephesus ve Tarsus’un İlk Defa KarşılaştırılmasıFour Centers of Trade in the Byzantine Empire: A First Comparison of Butrint, Athens, Ephesus and Tarsus
Joanita Vroom
Bu bildirinin konusu, Doğu Akdeniz’deki dört Bizans ortaçağ kentsel merkezinden elde edilen maddi kültürün (özellikle de çömlek buluntularının) analizidir: Arnavutluk’ta Butrint, Yunanistan’da Atina, Türkiye’de Ephesus ve Tarsus. Bu dört kıyı kentindeki Bizans ve ortaçağ seramiklerinin dağılımı, üretim, ticaret ve tüketim kalıpları hakkında, hem coğrafi bakış açısından (yerleşim bazında), hem kronolojik bakış açısından (çeşitli süreler içinde) yeni bilgiler sağlar. Çömlek türleri, biçimleri ve teknolojilerinin analizi, bu dört kıyı kentinin artbölgelerindeki komşu sitlerle ve Akdeniz çevresindeki diğer üretim ve tüketim merkezleriyle bağlantılarına ışık tutar.
The subject of this paper is the analysis of the material culture (especially pottery finds) from four Byzantine/medieval urban centers in the Eastern Mediterranean: Butrint in Albania, Athens in Greece, and Ephesus and Tarsus in Turkey. The distribution of Byzantine and medieval ceramics in these four coastal towns provides new information on patterns of production, trade and consumption, both in a geographical perspective (per settlement) and from a chronological point of view (over various periods). The analysis of pottery types, shapes and technologies sheds light on the contacts that these four coastal towns entertained both with neighboring sites in the hinterland, as well as with other production and consumption centers around the Mediterranean.
Ganos Limanından Portus Theodosiacus’aFrom the Harbor of Ganos to the Portus Theodosiacus
Nergis Günsenin
İstanbul Marmaray ve Metro projeleri kapsamında 2004 yılından beri İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü başkanlığında yürütülen kazıların Yenikapı şantiyesini gezerken, zemindeki binlerce kırık pişmiş toprak-testi parçasına basarsınız. Bu kırık parçalara şöyle bir göz atıp, dikkatinizi mimari elemanlara ve son yılların en önemli arkeolojik buluntuları arasında sayılan Bizans’ın ahşap gemilerine yoğunlaştırırsınız. Oysa ki o gemiler, ilk bakışta önem vermediğiniz o testileri taşımak için inşa edilmişlerdir. Testiler, yani Kenan diyarının küpleri, Yunan dünyasının amphiphoreus/amphoreusları, Bizanslıların megarikaları, Osmanlıların kabakulakları, günümüz yaygın kullanımıyla, amforalar… hani şu uzun yıllar boyunca sıvı ve katı gıda ürünlerini deniz ticareti yoluyla, Doğu-Batı Akdeniz ve Karadeniz’in nerdeyse tüm limanlarına taşıyan seramik konteynerler.

Makalemizde, bu konteynerlerin üretildiği Ganos manastır ve köylerinde (günümüz Tekirdağ-Gaziköy/Hoşköy) başlayıp Konstantinopolis’e geliş yolculuğunun hikâyesini inceleyeceğiz. Ganos şaraplarının yollandığı en önemli pazar, başkent Konstantinopolis’ti. Başkent sadece tüketim değil, aynı zamanda gelen malların daha küçük pazarlara dağıtıldığı ana merkezdi. Yenikapı kazılarından gelen son arkeolojik bulgular, Ganos amforalarının (literatürdeki adıyla, Günsenin I) taşıdığı şarapların üretimi/ihraç kapasitesi hakkında daha detaylı bilgilere ulaşmamızı sağlamıştır.
When wandering across the site of the Marmaray and Metro excavations underway since 2004 under the auspices of the Istanbul Archaeological Museums, beneath one’s feet there lie the fragments of thousands of earthenware jugs. One is likely to only take a passing glance at the broken fragments and then shift focus to the architectural elements and the Byzantine-period wooden ships, considered among the most important recent archaeological discoveries. Yet those ships were built to carry the very pottery one may deem uninteresting at first. These pots—the jars of Canaan, the amphiphoreus/amphoreus of the Greek world, the megarikas of the Byzantines, the kabakulaks of the Ottomans—were used to carry liquid and solid foodstuffs via the marine trade routes to almost all ports of the Eastern and Western Mediterranean and the Black Sea.

In this paper, I will follow the story of these containers from the monasteries and villages of Ganos, where they were produced, to their arrival in Constantinople. The major market for the Ganosian wines was the capital, which was not only a center of consumption, but also of distribution of goods to lesser markets. The most recent archaeological findings from the Yenikapı excavations have provided more detailed information on the wine production/export capacity carried in Ganos amphorae (designated Günsenin I in the literature).
Bizans Tıbbında İthal İlaçlar: Ortaçağda Bizanslılar ile Müslümanlar Arasında Tıbbi Ürünlerin TicaretiImported Drugs in Byzantine Medicine: Commerce in Medicinal Items between Byzantines and Muslims in the Middle Ages
Koray Durak
Bizans tıp literatüründe yabancı kaynaklı tıbbi maddelere yapılan çok sayıda gönderme, bu tür maddelerin Bizans tıbbında çok sık kullanıldığına işaret eder. Bizans tıp literatüründe yabancı kaynaklı ürünler esas olarak basit ilaç/bitki adları sözlüğü listelerinde ve formüller/reçetelerde geçer. Sekiz ila on birinci yüzyılın sonu arasında doğu sınırından Bizans İmparatorluğu’na ithal edilen tıbbi ürünlerin kapsamlı şekilde incelenmesi, ortaçağlarda Bizanslılar ile Müslümanlar arasındaki ticaret konusundaki araştırmalara büyük katkılarda bulunmaktadır. Ayrıntılı bir inceleme, ilaçlara erişim ve belki de nakil yolları hakkında çok değerli bilgiler sağlamanın yanı sıra tıbbi ürünlerin mamul mü yoksa hammadde mi oldukları, tümünün Müslüman Yakındoğu kaynaklı mı olduğu ya da bazılarının Güney Asya ve Afrika’dan mı getirtildiği konularında da cevaplar bulmamıza yardımcı olabilir.
Numerous references to foreign medicinal substances in Byzantine medical writing point to a very frequent use of such substances in Byzantium. References to medicinal items of foreign origin in Byzantine medical writing appear mainly in lists of simple drugs/botanical lexica and formulae/recipes in Byzantine medical writing. A comprehensive examination of medicinal items imported to the Byzantine Empire from its eastern frontier from the eighth to the end of the eleventh centuries contributes greatly to the study of commerce between Byzantines and Muslims in the Middle Ages. A thorough investigation reveals information on availability and possibly transportation routes of drugs, and provides answers to the questions such as whether the medicinal items were finished products or raw materials; and whether they all originated from within the Islamic Near East, or some of them were transported from South Asia and Africa.
Ticaret Alanı Olarak Tıp: Geç Ortaçağda Doğu Akdeniz’de Tüccar Olarak Doktorlar ve Emtia Olarak İlaçlarMedicine as Business: Physicians as Merchants and Drugs as Commodities in the Late Medieval Eastern Mediterranean
Dionysios Stathakopoulos
Avrupa ile Akdeniz dünyasının ticaret üzerinden bütünleşmesi 1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi’nden sonra özellikle kârlı bir döneme girdi. Çoğu İtalyan arşivlerinde duran binlerce belge bu fenomenin kanıtlarıdır. Bu belgelerde tüccarlar ve girişimciler önemli bir yere sahiptir. Bu bildiri özel bir girişimci sınıfı, yani ticarette faal olan hekimleri ele alacaktır. Aynı dönemde tıbbi hizmet verenler de bir profesyonelleşme sürecine girmişlerdi, bu da onları eskisinden daha çok görünür kılmıştı: Üniversite eğitimleri (magister unvanlarından da anlaşılabileceği gibi) ve artan bir uzmanlık sayesinde (örneğin, physicus veya cirurgicus sıfatlarından anlaşıldığı üzere) kaynak kayıtlarda kolayca fark edilebiliyorlar. On üç ila on beşinci yüzyıllar arsında yayımlanmış belgelerden derlenen kanıtlara bakarak bu kişilerin nasıl çalıştıklarını araştıracağım, kariyerlerinin izini süreceğim ve uluslararası ticaret şebekelerindeki rollerini inceleyeceğim. Buna ek olarak, belli tür mallara, yani ilaç yapımında kullanılan maddelere odaklanacağım. Çoğunlukla doğudaki İslam dünyasından gelen bu maddelerin ticaretini inceleyerek bunun Levant ve Batı Avrupa’daki hekimlerin varlığıyla bağlantısını kuracağım.
The unification of the European and Mediterranean worlds through trade entered a particularly profitable period after the Fourth Crusade in 1204. Thousands of documents, mostly preserved in Italian archives, bear testament to this phenomenon. Merchants and entrepreneurs figure prominently in these documents. This paper will look at a specific category of entrepreneurs, namely physicians active in trade. In the same period the professionalization of medical practitioners was underway, making them more visible than ever before: with their university degrees (as attested by their title, magister) as well as a growing specialization (attested, for example, through the designation physicus or cirurgicus), they are easy to spot within the source record. Putting together a body of evidence from published documents from the thirteenth to the fifteenth centuries, I will survey their operations, chart their careers and explore their role within international trade networks. Furthermore, I will examine a particular type of commodity, substances destined for the preparation of drugs. These came mostly from the Islamic East; hence, I will explore their trade and link it to the presence of physicians, in the Levant as well as in Western Europe.
I. Iustinianus’tan II. Basileios’a Bizans Hukukunda Tüccarlar, Alım Satım ve TicaretMerchants, Trade, and Commerce in Byzantine Law from Justinian I to Basil II
Peter Sarris
Genelde Bizans İmparatorluğu’nun yasal yapılarının ve toplumsal tavırlarının alım satım ve ticarete son derece ters olduğu iddia edilir. Bu bildiride Roma–Bizans yasal geleneğinin tüccarların ve ticaretin çıkarlarına karşı son derece duyarlı olduğu ve Bizans kaynaklarında bulunan ticaretle ilgili düzenlemelerin pek çoğunun çok temel bir şekilde yanlış anlaşıldığı savunulacaktır. İmparatorluk yönetiminin yanı sıra Bizans aristokrasisinin üyeleri de, daha geniş kapsamlı olarak ekonomiyi desteklemeye büyük katkıda bulunan alım satım ve ticaretle ilgili kredi düzenlemeleriyle fiilen ilgileniyorlardı. Hami–müşteri ilişkileri gözlüğünden bakıldığında bu tür düzenlemeler, en üst düzey aristokratlar söz konusu olduğunda bile toplumsal açıdan saygın gösterilebiliyordu. Dini vakıflara yapılan bağışların pek çoğu bile esas olarak ekonomik nedenlerden yapılıyordu.
It has often been asserted that the legal structures and social attitudes of the Byzantine Empire were deeply inimical to commerce and trade. This paper will argue that the Roman-Byzantine legal tradition was in fact highly sensitive to the interests of merchants and commerce and that many of the regulations concerning trade found in the Byzantine sources have been fundamentally misunderstood. Not only members of the imperial government, but also the Byzantine aristocracy were actively involved in both commerce and mercantile credit arrangements, which did much to bolster the broader economy. Viewed through the prism of patron-client relations such arrangements could be made to appear socially respectable for even the grandest of aristocrats. Even many donations to religious foundations were driven by essentially economic motives.
On ila On İkinci Yüzyıllar Arasında Bizans’ta Keşişler ve TicaretMonks and Trade in Byzantium from the Tenth to the Twelfth Century
Michel Kaplan
Ticaret yapmanın manastır yaşamının ideallerine ters düştüğü düşünülür. Ne var ki, önemli mülklere sahip büyük manastırların kurulması kendi ihtiyaçlarının üzerinde mal üretilmesini gerektiriyordu. Dolayısıyla Aynarozlu veya diğer manastırlardan keşişler hem bulundukları yerde hem Konstantinopolis ile ticaret yapıyorlardı. İmparatorlar bu ticarete düzenlemeler getirmeye çalıştılar, ama bunların uygulanması o kadar kolay olmadı. Bu bildiri, manastırların yerel, bölgesel veya Konstantinopolis ile ticarete katılımlarını artırma yönündeki girişimleri ile yetkililerin ticareti manastırların ihtiyaçlarını karşılamaları ve fazla üretimlerini satmaları için gerekli olanla kısıtlama yönündeki beyhude çabalarını ele alacaktır. Hatta imparatorluk politikalarında manastırlara ait gemilerin vergiden muaf olması gibi ticari faaliyetlerini artırmalarını sağlayan çelişkili uygulamalar da vardı. Başka bir açıdan bakıldığında da, Konstantinopolis manastırları kent limanında iskeleler inşa ederek kentteki ticaretin gelişimine katkıda bulunmuşlar ve kent de bu gelişimden kârlı çıkmıştı.
Taking part in trade is supposed to be contradictory to the monastic ideal. Nevertheless, as large monasteries with important properties were founded, consequently production of goods exceeded what they needed. Therefore, monks, Athonite as well as those from other monasteries, were involved in trade, not only locally, but also towards Constantinople. Emperors tried to issue regulations concerning this trade, but these proved to be difficult to maintain. This paper will deal with the attempts made by monasteries to promote their ability to take part in local, regional or Constantinopolitan trade, as well as the vain efforts of the authorities to limit their trade to what was necessary for the monasteries to receive the products they needed and to sell their surplus. In fact, there were contradictions in imperial policy, as monasteries obtained tax exemptions for their boats that helped them in expanding their commercial activities. From another point of view, several Constantinopolitan monasteries developed skalai in the city harbor and were thus involved in the development of the city’s trade, profiting from the commercial expansion.
Yeni Kommerkiarios MühürleriNew Seals of the Kommerkiarioi
Jean-Claude Cheynet
Kommerkiarios mühürleri Bizans memurlarından kalan mühürler arasında üzerine en çok yorum yapılmış olanlardandır. Yer adlarını ve ticaret yollarını öğrenmek için iyi bir kaynak oldukları için araştırmacıların ilgisini çekmişlerdir. Yazılı kaynakların eksik olduğu durumlarda özellikle yararlıdırlar. Fransız mühür koleksiyonları (eski Zacos koleksiyonu ve N. Thierry’nin şahsi koleksiyonu) daha önce yayımlanmamış veya yalnızca adı geçmiş kommerkiarios mühürlerini içerirler. Bunların yayımlanmaları, kommerkiarios şebekesi ve yedi ila on birinci yüzyıllar arası nerelerde konumlanmış oldukları hakkındaki bilgilerimize katkıda bulunacaktır. Örnek olarak, Sisam ve Rodos’ta bulunan kommerkaiosların Ege Adaları’nın Bizans ticaretindeki rolünü nasıl anlamamızı sağladıklarını inceleyeceğiz.
The seals of kommerkiarioi are among the most commented-upon seals left by Byzantine civil servants. They have attracted scholars’ attention because they are a good source for learning place names and commercial roads. They are especially useful wherever written sources are lacking. The French collections of seals (the former Zacos collection and the private collection of N. Thierry) hold unpublished or barely mentioned seals of kommerkiarioi. Their publication will contribute to our knowledge of the networks of kommerkiarioi and of the places where they were established from the seventh to the eleventh centuries. We shall examine how the presence of kommerkiarioi on Samos and Rhodes, for example, enables us to determine the role of the Aegean islands in Byzantine trade.
Trabzon İmparatoru III. Aleksios’un Khrisobulloslarına Göre Venediklilerin Trabzon Ticareti Hakkında GözlemlerObservations on the Trade of the Venetians with Trebizond, Based on the Chrysobulls of Alexios III, the Emperor of Trebizond
Murat Keçiş
1204 yılında İstanbul’un Latinler tarafından işgalinden kısa bir süre önce, Bizans İmparatoru I. Andronikos Komnenos’un (1183–1185) torunları Aleksios ve David Komnenos, halaları Gürcü kraliçesi Thamara’nın verdiği destek ile Trabzon’u ele geçirerek Trabzon İmparatorluğu’nu kurmuştur. Hâkimiyetinin erken dönemlerinde Trabzon İmparatorluğu, Karadeniz’e hâkim olmak ve Batı’ya doğru genişlemek istemişse de bu planından, İznik İmparatorluğu’nun etkili bir şekilde hâkimiyet kurması ve Selçuklu saltanatı yüzünden oldukça erken bir dönemde vazgeçmek zorunda kalmıştır. 1214 yılında Sinop’un Türkiye Selçukluları tarafından fethedilmesinden sonra, Trabzon İmparatorluğu yerel bir hanedanlık olarak siyasi ve ekonomik varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. On üçüncü yüzyılın ortalarına doğru Moğolların Yakındoğu coğrafyasında belirmesiyle beraber bölgedeki politik dengeler tamamen değişmiştir.

Moğol istilası ile beraber Trabzon İmparatorluğu da Moğollara tabiiyetini arz etmiştir. On üçüncü yüzyıl boyunca Trabzon imparatorlarının siyasi olarak tek hedefleri Sinop’u tekrar ele geçirerek İstanbul’a giden yolu açmaktı. 1349 yılının Aralık ayında Trabzon İmparatoru olan Aleksios (asıl adı Iōannēs (Ιωάννης) olup, Aleksios adını taşıyan ve erken yaşta ölen büyük kardeşine yahut dedesine atfen bu ismi almıştır), Trabzon İmparatorluğunu tekrar canlandırmak istemiştir. Konstantinopolis sarayında yetişmiş olması ve Bizans İmparatoru İoannes Kantakuzenos ile arasındaki dostane münasebetler dolayısıyla Trabzon İmparatorluğu’nun iktisadi politikalarını yeniden şekillendirmede önemli rol oynamıştır. Trabzon imparatorlarının özellikle on üçüncü yüzyılın sonlarına doğru Venedikliler ile ticari ilişkilerini canlandırabilmek amacıyla özel bir gayret gösterdikleri, bu devletin tüccarlarına ticari imtiyazlar verdikleri bilinmektedir. Bildirimizde Trabzon İmparatoru III. Aleksios Komnenos’un Venedik Cumhuriyeti’ne verdiği Krisoboullosları özellikle on üçüncü yüzyılın sonlarına doğru canlanan Trabzon ve Venedik arasındaki ticari anlaşma üzerinden değerlendireceğiz.
A short time before the conquest of Constantinople by the Latins in 1204, Alexios and David Komnenos, the grandchildren of the Byzantine Emperor Andronikos I Komnenos (1183–1185), captured Trebizond with the aid of their aunt Thamara, Queen of Georgia, and established the Empire of Trebizond. In the beginning, the Empire of Trebizond aimed to dominate the Black Sea and to expand towards the West, but it had to abandon these plans soon thereafter, due to the Empire of Nicaea establishing an effective dominion and due to Seljuk rule. After the conquest of Sinope by the Seljuks in 1214, the Empire of Trebizond tried to maintain its political and economic presence as a local dynasty. The arrival of the Mongols in the Near East profoundly upset the political equilibrium in the region.

Subsequent to the Mongol invasion, the Empire of Trebizond also declared its allegiance to them. The only political goal of the emperors of Trebizond during the thirteenth century was to reconquer Sinope and to clear the path to Constantinople. Alexios, the emperor of Trebizond (his real name was Iōannēs [Ιωάννης], but he later adopted the name of his older brother who died young, or of his grandfather to honor him), ascended the throne in December 1349 and wanted to revive his empire. The fact that he was brought up in the palace in Constantinople and that he maintained a friendship with Ioannes Kantakuzenos the Byzantine emperor had a major role in the reshaping of the economic policies of the Empire of Trebizond. It is known that, at the end of the thirteenth century, the emperors of Trebizond made a special effort to improve the commercial relations with the Venetians and granted privileges to merchants from this republic. In this paper, I will assess the chrysobulls granted by Alexios III Komnenos the Emperor of Trebizond to the Republic of Venice, especially on the basis of the trade agreement between Trebizond and Venice that was revived towards the end of the thirteenth century.
Bizans İmparatorluğunun Son Döneminde Portolan Haritaları ve Batı Anadolu Liman KentleriPortolan Charts and Harbor Towns in Western Asia Minor towards the End of the Byzantine Empire
Mehmet Kahyaoğlu
Sanatın tarihi boyunca renkler, üzerlerine yüklenen anlamlarla ifade aracı olarak kullanılmıştır. Bu çalışmanın çıkış noktası da Ortaçağ’da üretilmiş portolan haritalarında yer alan liman kentlerinin öne çıkanlarının isimlerinin yazılmasında kullanılan kırmızı renktir. Bu çalışmada, ilk örneğinin on üçüncü yüzyılın sonlarına tarihlenen portolan haritalarda Batı Anadolu kıyılarında isimleri kırmızı ile yazılmış liman kentlerinin “önemli” merkezler olduğu kabulünden yola çıkarak, tarihsel belgelerde bu yargıyı doğrulayacak izler aranacak ve bu coğrafyanın İtalyan Deniz Cumhuriyetleri tarafından yönlendirilen Akdeniz ticaret ağı içindeki konumları tartışılacaktır.

Gelişmiş bir seyir sistematiğiyle daha eski bir gelenek ve bilgi birikimi üzerinde yükseldiği genelde kabul edilen bu portolan haritalarda, Batı Anadolu’da öne çıkan limanlar, kuzeyden güneye, Atramyttion, Phokaea (Yeni ve Eski), Smyrna, Altoluogo (Ephesos), Anaia ve Palatia‘dır.

On ikinci yüzyıldan başlayarak Akdeniz’de, Bizans imparatorlarından aldıkları ayrıcalıklarla daha da perçinlenen bir Latin egemenliği vardır. Ticaret bağlamında başkent Konstantinopolis, dört bir yandan gelen malların toplanarak alınıp satıldığı bir merkez olarak her zaman önemini korumuştur. Bunun yanında imparatorluk toprakları içinde farklı coğrafyalar da ön plana çıkmışlardır. Tarihi belgeler ve batılı araştırmacıların bugüne kadar yapmış oldukları çalışmalarda ön plana çıkan merkezler, Batı Anadolu’daki liman kentlerinden çok Yunan anakarası, Ege Denizi’ndeki adalar, Thessalonika’nın da dâhil olduğu Ege Denizi’nin kuzey kıyıları, Marmara Denizi’nin yine kuzey kıyıları ile İtalyanların daha sonra girebildiği Karadeniz kıyılarıdır.
Sonuçta bu çalışma Batı Anadolu kıyılarında Bizans egemenliğinin sonlarına doğru portolan haritalarda yer alan göstergelerin, tarihsel metinler bağlamında sağlamasının yapılıp yapılamayacağını tartışmaktadır.
Throughout the history of art, colors were used as a way to express meanings attributed to them. In keeping with this theme, this paper uses the red coloring of the names of the major ports in medieval portolan maps as a starting point. Building on the assumption that those Western Anatolian ports whose names are written in red are important centers, I will look for clues in the historical documents to support this assessment and discuss the position of this region in the Mediterranean trade networks under the control of the Italian Maritime Republics.

Although in scientific debates the emergence of portolan maps is dated to the beginning of the thirteenth century, the earliest surviving artefacts are from the end of the same century; the maps in general become more prevalent from the fourteenth century onwards. If we are to accept the fact that these maps with their sophisticated navigation systematics are based on an older tradition and accumulated knowledge, it will follow that the important port-cities in Western Anatolia during the last years of Byzantine rule should be considered in this context. Accordingly, the most notable ports from the North to the South would be Atramyttion, Phokaea (New and Old), Smyrna, Altoluogo (Ephesos), Anaia, and Palatia.

The emergence of portolan maps owes to the development of trade; similarly, the classification of ports as important or unimportant destinations as indicated on the maps was linked to the commercial potential of those towns. Furthermore, the ports that were listed on the documents concerning the privileges granted to the Italian Maritime Republics by the Byzantine emperors and where Italian merchants could engage in free trade bestow a similar importance on these towns in the context of the aggressive trade policies of the Italians, as their names are written in red on the portolan maps. While archaeological findings provide significant information, historical documents are not really helpful concerning the role of the Western Anatolian shores in the Mediterranean trade dominated by the Italian Maritime Republics. For instance, the notary record from that period is silent on this matter, which does not match the importance of the city names marked in red on the maps.

The capital Constantinople was always an important center where goods from all over the world were gathered and exchanged. There were other geographical locations in the imperial territories that also came into the spotlight. In the historical documents and the research done by scholars, the prominent centers were primarily located on the Greek mainland, the Aegean islands, the northern shores of the Aegean including Thessaloniki, the northern shores of the Sea of Marmara, and the northern shores of the Black Sea, where the Italians were able to venture from the thirteenth century onwards.

The fourteenth century witnessed the end of the Byzantine and the beginning of the Ottoman rule in Western Anatolia; yet, in the context of the portolan maps produced in that century, the ports listed above retained their significance and became important commercial centers frequented by Western merchants. Perhaps the reason for this may be the past and then-existing commercial potential of these ports. (What really transforms a seaside settlement from a simple jetty into a port-city is its commercial potential.) Any arguments about the position of Western Anatolian port-towns almost unavoidably rely on Italian documents, because of the predominantly Latin character of the commercial activities in this period.

Ultimately, this paper explores whether it is possible to confirm the legends on the portolan maps from the period that saw the end of the Byzantine rule in Western Anatolia with the help of historical texts.
Konstantinopolis İçin Tuz TedariğiSalt for Constantinople
Johannes Koder
Tuz (halati[on]) en eski baharatlardan biridir. Hayvan sağlığı için yaşamsal bir mineraldir. İnsan bedeni için gerekli günlük tuz miktarının 3,0 – 3,75 gram olduğu tahmin edilmektedir.
Tuz, antikçağlardan beri (ve halen) gıdaların korunması açısından çok önemli olmuştur. Bizans döneminde tuzlama (taricheuein) en önemli sebze, balık ve et koruma yöntemiydi. Tuz beslenmede önemli bir rol oynamasının yanı sıra, pek çok imalat süreci için de gerekli bir maddeydi.

Bizans’ta tuz esas olarak Güneybatı Avrupa ile Anadolu’nun kıyılarından, özellikle de Ege, Marmara ve Karadeniz’deki lagünlerden ve bataklıklı ırmak ağızlarındaki tuzlalardan (halykai) elde edilirdi. Bir diğer önemli tuz üretim alanı da 1.600 km2’den büyük yüzölçümüyle dünyadaki en büyük tuz göllerinden biri olan Orta Anadolu’daki Tuz Gölü (Tatta limne veya Karateia) idi.

Bu bildiri altıncı yüzyıldan sonra ortaçağda Konstantinopolis’e tuz tedarikinin genel bir tablosunu çizmeyi amaçlıyor. Bu dönemin büyük kısmında Bizans başkentinin nüfusu, keşişler, rahibeler ve imparatorluk ordusunun bazı birlikleri de dahil 100.000 kişiden fazlaydı (ama muhtemelen 200.000’i aşmıyordu). Bu bildiride, beslenme ve diğer amaçlar için gerekli tuz miktarları; tuza dair, tıbbi ve beslenme konulu kaynaklardan gelen bilgiler; üretim yerleri ve yöntemleri; nakliye ve lojistik; tuzun ekonomik, yasal ve mali yönleri; dini ve ideolojik arkaplan konuları ele alınmaktadır.
Salt (halati[on]) is one of the oldest basic food seasonings. It is an essential mineral for the stability of human and animal health. The necessary adequate intake for the human body is estimated at 3.0-3.75 gram per day. Since Antiquity salt had (and still has) also a great importance for food preservation. During the Byzantine period salting (taricheuein) was the most important method of preserving vegetables, fish, and meat. Salt was not only an important nutritional element, but also a necessary constituent of many manufacturing processes.

In Byzantium, salt was mainly produced in marine salinas (halykai) along the coastlands, lagoons and marshy river estuaries of Southeastern Europe and Asia Minor, especially in the Aegean, the Marmara Sea and the Black Sea. Another important place of salt production was the Tuz Gölü (Tatta limne, also Karateia) in Central Asia Minor, with a surface of more than 1,600 km2 one of the largest salt lakes in the world.

This paper aims to present an overview of the salt supply for Medieval Constantinople after the sixth century. During this period the Byzantine capital most of the time had more than 100,000 (but probably not more than 200,000) inhabitants, including monks, nuns and soldiers of the imperial army. Some of the following topics will be discussed: necessary quantities for nutrition and other purposes, information coming from medical and dietetic sources, places and methods of production, transportation and logistics, economic, legal and fiscal aspects, and religious and ideological background.
Türkiye’nin Ege Kıyılarında Keşfedilen Bazı Bizans BatıklarıSome Byzantine Shipwrecks Discovered on the Aegean Sea Coast of Turkey
Harun Özdaş
Anadolu hem Akdeniz dünyasının siyasal ve fiziksel coğrafyası, hem de insanlık tarihi açısından merkezi bir konuma sahiptir. Doğal olarak adalardaki kıyı kentlerinin birbirleriyle ve anakarayla ticarete başlamasıyla deniz ticareti de gelişerek mevcut Anadolu devletlerinin ekonomisi açısından merkezi hale geldi. Akdeniz, Marmara ve Karadeniz’i birbirine bağlayan Ege’nin deniz ticaretinde her zaman merkezi bir rolü olmuştur. Ege kıyıları boyunca çok sayıda ada barındıran yüzlerce korunaklı koy ve doğal liman, antik denizcilik için elverişli bir ortam yaratıyordu. Metropol kentlerin nüfusları arttıkça, temel ihtiyaçları diğer yerleşimlerden gelen ürünlere bağlı hale geldi ve daha ucuz ve hızlı olduğundan deniz yolu, bu ürünlerin nakliyesinde tercih edilir oldu. Bugüne kadar bulunan batıkların en büyük kısmı Bizans dönemindendir. Anadolu’nun neredeyse tüm kıyılarında bu dönemden eserlere, çıpa veya nesnelere rastlanır. Ege Denizi kıyısında bulunan gemi batıklarının çoğu İS altı ila on ikinci yüzyıllar arasına tarihlendirilmiştir. Beş yıllık araştırma sırasında çeşitli gemi batıkları bulunmuştur. Bu, bölgede nakliye sırasındaki ekonomik kayıpları gösterir. Ayrıca bu kanıtlar sayesinde denizdeki ticaret rotaları da belirlenebilir.
Anatolia is central to the political and physical geography of the Mediterranean world, as well as to the history of humanity. Maritime trade developed naturally, as island towns began to trade with each other and the mainland, quickly becoming central to the economy of the established Anatolian states. Since the Aegean Sea connects the Mediterranean, the Marmara, and the Black Sea, it has always held a central role in the history of maritime trade. Hundreds of safe bays, natural harbors, and a myriad of islands along the shoreline of the Aegean provided a favorable environment for ancient seafaring. As the population of metropolitan cities increased, their basic needs could only be covered by products from other settlements, and shipment of those products by sea came to be preferred since it was cheaper and faster.

Most of the shipwrecks found to date are those of the Byzantine period. On almost every shoreline of Anatolia, artefacts, anchors or objects from this period can be found. Most of the shipwrecks discovered on the coast of the Aegean Sea date from the sixth to twelfth centuries AD. Several shipwrecks were found during the five years of our survey. This result shows the region’s economic loss during transportation. Moreover, the resulting evidence also identifies maritime trade routes.
Bizans’ta Pazar Yeri: Gündelik Yaşama ve Maddi Kültüre Açılan bir PencereThe Byzantine Marketplace: A Window onto Daily Life and Material Culture
Brigitte Pitarakis
Bizans çarşısı, toplumun çeşitli zamanlardaki temel özelliklerini ve uğraşlarını yansıtan bir mikro evrendi. Buraya ait maddi kültürün incelenmesi, bu ticaret merkezlerinde vuku bulan basit mal alışverişinin ötesinde gündelik yaşama merak uyandırıcı bir bakış atma fırsatı sunuyor. Esas olarak Konstantinopolis’e odaklanan bu incelemenin merkezinde, insanların davranışlarını, çarşının anıtsal ortamını ve maddi kültürünün dekoratif içeriklerini belirleyen bir inanç ve batıl inançlar sistemi yatmaktadır.

Gündelik Bizans yaşamının diğer yönlerinde olduğu gibi, çarşıda da en önemli kaygı ilahi inayet ve koruma sağlamaktı. Bizanslılar işlemlerinin kutsanması ve sahtekârlıklara karşı koruma sağlama ümidiyle olduğu kadar, ticareti yapılan malların kendilerinin, özellikle de gıda, içecekler, ilaçlar ve sağlıkla ilgili diğer ürünlerin korunması için de ilahi inayet arayışındaydılar. Bu sürekli ilahi yardım arayışıyla birlikte Bizanslılar, yaşamlarının pek çok yönüne müdahalede bulunduklarına inandıkları iblisleri kovmak adına kendilerini apotropaik nesne ve sembollerle de kuşatıyorlardı. Bu sürekli inayet ve güvenlik arayışı çarşıdaki yaşamla bağlantılı olup, ticari işleyişler, çarşılardaki anıtlar ve çarşı ortamları, buralara yolu düşen çok sayıda insan (tüccarlar, zanaatkârlar, yerel kadın, erkek ve çocuklar, din adamları, keşişler vb.) ve buralarda gerçekleşen olay ve faaliyetler üzerine yazılı kaynakların incelenmesiyle de ortaya çıkmaktadır.
The Byzantine marketplace was a microcosm reflective of the fundamental features and preoccupations of the society at various points in time. Exploration of its material culture offers an intriguing glimpse into daily life beyond the simple acquisition or sale of goods in these centers of commerce. At the core of this examination, which focuses primarily on Constantinople, is the system of beliefs and superstitions that determined the behavior of people, the monumental setting of the marketplace, and the decorative repertoire of its material culture.

As in other aspects of Byzantine daily life, the major preoccupation in the marketplace was to attain heavenly grace and protection. The Byzantines implored heavenly grace not only in the hope of obtaining blessings for their transactions and protection against fraudulent practices, but also for protection of the traded goods themselves, especially food, drinks, medicines, and other health-related substances. In conjunction with their constant recourse to divine assistance, the Byzantines surrounded themselves with apotropaic devices intended to cast out the demons that they believed interfered in so many aspects of their lives. This constant search for grace and security connects life in the marketplace and is revealed through an examination of the exercise of trade, the monuments of the marketplace, and the written sources on marketplace settings, the myriads who frequented them (such as traders, craftspeople, local women, men, and children, clergy, monks, and so on), and the events and activities that took place there.
On Üç ila On Beşinci Yüzyıllar Arasında Trabzon İmparatorluğu: Ticaret ve KültürThe Empire of Trebizond (Thirteenth to Fifteenth Centuries): Commerce and Culture
Aslıhan Akışık Karakullukçu
Ticari faliyetlerin Trabzon İmparatorluğu’nda toplumsal ve ekonomik yaşamın can alıcı bir öğesi olduğu anlaşılıyor. İtalyan noter kayıtları, Trabzon’daki tüccar sınıfının işleyişleri ve kentin Pontus ve Anadolu artbölgelerindeki diğer kentlerle yakın bağlantılarına bir dereceye kadar ışık tutuyor. Ticaret hem Trabzon son derece faal bir liman olduğundan, hem de Trabzon İmparatorluğu’nun genel olarak Akdeniz dünyasıyla ne kadar bütünleşmiş olduğunu ortaya koyması açısından Trabzon İmparatorluğu’nu incelemek için uygun bir başlangıç noktasıdır. Tüccarların kimlikleri ve faaliyetleri Trabzon’un kozmopolit doğasını yansıtır. Ceneviz noter kayıtlarına göre Trabzon’da Ermeni, Rum, İtalyan ve Müslüman tüccarlar ticari faaliyette bulunmuşlardır. Tüccar sınıfının karışık etnik yapısı Trabzon İmparatorluğu’nun bütünleşme, iletişim ve ticarete sahne olan coğrafi bir odak noktası olduğunu gösteriyor. Farklı etnik kökenlerden tüccarların varlığı Trabzon’un bir dünya pazarı olduğu izlenimimizi destekliyor. Buna rağmen ticaretin Trabzon’un ekonomik yaşamındaki rolü tam anlamıyla incelenmiş değildir. Ticaret vazgeçilmez bir öğe miydi yoksa ticarete dayalı olmayan daha geleneksel bir ekonomi içinde önemsiz bir faaliyet miydi?

Trabzon İmparatorluğu farklı kökenlerden tüccarların ticari amaçlarla bir araya geldiği bir limandan ibaret değilmiş gibi görünüyor. Trabzon sanat ve kültüründen günümüze ulaşanlar İmparatorluk ile bölgesel etnik öğeler arasında daha derin bir etkileşimin izlerini taşıyor. Araştırmacılar Trabzon sanatındaki Gürcü, Ermeni, Selçuklu ve Batılı etkilere dikkat çekilmişlerdir. Ayrıca, Trabzon İmparatorluğu’nun bağdaştırıcı sanat ve edebiyatı Büyük Komnenosların ideolojik özlemlerinin de bir aynasıdır.
Commercial activity appears as a crucial element of social and economic life in the Empire of Trebizond. The Italian notarial sources illuminate to some degree the nature of the commercial class operating in Trebizond and the city’s intimate connections to other cities in the Pontos and the hinterland of Asia Minor. Commerce provides a suitable departure point to study the Empire of Trebizond, not only because Trebizond was a highly active port, but also because commerce makes manifest the degree to which the Empire of Trebizond was integrated into the Mediterranean world at large. The identities of the merchants and their activities are representative of the cosmopolitan nature of Trebizond. In Genoese notarial sources, Armenian, Greek, Italian, and Muslim merchants are documented to have engaged in trade there. The multi-ethnic makeup of the commercial class illustrates that the Empire of Trebizond was a geographical locus where integration, communication, and commerce occurred. The existence of merchants from different ethnic backgrounds reinforces the impression that Trebizond was the marketplace of the world. Nevertheless, the role of commerce in this city’s economic life remains to be fully explored. Was commerce an integral element, or was it only an insignificant activity in a more traditional non-commerce-based economy?

The Empire of Trebizond does not appear to have been merely a port drawing together a diverse body of merchants for commercial purposes. What remains of Trapezuntine art and culture displays signs of a deeper interaction between the empire and regional ethnic elements. Georgian, Armenian, Seljuk, and Western influences on Trapezuntine art have been noted by scholars. On another note, the syncretic art and literature of the Empire of Trebizond reflect the ideological aspirations of the Grand Komnenoi.
Konstantinopolis’te TüccarlarThe Merchant of Constantinople
Paul Magdalino
Bizans Konstantinopolis’inin varlığı ithal ettiği ürünlere bağlıydı ve imparatorun zenginliğinin büyük kısmı kentin alışveriş ve hem ihraç hem iç tüketim amaçlı üretim merkezi olarak öneminden geliyordu. Ancak bu ticareti yürüten kişiler toplumsal bir grup olarak incelenmemişlerdir. Bu bildiri, imparatorluk kenti toplumu içinde tüccarların geç antikçağ ile ortaçağ sonları arasındaki konumlarına dair kısıtlı kanıtları bir araya getirmektedir. Ticarette dış koşullardaki değişimlere bağlı olarak kolektif değişimler; tüccarların uzmanlaşma dereceleri; sermayenin bulunabilirliği; saray aristokrasisiyle ilişkiler; Konstantinopolisli tüccarların taşralı ve yabancı tüccarlara kıyasla önemleri ele alınmaktadır.
Byzantine Constantinople depended on commercial imports for its survival, and much of the empire’s wealth derived from the city’s importance as a center of exchange and production, for export as well as internal consumption. Yet the people who handled this commerce have not been studied as a social group. This paper pulls together the limited evidence for the place of merchants within the society of the imperial city from Late Antiquity to the Later Middle Ages. It will attempt to address the following issues: collective changes due to changing external circumstances, degree of specialization, availability of capital, the relationship with the court aristocracy, and their importance relative to provincial and foreign merchants.
Marmaray Arkeolojik Kazıları Işığında Prosphorion LimanıThe Prosphorion Harbor in the Light of the Marmaray Archaeological Excavations
Rahmi Asal, Süleyman Eskalen
Marmaray Projesi kapsamında İstanbul’un çeşitli bölgelerinde yapılan kurtarma kazılarının en önemlilerinden biri olan Sirkeci Bölgesi’ndeki arkeolojik kazı çalışmalarında, Yenikapı’daki kadar heyecan yaratmasa da, çok önemli arkeolojik sonuçlar elde edilmiştir. İstanbul’un ilk limanlarının yer aldığı bölgede başlatılan kazı çalışmalarında, bu bölgede yer aldığı bilinen ancak bugüne kadar arkeolojik buluntularla somut olarak desteklenmeyen limanlarla ilgili çok önemli sonuçlar elde edilmiştir.
Sirkeci’de dört ayrı noktada gerçekleştirilen çalışmalardan bugünkü Sirkeci Garı’nın bitişiğinde yer alan Marmaray Sirkeci İstasyonu’nun Kuzey Girişi ve Bostancıbaşı Doğu Havalandırma Şaftı’nda, kentin en eski limanlarından biri olan “Prosphorion Limanı” ya da “Phosphorion Limanı” içinde çalışıldığı, ortaya çıkarılan buluntu ve kalıntılardan anlaşılmıştır.

Antik kaynaklardan “Eustathius (Comm.in Dion. Per. 142‒143) ve Byzantionlu Stephanos (Ethnika s.v. Bosporos), Phaborinos’tan yaptıkları alıntıda, beşinci bölgede yer alan Phosphoros’un (Prosphorion) Byzantion’un Limanı olduğunu bildirirler. Yazarlar Limanın adını, Makedonya Kralı II. Philippos’un İÖ. 339 yılındaki Byzantion kuşatması sırasında aldığının altını çizerler. II. Philippos’un Byzantion’a surların altından gizlice girebilmek için askerlerine geceleyin yeraltı tüneli kazdırdığını söylerler. Ancak bir gece Philippos’un bu tuzağı, ay tanrıçası Hekate sayesinde Byzantionlu gözcüler tarafından görülmüştür. Byzantionlular bunu, ay tanrıçasının geceleyin hazır bulunarak kent halkına ışığı ve kurtuluşu taşıdığı şeklinde yorumlamışlardır. Bu nedenle ayın yansıdığı rıhtıma da “ışık getiren/taşıyan” anlamında Phosphoros adını vermişlerdir.
Kuruluşundan itibaren kentin ticari limanlarından biri olan liman, bu dönem de dahil olmak üzere çevresinde önemli yapıları barındırmaktaydı. Örneğin, Doğu Roma Dönemi’nde kentin beşinci bölgesinde yer alan limanın çevresinde canlı hayvan pazarı, tahıl ve yağ depoları yer almaktaydı.

Kuzey Giriş olarak adlandırılan alanda elde edilen halat ve makaralar ile özellikle Doğu Şaft’ta ortaya çıkarılan rıhtım kalıntısı, kazı çalışmalarının liman içinde gerçekleştirildiğini kanıtlamıştır. Sirkeci’de kazı çalışmalarından önce yapılmış olan toprak araştırmaları, antikçağ sırasında kıyı hattının yaklaşık 200 ila 250 metre daha içeride olduğunu göstermektedir. Nitekim, kazı çalışmaları sonucunda, antikçağdaki kıyı hattının hemen hemen bugünkü tramvay yoluna kadar sokulduğu anlaşılmıştır.
Bu bölgede sürdürülen çalışmalarda, limanla ilgili buluntuların yanı sıra, bugüne kadarki kazı ve araştırmalarda elde edilenden çok daha fazla klasik ve Hellenistik dönem buluntusu elde edilmiştir. Bu buluntular arasında özellikle değişik kentlere ait olduğu anlaşılan amforalar ile siyah firnisli keramikler dikkat çekmektedir.

Kazı çalışmalarında İstanbul’un erken dönemlerine ait buluntu ve mimari kalıntıların ynı sıra Roma ve Bizans dönemlerine ait çok sayıda buluntu ve mimari kalıntı da tespit edilmiştir. Küçük buluntular arasında çok sayıda kandil, sikke ve çanak çömleğin dışında, yine çok sayıda tıp aleti gibi sıra dışı ve ahşap, deri gibi organik buluntular öne çıkmaktadır.
Elde edilen binlerce buluntu ve tespitlerin değerlendirilmesinin devamında, daha ayrıntılı sonuçlara ulaşılacağı anlaşılmaktadır.
One of the most important of the salvage excavations associated with the Marmaray Project, the archaeological excavation in the Sirkeci region, may not match those at Yenikapı in terms of sensational finds, but it has produced very important archaeological results. The excavations undertaken in the area where the first harbors of Istanbul were located brought to light significant findings concerning the harbors known to be in that area, but so far not confirmed by concrete archaeological findings.
Explorations conducted in Sirkeci in four different locations have revealed findings and relics, which suggest that the northern entrance of the Marmaray Sirkeci Station and the Bostancıbaşı east ventilation shaft near the present-day Sirkeci Train Station were inside the “Prosphorion” or “Phosphorion” harbor, one of the oldest of the city.

Ancient sources written by Eustathius (Comm. in Dion. Per. 142-143) and Stephanos of Byzantion (Ethnika s.v. Bosporos) quote Phaborinos, indicating that the harbor of Byzantion is the Phosphoros (Prosphorion) in the fifth district. The ancient authors emphasize that the harbor earned its name during the siege of Byzantion by Philippos II, King of Macedonia, in 339 BC. According to these sources, Philippos II’s soldiers during the night were secretly digging a tunnel under the walls. However, one night Philippos’ ploy was discovered by the Byzantion sentries, thanks to Hecate the Goddess of the Moon. This was interpreted by the populace of Byzantion as the moon goddess’ vigilance at night, delivering the city’s populace to light and salvation. Accordingly, the pier upon which the moon’s reflection fell was named “bringer/bearer of light” (Phosphoros).

One of the city’s commercial harbors since its foundation, it was surrounded by important structures in this and the following periods. For instance, the harbor located in the fifth district of the city in the East Roman period was surrounded by livestock markets, granaries and oil depots. The ropes and pulleys found in the north entrance area, and especially the remains of the pier exposed at the eastern shaft, have proven that the excavations were indeed in a location within the harbor. The ground surveys conducted in Sirkeci before the excavations have revealed that the ancient shoreline was some 200-250 meters inland when compared with today’s topography. In fact, the excavations showed that the ancient shoreline almost reached the present-day tramway line.

Furthermore, explorations in this area have revealed more Classical and Hellenistic finds than the sum of previous excavations and research could uncover. Especially notable finds include amphorae from different cities and black varnished ceramics. In addition to the finds and architectural remains from the early periods of Istanbul, the excavations have brought to light numerous Roman and Byzantine remains. The small finds include numerous lamps, coins, and pottery, more extraordinary ones, such as medical tools, and organic finds such as wood and leather. Ongoing assessment of the thousands of finds and observations will produce more detailed results.
On Bir ila On Dördüncü Yüzyıllar Arasında Bizans’ta Devlet Maliyesi ve Ticaretin Vergilendirilmesi ile DüzenlenmesiThe Taxation and Regulation of Trade and State Finances in Byzantium, Eleventh to Fourteenth Centuries
Kostis Smyrlis
Bu bildiride malların nakliye ve ticaretinin düzenlenmesi ve vergilendirilmesi ele alınmakta ve bunların on birinci yüzyıldan on dördüncü yüzyılın ortalarına uzanan dönemde devlet maliyesi açısından önemi anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bildiri, ticari düzenlemelerin amaç ve sonuçlarını inceleyerek nakliye ve ticaretten elde edilen veya kent, kurum veya bireylere tanınan muafiyetlerle vazgeçilen vergi gelirinin önemini değerlendirmektedir. Ayrıca vergilendirme ve ticareti denetlemekle sorumlu idari mekanizmanın yanı sıra bununla sorumlu memurların imparatorluk kararlarını uygulama şekillerini de inceler.
The paper discusses the regulation and taxation of the transport and trade of goods and attempts to gauge their significance for state finances in the period from the late eleventh to the mid-fourteenth century. It examines the aims and results of trade regulations and considers the significance of tax revenue obtained from transport and trade or conceded by means of exemptions to towns, institutions or individuals. It also studies the administrative mechanism charged with taxing and overseeing trade, as well as the way in which administrators implemented imperial decrees.
Dünyanın En Büyük Ortaçağ Gemi Batığı Koleksiyonu: Yenikapı BatıklarıThe World’s Largest Collection of Medieval Shipwrecks: The Yenikapı Shipwrecks
Ufuk Kocabaş
İstanbul’un Yenikapı semtindeki Theodosius limanında İS beş ila onuncu yüzyıllar arasına ait otuz altı batık bulunmuştur. İstanbul Üniversitesi Su Altı Kültür Kalıntılarını Koruma Ana Bilim Dalı Başkanlığı tarafından gerçekleştirilen “İstanbul Üniversitesi Yenikapı Batıkları Projesi” kapsamında, ekibimiz 27 batığın kayda geçirilmesi ve sökülmesinin yanı sıra toplamda 31 batığın korunması/restore edilmesi görevini üstlenmiştir. 2005’ten beri muhtelif tür ve boyutlarda gemi batıkları açığa çıkarılmıştır; bunların çoğunluğu halen incelenmektedir.

Devam eden arkeolojik kazılar bir zamanlar Konstantinopolis’in ana limanı olan Portus Theodosiacus’un artık antik Lykos (Bayrampaşa) Deresi’nin taşıdığı siltlerle dolmuş olan ve bugünkü kıyı çizgisinden 300 m kadar içeride kalan bu doğal koyda bulunduğunu doğrulamıştır.

Zamanda donmuş bir anı yansıtan Theodosius Limanı batıkları antik ve ortaçağ dönemlerinde gemi yapım teknolojisi ve gelişimi hakkında bilinenlere çok büyük katkıda bulunmuştur. İstanbul Arkeoloji Müzesi batıkların çoğuyla ilgilenmesi için İstanbul Üniversitesi Su Altı Kültür Kalıntılarını Koruma Ana Bilim Dalı Başkanlığının yardımına başvurmuştur. Ana Bilim Dalı başkanı ve proje koordinatörü Ufuk Kocabaş ve bölüm araştırma görevlileri, tam zamanlı uzmanlar ve İstanbul Üniversitesi lisans üstü öğrencilerinden oluşan çok çalışkan bir ekip altı yılı aşkın bir süredir faal inşaat sahasındaki çadır kaplı çukurlarda batıkları belgelemek ve özenle restore etmek için çalışmaktadır. Özellikle de deniz arkeologları için en dikkat çekici buluntuların gemiler olduğuna şüphe yoktur. 36 gemi üç gruba ayrılabilir: Uzun savaş gemileri (kadırgalar); açık deniz ticaret gemileri ve küçük, yerel ticaret gemileri.
Dating to the fifth to tenth centuries AD, 36 shipwrecks have been discovered in the Theodosian Harbor of Istanbul, in the district of Yenikapı. Under the auspices of the Istanbul University Yenikapı Shipwrecks Project, carried out by Istanbul University’s Department of Conservation of Marine Archaeological Objects, our team has undertaken the recording and dismantling of 27 shipwrecks, as well as the conservation/restoration and reconstruction projects of 31 shipwrecks in total. Shipwrecks of various types and sizes have been exposed since 2005, the majority still being under study.

During the construction of the Marmaray railway and metro stations in Yenikapı between 2004 and 2012, no fewer than 36 shipwrecks dating from the Middle Byzantine period were revealed. The ongoing archaeological excavations have confirmed that Constantinople’s main harbor, Portus Theodosiacus, was once situated in this former natural bay, now silted by the ancient Lykos (Bayrampaşa) River and lying about 300 meters from today’s shoreline.

The ships from the Theodosian harbor display a moment frozen in time and have made tremendous contributions to information on shipbuilding technology and development during Antiquity and the Middle Ages. The Istanbul Archaeological Museums turned to the Istanbul University’s Department of Conservation of Marine Archaeological Objects to deal with most of the shipwrecks, and the department’s chair and project director, Ufuk Kocabaş, and a hard-working team of department assistants, full-time specialists, and Istanbul University graduate students have been working for over six years on the active construction site in tent-covered pits to carefully document and recover the shipwrecks. Undoubtedly, the shipwrecks constitute the most remarkable artefact group, especially for nautical archaeologists. The 36 ships can be divided into three groups: long warships (galleys); sea-going traders; and small, local trading vessels.
Yenikapı Batıkları ve YükleriThe Yenikapı Shipwrecks and Their Cargoes
Zeynep S. Kızıltan, Mehmet Ali Polat
Marmaray ve Metro projeleri kapsamında İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında yürütülen Yenikapı Kazıları, başta İstanbul’un tarihi limanıyla ilgili sonuçları, günışığına çıkarılan Bizans–Roma gemileri, hemen hemen her döneme ait zengin buluntuları ve günümüzden 8500 yıl öncesine kadar inen kültür katmanlarıyla zengin bir bilgi arşivi sunmuştur. Bu kazılarla, Konstantinopolis’in İS dört ila yedinci yüzyıllar arasındaki en büyük ticari ulaşım merkezi olan Theodosius Limanı’nda ortaya çıkarılan İS beş ila on birinci yüzyıllar arasına tarihlenen 35 batık gemi kalıntısıyla birlikte ele geçen binlerce küçük buluntu, dönemin gemi yapım teknolojisi ve ticari ilişkilerine ışık tutacak birçok bilgiyi günümüze taşımıştır. Limanda bulunan 35 gemiden 4’ü yüküyle birlikte batmıştır. Marmaray kazı alanının güneydoğusunda, -0,80 m / -1,63 m aralığında bulunan ve onuncu yüzyıl sonu ile on birinci yüzyıl başına tarihlenen Yenikapı 1 (YK 1) olarak numaralandırılan tekneden deniz yatağına dağılmış olarak ele geçen amforalar teknenin yükü hakkında fikir vermektedir. Marmaray kazı alanın doğusunda, -0,69 m derinlikte bulunan Yenikapı 3 (YK 3) numaralı tekne büyük bir yük gemisi olup onuncu yüzyıla tarihlenmektedir. Kentin inşai faaliyetlerinde kullanılmak üzere kiremit ve harç taşımaktadır. Kazı alanında -1,30 m derinlikte yüküyle batmış olan ve dokuzuncu yüzyıla tarihlenen Yenikapı 12 (YK 12) numaralı tekne ise küçük boyutlu, yelkenli bir ticaret gemisi olup, üzerinde ve çevresinde çok sayıda tüm ve kırık amfora parçası bulunmuştur. Geminin kiler olarak saptanan bölmesinde yemek pişirmek için kullanılan maltızla kapağı, pişirme kabı, maşrapaları, testileri, içi vişne/kiraz dolu bir sepet, bol miktarda zeytin çekirdeğiyle dönemin denizcilerinin günlük yaşamına dair önemli veriler günümüze taşıınmıştır. Ayrıca geminin hangi mevsimde battığı da buluntularla yorumlanabilmektedir. Liman içinde yüküyle birlikte ele geçen son tekne Metro kazı alanının güneybatı ucunda, -4,11 m/-5,22 m aralığında bulunan ve İS beşinci yüzyıla tarihlenen Yenikapı 22 (YK 22) numaralı teknedir. Büyük bir ticaret gemisi olup, iç kaplamaları üzerinde, yan yana ve sırt sırta dizilerek istiflenmiş toplam 127 adet tüm veya tümlenebilecek farklı tiplerde amfora ile birlikte çok sayıda amfora kırığı ve ahşap eser ele geçmiştir. Bu geminin diğer batıklardan farklı özelliği ise kargosu içinde çok çeşitli bölgelere ait farklı tiplerde amforaların bulunmuş olmasıdır.

Theodosius Limanı içinde bulunan ve beş ila on birinci yüzyıllar arasına tarihlendirilen bu teknelerin kargoları değerlendirildiğinde; Bizans döneminde, Akdeniz ve Karadeniz’i içine alan çok geniş bir coğrafyadan gelen bu malzemenin tipolojik özellikleri ticari ilişkiler başta olmak üzere dönemle ilgili birçok konu hakkında bilgi sunacaktır.
The Yenikapı excavations conducted under the auspices of the Istanbul Archaeological Museums as a result of the Marmaray and Metro projects have provided a rich source of knowledge, based on the results concerning the historical port of Constantinople, the discovery of Byzantine ships, rich findings from almost all periods, and cultural layers accumulated over 8,500 years. These excavations in the Harbor of Theodosius, the largest commercial transportation center of Constantinople between the fourth and seventh centuries AD, have revealed 35 shipwrecks dating from the fifth to eleventh centuries AD, as well as thousands of small finds which can shed light on the ship-building technology and commercial connections of the period. Of the 35 sunken ships discovered in the harbor, four still had their cargoes. The amphorae recovered from the sea floor and scattered from the ship designated Yenikapı 1 (YK 1), dated to the end of the tenth or the beginning of the eleventh century and found in the southeastern part of the Marmaray site at a depth of 0,8 to 1,63 meters, give an idea of the ship’s cargo. The ship was carrying roof tiles and cement to be used in construction in the city. Around and on the small sailing trade ship called Yenikapı 12 (YK 12), sunk at a depth of 1.30 meters at the excavation site and dated to the ninth century AD, were found numerous intact and fragmented amphorae. A brazier used for cooking, together with its lid, cooking pots, pitchers, jugs, a basket full of cherries or sour cherries, and lots of olive stones found in a section identified as the ship’s pantry provide important information on the daily life of the sailors in that period. Moreover, the findings allow us to determine in which season the ship had sunk. Yenikapı 22 (YK 22), found at the southwest corner of the Metro excavation site, at a depth of 4.11 to 5.22 meters and dated to the fifth century AD is the last of those discovered in the harbor along with its cargo on board. It carried 127 amphorae—either intact, or in such a condition that they could be reconstructed—stacked side by side or back to back in its double-bottom, along with numerous amphora fragments and various wooden artefacts. What sets this ship apart from the others is the fact that the amphorae in its cargo were of a variety of different types and from different regions.

The examination of the cargoes of these ships discovered in the Harbor of Theodosius, dating between the fifth and eleventh centuries, and the typological characteristics of these material remains originating from a vast area, including the Mediterranean and the Black Sea, will provide knowledge on numerous subjects, mainly on the commercial connections of that period.
Olympos'ta TicaretTrade in Olympos
B. Yelda Olcay Uçkan
Anadolu’nun güneybatısında, Akdeniz kıyısında yer alan Olympos’un, tarihi süreç içinde önemli bir konuma sahip olduğu son yıllarda yapılan çalışmalarla belgelenmektedir. Erken dönemlerde Lykia adını taşıyan bölgede konumlanan kent, Bizans döneminde Kibyration sınırları içinde yer alır. Vadi içine konumlanmış kentin deniz yoluyla ilişkisi, yalnızca Akdeniz kıyısında yer almasıyla değil aynı zamanda kentin ortasından geçen Göksu kenarında yapılmış liman duvarı ve buna bağlı yapı kuruluşlarıyla da desteklenmektedir. Roma döneminde, mal sevkiyatına gerek lojistik destek sağlamak gerek diğer ticari faaliyetlerde bulunmak amacıyla yapılandırılan liman kentlerini içermesi açısından Lykia önemli bir merkezdir. Bizans imparatorluğunun kuruluş dönemindeki yeniden yapılanma faaliyetleri sırasında ticaret rotaları yeniden düzenlenirken de bu önemini koruduğu görülür.

Olympos kazılarında ortaya çıkan küçük buluntular ile mimaride kullanılan monogramlı ve atölye işaretli tuğla ve kiremitler değerlendirildiğinde ticarete ilişkin veriler elde etmek mümkündür. Ticari faaliyetlerin önemli bir unsuru olan sikke kontrol ağırlıkları, damgalı unguantariumlar, amforalar ve özellikle yedinci yüzyıla kadar yaygın olduğu anlaşılan kırmızı astarlı seramikler Olympos’un ticaretine ilişkin veri sunarken, özgün kuruluşlu limanı ile lojistik bir durak olduğunu gösterir. Son yıllarda ele geçen ve Lykia Bölgesi için az tanımlanmış geç Roma dönemi amforalarının zengin çeşitlemesi, Olympos’un ticareti hakkında önemli bir ipucu olarak karşımıza çıkar. Bu bildiride Olympos’un Bizans dönemi ticari faaliyetleri yeni bulgularla değerlendirilerek sunulacaktır.
Recent studies have shown that the city of Olympos located on the Mediterranean coast of Southwestern Anatolia was an important settlement over the course of history. The city was located in the region of Lycia in ancient times and within the theme of Kibyration in the Byzantine period. It sits in a valley and owes its connection to the sea not only to its location on the Mediterranean shore, but also to the presence of the seawall beside the Göksu River running through the city and its associated structures. The area’s port-cities developed in order to provide logistical support for the transport of goods and to engage in various commercial activities, making Lycia an important center during the Roman period. It retained its importance in the Early Byzantine period, when the trade routes were redefined during the general reorganization.

An examination of the small finds and the brick and roof-tiles monogrammed and marked with workshop symbols, which were revealed during the Olympos excavations, can yield important information about trade. The coinage weights that were an important element of trade, stamped unguantariums, the amphorae, and especially the red-undercoat ceramics prevalent until the seventh century AD provide information about trade in Olympos, and the port with its rather unique setup shows that the town was a logistical stopping point. The fact that, of the rich variety of Late Roman amphorae recently discovered, only so few were identified in Lycia until now is an important clue about trade in Olympos. This paper will examine trade activities in Olympos during the Byzantine period, based on new findings.
Livistros Rhodamne Romansından Yola Çıkarak İznik Devleti’nde On Üçüncü Yüzyılda TicaretTrade in the State of Nicaea Based on the Romance of Livistros Rhodamne (Thirteenth Century)
Ece Turnator
Livistros and Rhodamne (LR) muhtemelen on üçüncü yüzyılın ortalarında İznik’teki Laskaris imparatorlarının sarayında konuşma dilinde yazılmış bir romanstır.

Bu bildiri, İznik devletinin Doğu ve Batı ile kurduğu ticari bağlantıların kapsamına bu romansın bize sağladığı pencereden bakarak odaklanacaktır. İznik’in ekonomik politikasına dair yaygın anlayış, yabancılarla ticari ilişkilerinde tutucu ve kendi yerel sanayisine karşı korumacı olduğu yönündedir. Hem ekonomik tutuculuğa, hem de serbest yabancı ticarete işaret eden kanıtlar mevcuttur. Ancak ikincil literatürde ağırlıklı olarak üzerinde durulan III. İoannes ve ekonomik korumacılık olmuştur. Öte yandan LR, İznik ekonomisine dair hem Batı ekonomik düşüncesinden etkilere, hem de Doğu ve Batı’nın sunduğu mallara açık olarak farklı bir yorum getiriyor. Bazıları on üçüncü yüzyılda ilk defa adı duyulan (egzotik hayvanlar da dahil) lüks mallar tarihsel bağlamlarına yerleştirilecek, böylece İznik ekonomisinin, halkın yabancıların mallarıyla katkıda bulundukları “bolluktan” gurur duymasını sağlayan göze pek çarpmayan bir yönüne ışık tutacaktır.

Bu bildiri, LR’nin ekonomik açıdan ilk analizi olacaktır. Aynı zamanda İznik devletinin kendi kendine yeterli ve yabancı düşmanı olarak görülen ekonomik politikasına önemli bir katkıdır.
Livistros and Rhodamne (LR) is a vernacular romance in verse, composed probably in the middle of the thirteenth century at the court of the Laskarid emperors in Nicaea. This paper will focus on the extent of trade connections that the Nicaean state established with both East and West through the window of this romance. The Nicaean economic policy is ordinarily understood to be conservative in its trade relations with foreigners and protective of its own local industries. There is evidence in favor of both economic conservatism and the presence of free foreign trade. However, in the secondary literature, the focus has been on the policies of John III and economic protectionism. LR, on the other hand, offers a different reading of the Nicaean economy, one which was open to influences from western economic thinking as well as the goods that both East and West had to offer. Luxurious goods (including exotic animals), some of which are mentioned for the first time in the thirteenth century, will be placed in their historical context, illuminating the less pronounced aspect of the Nicaean economy that made Nicaea’s residents proud of “the plenty” to which foreigners contributed with their goods.

The paper will be the first analysis of LR from an economic perspective. It is also an important contribution to the scholarship on the Nicaean state’s economic policy, which so far has been viewed as self-sufficient and xenophobic.
Bizans’ta Kereste Ticareti: Veriler ve Yasal DüzenlemelerTrading in Wood in Byzantium: Evidence and Regulations
Cécile Morrisson
Maurice Lombard’ın İslam dünyasında gemi yapımı açısından ahşabın önemini ana hatlarıyla ortaya koyan öncü makalelerinden bu yana (1958 ve 1959), Bizansçılar bu konuya pek ilgi göstermemişledir. Bunun önemli bir istisnası “Woodland and Scrubland in the Byzantine World” (“Bizans Dünyasında Ormanlar ve Çalılıklar”) (BMGS 1992) başlıklı referans çalışmasıdır, ki o da esas olarak ormanlardan yararlanılması ve çevre sorunları bağlamında konuyu ele alır. Öyle ki, ahşap gemi yapımı ve dolayısıyla savunma ve ticaret kadar, inşaat ve diğer zanaatlarda kullanılan bir malzeme olarak ve yine önemli bir konu olan özel ve kamusal ihtiyaçlar için bir enerji kaynağı olarak can alıcı bir öneme sahipti. Bu bildiri Bizans’ta ormanların coğrafyası ve onlardan yararlanılması, Bizans İmparatorluğu ve sınırlarının ötesinde ahşap ticareti hakkında elimizdeki kanıtları değerlendirmektedir. Yerel ve bölgesel ticaret, özellikle de yakacak odun ve esas olarak gemi yapımında kullanılacak uzun mesafeli kereste ticareti arasında bir ayrım yapmaktadır. Ayrıca ormanlardan yararlanılması ve orman ürünü ticareti ile özellikle manastırlara getirilen iç ticaret sınırlamaları ve Bizans’ın bazı düşmanlarına getirdiği ihraç yasaklarını ele almaktadır.
Since Maurice Lombard’s pioneering articles (1958, 1959) that outlined the crucial importance of wood for ship-building in the Islamic world, Byzantinists have shown little interest in the subject, but for the notable exception of Archie Dunn in his reference study on “Woodland and scrubland in the Byzantine world” (1992), which however is centered on exploitation and the environmental context. In fact, wood was not only essential for naval construction, and hence for Byzantine defense and trade, but also as a material for building and other crafts, and, last but not least, a source of energy for private and public needs. This paper will consider evidence for the geography of forests in Byzantium and their exploitation, as well as for trading in wood within the Byzantine Empire and beyond its frontiers. It will distinguish between local and regional trade notably for firewood and long-distance trade of timber, mainly for ship-building. The second part will deal with regulations of wood exploitation and trading, especially the limits on internal trade imposed on monasteries, and the several interdictions of export to Byzantium’s enemies.