Dördüncü Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları SempozyumuFourth International Sevgi Gönül Byzantine Studies Symposium

Bildiri ÖzetleriAbstracts of Papers

Başka Bir Bizans'ın Sanatı: Bghno Noravank Manastır Kilisesi'nin Mimari Plastik BezemesiArt from another Byzantium: The Sculptural Decoration of the Monastic Church of Bghno Noravank
Ioanna Rapti
Doğu ve Batı’nın kesişme noktasında, günümüz Ermeni-İran sınırına yakın Siwnik Bölgesi’nde, başlıca anıtlardan izole olarak ayakta duran Bghno Noravank Manastırı nadiren onuncu yüzyıl Ejmiacin İncilleri’nin varsayılan kökeni olarak hatırlanır. Bu görkemli el yazması, gerçekten de on ikinci yüzyılda, altıncı yüzyıla ait Bizans fildişi kapakları ve dört adet altıncı yüzyıl tezhibiyle taçlandırılmıştır. Yaklaşık 1000 yılına tarihlendirilen kilise, ne yazık ki Sovyet döneminde ağır şekilde restore edilmiştir. Ancak Bizans ve Ermeni sanatında benzeri bulunmayan çok sayıda yontu süslemeyi muhafaza etmektedir. Akdamar Kutsal Haç’ı gibi çok az sayıda istisna dışında figürlü kabartmalar o çağın Ermeni dini süsleme sanatına oldukça yabancıdır. Ünlü Palatina Kilisesi’nin aksine, figürlü süslemeler orijinal konumları bilinmeyen dikdörtgen panellerde görülmektedir. Plakaların biçimi ve kalınlığı binanın süslemesiz bloklarından farklılaşmakta, bu da oyma ikonların orijinal yeri ve işlevi konusunda sorulara neden olmaktadır. Bghno Noravank’taki kabartmaların tipolojik ve stilistik ötekilikleri, bu anıta gösterilen ilginin azlığını bir bakıma açıklayabilir. Bu bildiri, bu dekoratif birlikteliğe odaklanıp yorumlamayı amaçlıyor. Aynı zamanda, geç antik gelenekler ve Bizans ve ötesindeki çağdaş eğilimlerle olan ilişkisini ele alıyor. Bghno Noravank heykellerinin arkaik ya da muhafazakâr repertuarı ve ikonografisi, erken ortaçağ geleneklerinin varlığını sürdürmesi ve yeniden canlandırılması gibi temel konuları ve Bizans dünyasının sınırlarındaki sanatsal gelişimin dinamiklerini tartışmaya açıyor.
At the crossroads of East and West, in the province of ‘’Siwnik,’’ close to the actual Armenian-Iranian border, the monastery of Bghno Noravank stands isolated from the mainstream monuments and is seldom remembered as the putative origin of the tenth century Ejmiacin Gospels. With its sixth century Byzantine ivory covers and four sixth century illuminations, this sumptuous manuscript was indeed treasured there in the twelfth century. The church, dated approximately near the year 1000, was unfortunately heavily restored during the Soviet period, but preserves abundant sculptural decoration, unparalleled in Byzantine and Armenian art. With very few exceptions, such as the Holy Cross of Aght’amar, figural reliefs are rather alien in contemporary Armenian religious decoration. Unlike the famous Palatine church, the figural decoration occurs on rectangular panels, whose original location remains unknown. The format and the thickness of the slabs differ, however, from the undecorated blocks of the building, raising the question of their original setting and function of these carved icons. The typological and stylistic otherness of the reliefs at Bghno Noravank may at some point explain the little interest paid to this monument. This paper will focus on this decorative ensemble and attempt its interpretation. It shall also consider its relation to the late antique tradition and contemporary trends in Byzantium and beyond. The archaic or conservative repertory and iconography of Bghno Noravank’s sculpture raises the fundamental issues of survival or revival of early medieval traditions and the dynamics of artistic developments at the edge of the Byzantine world.
Öteki Olarak Bizans Kimliği: Gürcistan’dan GörünümByzantine Identity as Other: the View from Georgia
Antony Eastmond
950 ve 1050 yılları arasında Bizans İmparatorluğu ve Gürcistan arasında çelişkili ve ikircikli bir ilişki vardı. Bir taraftan Gürcistan, imparatorluğu bir otorite merkezi ve ruhani hakikat olarak görüyordu. İsa’nın müeyyidesiyle hükmeden Bizans imparatoru en üst düzey dünyevi otoriteyi temsil ediyordu, ona bağlı Kilise de Ortodoks gücün merkezi ve teolojik yeniliklerin kaynağıydı. Bu nedenle, bu dönemde Gürcistan ve Bizans arasında, Kafkas devletinin isteyerek batıdaki daha büyük güce karşı boyun eğdiği bir konum üstlendiği yenilenmiş biretkileşim bulabiliriz. Gürcistan hükümdarları Bizans saltanat unvanlarını kabul etmişler, Gürcü rahipler, Yunanca metinlerin Gürcüceye yeni çevirilerini yapmak üzere Athos Dağı’ndaki Iviron Manastırı gibi imparatorluk sınırları içerisindeki yeni vakıflara gitmişlerdi. Buna karşılık, dönemin Bizans imparatorlarının yayılmacı tutkuları, Gürcistan hükümdarları gözünde imparatorluğu bir varoluş tehdidi haline getirdi. Birkaç on yıl süren ittifaktan sonra, 979 yılındaki Bardas Skleros ayaklanması sırasında Gürcistan’ın II. Basileios’u desteklemesi sonucunda iki tarafın ters düşmesi, on birinci yüzyılın başında II. Basileios’un Gürcistan’ın batı vilayetlerini işgal etmesine neden oldu.

Bu bildiri, Bizans’ın bu değişen yönlerinin dışarıdan algılanmasına karşılık olarak Bizans kimliği kavramlarının Gürcistan’da nasıl müzakere edildiğini araştırıyor, kimliklerin nasıl ifade edildiğini ve algılandığını anlamak amacıyla Kafkaslar’da bulunan maddi kanıtlara odaklanıyor.
Between 950 and 1050, the relationship between the Byzantine Empire and Georgia was a paradoxical and ambivalent one. On the one hand, Georgia looked to the empire as a center of authority and spiritual truth. Its emperor represented the ultimate earthly authority, ruling with the sanction of Christ, and its church was the dominant Orthodox power and source of theological innovations. Thus, in these decades, we can find a renewed engagement between Georgia and Byzantium, with the Caucasian state willingly assuming a position of deference to the greater power to the West. Georgian rulers accepted Byzantine court titles, and Georgian monks moved to new foundations within the empire, such as the Iviron monastery on Mount Athos, in order to prepare new translations of Greek texts into Georgian. On the other hand, however, the expansionist desires of the Byzantine emperors in this period made the empire an existential threat to rulers in Georgia. After a few decades of alliance, the result of Georgian support for Basil II during the revolt of Bardas Skleros in 979, the two sides fell out, leading to Basil II’s invasion of the Western provinces of Georgia at the start of the eleventh century.

This paper will explore how notions of Byzantine identity were negotiated in Georgia in response to these shifting aspects of Byzantium perceived from outside. It will concentrate on material evidence in the Caucasus as a means of understanding how identities were expressed and perceived.
Bizans ve Yunan Geçmişi: Ayırt Etme ve Sahiplenme TarzlarıByzantium and the Greek Past: Modalities of Distinction and Appropriation
Anthony Kaldellis
Bizans medeniyeti, Yunan, Roma, Yahudi ve Hristiyan antik kaynaklarından alınmış kültürel unsurların ve aynı zamanda Arap dünyası gibi çağdaş etkilerin kompleks bir birleşimini yansıtıyordu. Zaman içinde değişmek ve koşullara uyum sağlamakla birlikte, bu kümelem her unsurun farklı bir rol üstlendiği ve olası değerlerden birinin atandığı belirli bir biçimde yapılanmıştı. Romalı ve Hristiyan olmak, her ne kadar farklı varoluşsal konumlarda olsalar da kuşkusuz ki kimlik işaretleyicileri olarak değerlendirilmekteydi. Yahudilik ve antik paganizm ise Ortodoksluğun sınırlarını belirlemek için reddedilecek ideolojik kurgular olarak sahipleniliyordu. Bizanslı düşünürlerin ölümünden uzun zaman sonra bile, imparatorluğun sonuna değin, tekrar tekrar imparator Iulianus’u “reddetmeye” ve ona saldırmaya devam etmeleri tesadüf değil. Iulianus, Helenizmin ve Yahudiliğin tarihi ve felsefi yaşayabilirliğini temsil ediyordu, bu nedenle de her zaman var olan bir tehlikeydi. Bu bildiri, Bizans kültüründeki Yunan mirasına yaklaşımlara odaklanıyor. Harici olarak tanımlanmış olan, “dışarıdan” ve “eşiğin ötesinde,” ancak aynı zamanda daimi bir içerideki olan ve sürekli olarak ötekiliğini kışkırtan. Bizanslılar dışlanmış unsurları içeren kültürel bir öznellik ile başa çıkmak zorundaydılar. Helenizmi sadece kendi bağımsız kimliklerinden ödün vermeye başladıkları noktaya kadar kabul eden eski Romalıların Helenistik karşılaşmaları, Bizanslıların Yunan geçmişleriyle olan ilginç birbirine geçmişliklerinin yapısal bir homologu ve olası bir matrisiydi.
Byzantine civilization represented a complex combination of cultural elements drawn from ancient sources, Greek, Roman, Jewish, and Christian, as well as contemporary influences, for example from the Arab world. While it changed over time and adjusted to circumstances, this conglomerate was structured in a particular way, with each element playing a different role and assigned a range of possible values. Roman and Christian were valorized as identity-markers, of course, albeit in different existential sites. Judaism and ancient paganism, on the other hand, were appropriated as ideological constructs only to be denied, to define the borders of Orthodoxy. It is no accident that Byzantine thinkers continued to “refute” and attack the Emperor Julian down to the end of the empire, over and over again, long after he had died. Julian represented the historical and philosophical viability of Hellenism and Judaism, and so was an always-present danger. This paper will focus on the modalities taken by the Greek legacy in Byzantine culture. It was defined as external, “from outside” and “beyond the threshold,” and yet was also a perennial insider, always tempting in its otherness. The Byzantines had to cope with a cultural subjectivity that included excluded elements. The Hellenist encounters of the ancient Romans – who accepted Hellenism but only up to the point where it compromised their distinct identity – were a structural homologue, and a possible matrix, of the Byzantines’ curiously mixed engagement with the Greek past.
Yerinden Edilen Bizans: İznik İmparatorluğu’na Yeni Bir BakışByzantium, Displaced: The Nicaean Empire Revisited
Suna Çağaptay Arıkan
1204-1261 yılları arasında Konstantinopolis Haçlı idaresindeyken Laskaris hanedanına bağlı Bizans imparatorları İznik’i başkent yapıp Batı Anadolu ve Ege Adaları’nda kendi idarelerini kurdu. Bu imparatorluk bir yandan Haçlılar, Selçuklular ve Epir Despotluğuna karşı siyasi mücadele verirken diğer yandan diplomatik anlaşmalar, evlilikler, gezgin sanatçı ve taş ustaları sayesinde Anadolu ve Akdeniz coğrafyasındaki gelişim ve değişimlere ayak uydurmuşlardır. İşte bu nedenle Laskarislerin mimari üretimleri, Haçlılar tarafından yerlerinden edilmeleri nedeniyle ne Konstantinopolis’in 1204 dönemi öncesi döneminin mimari kültürü ne de çağdaşı olan doğu ve batı merkezli mimari kültürlerle ilişkilendirilmeden çalışılmıştır. Yine bu bağlamda araştırmacılarca Laskaris hanedanı Bizans’tan ayrılmış veya kısmi olarak Bizans kalmış bir tarihi dönem olarak yorumlanmıştır. Oysa İznik İmparatorluğu kısmi veya bölünmüş bir uygarlık değildir. Aksine kısa süren ömründe kendi kendine yeten bir uygarlık yaratmıştır. Nitekim aynı olguyu Bizans Beylikleri olarak yorumlayabileceğimiz 1205-1479 yıllarında Yunanistan’da Epir bölgesinde hüküm sürmüş Prenslik’te ve 1204-1461 yılları arasında Trabzon’da hüküm süren Krallık’ta da gözlemleyebiliriz.

Bu bildiride, araştırmacılarca Konstantinopolis’te IV. Haçlı Seferi öncesi var olan Bizans sanat ve mimarisini temsil etme konumunda lanse edilen Epir, Trabzon Krallıklarından kısaca bahsediliyor ve İznik İmparatorluğu’nda yapılı çevre irdeleniyor. Aynı kapsamda, özellikle İznik Krallığı’nın Anadolu Selçukluları, Kilikya Ermeni Krallığı ve Haçlı Krallıkları ile siyasi ilişkilerinin yarattığı etkileşimin sanat ve mimariye yansıması, İzmir Kemalpaşa’da 1220’lerde inşa edilen ve Selçuklu ve Ermeni mimari geleneklerine referanslar barındıran Nif Sarayı ve Sakız Adası’nda on üçüncü yüzyıl ortalarında yapılan Panagia Sikelia gibi yapılar kapsamında ele alınıyor. İncelenen örnekler kapsamında görüleceği gibi İznik İmparatorluğu’nda adı geçen kültürel örtüşme, siyasi haritalara ve tarih yazımına yansıdığından daha katmanlı ve derin anlamlar taşımaktadır.

Konstantinopolis’ten uzakta yarattıkları yeni coğrafyalarında İznik İmparatorları, Bizans’ın Konstantinopolis’teki durumunu ve görsel kültürünü temsil etmekten öte olmalıdırlar. Aslında İznik’teki Bizans hükümdarları yeni coğrafyada başka bir Bizans yaratmaktadırlar. Ya da Bizans içinde yeni bir Bizans’tır ortaya çıkan. Yaratılan bu yeni kimlikte bir yandan Haçlı eline düşen başkentlerinden gelen, bir yandan sahiplendikleri yeni coğrafyadaki mimari ve sanatsal uygulamalara bakıp, bir yandan da komşuları olan Anadolu Selçuklu ve Ermeni görsel kültürlerinden feyz almışlardır. Laskarislerin yapılı çevresi ve sanatsal ürünlerini tartışan bu bildiri, Bizans Konstantinopolis’inden hem literal hem figüratif bakımdan uzaklaşıp, İznik Krallığı’nın sanat ve mimarideki kimlik duygusuna yeni bir bakış atmayı hedefliyor. Zira, 1204 öncesi Bizans’la 1204 sonrası Bizans aynı değildir. Bizans’ın kültürel kimliği şehrin düşmesinin ardından eriştiği yeni coğrafyalarda şekillenip değişmiş, yeni bir benlik yaratmıştır.
While the Latins occupied Constantinople in 1204-1261 AD, the exiled Laskarid emperors in Nicaea created an imperial structure in Asia Minor and the Aegean islands. On the one hand, they campaigned intensively against Latins, Rum Seljuks, and the Despotate of Epiros, helping create a frontier characterized by competing principalities. On the other hand, thanks to astute diplomacy, itinerant masons and artists, as well as intermarriage, the Nicaean emperors and their subjects made inevitable adaptations, transformations, and changes associated with urban displacement, purportedly distancing their architectural works from Constantinople and other production centers in the East and West.

In previous scholarship, the Empire of Nicaea, under the rulership of the Laskarids, has been regarded as reflecting a regional partition of Byzantium. But the Laskarids were more than a partition. In fact, they created their own brief civilization. This was the case as well with other splinters from Byzantine imperial authority, such as those in Epiros (1205-1479) and Trebizond (1204-1461). The Nicaean emperors promoted commissions in the arts (especially in Nicaea and Latmos) and architecture (in Nicaea, Sardis, Philadelphia, Eğridere, Latmos, Chios and Samos).

I would like to challenge the standard scholarly assumption that each principality, including Nicaea, wanted to simply represent Byzantium. Focusing on the empire of Nicaea, and its distinctive artistic and architectural achievements, I will argue for the presence of a more fluid and mobile frontier, as revealed by the cultural and diplomatic encounters among the Laskarid emperors in Nicaea and the Rum Seljuks, the Armenian Kingdom of Cilicia, and the Latin Crusaders. In looking at architecture, we can take, for example, the single-block type Nymphaion palace, built in the 1220s in Smyrna, borrowing from Seljuk and Armenian architectural forms or details, or the Panagia Sikelia on Chios, dated to the mid-thirteenth century, with its beautifully rendered façade. We begin here to see indications that this frontier was deeper and more complex than what is suggested by any lines drawn on a map.

Moreover, in their new geographical setting away from Constantinople, the Laskarid emperors could not simply represent Byzantium, as previous scholarship has suggested. They were more likely striving to create another Byzantium. In this alternate identity, the Laskarid Byzantines drew from the former Constantinopolitan, as well as from local practices, intertwined with inspiration from the neighboring Rum Seljuks and Cilician Armenians. This was Byzantium within Byzantium. Or perhaps Byzantium’s other Byzantium. Using key works of the Laskarid realm, my talk takes a literal and figurative distancing from Constantinople, as well as a fresh look at related artistic and architectural production. What this discussion will make clear is that, after the Latin occupation in 1204, Byzantium was not the same. Byzantine cultural identity was thus shaped and redirected by the city’s fall and the dispersion of its visual legacy into new geographies.
Saraylı Objeler, Saraylı Kimlikler: Orta Bizans Dönemi Lüks Sanat Ürünleri ve Elit Zümre Eğlencesinin Materyal KültürüCourtly Objects, Courtly Identities: Middle Byzantine Luxury Arts and the Material Culture of Elite Leisure
Alicia Walker
Metal, fildişi, mine ve tekstil gibi çeşitli malzemeden üretilen birçok orta Bizans dönemi sanat eseri, kişisel ibadet veya ayinlerde kullanılmak için üretilmiyordu. Onun yerine bu eserler, yemek yeme ve süslenmeyi de içeren elit zümre eğlence vakitleri sosyal pratiklerinin bir parçası haline gelmişlerdi. Bu bildiri, dinsel olmayan objelerde Bizans kimliğinin hangi yönlerinin yansıtıldığını, aynı zamanda sanat eserlerinin Bizans kültürel kimliğindeki dindar gelenekleri şekillendirmeye ve sürdürmeye nasıl yardımcı olduğunu sorguluyor. Orta Bizans elit sınıf kültüründeki klasik geleneklerin devam eden (ve evrimleşen) rolünün yanı sıra klasik geleneklerin dokuzuncu yüzyıldan on ikinci yüzyıla kadar uzanan dönemde saraya yeni olan kozmopolit kültürel etkilerle müzakeresine özellikle dikkat çekiliyor.
Numerous middle Byzantine works of art in a variety of media—such as metal, ivory, enamel, and textile—were not produced for use in personal devotion or the liturgy, but were instead incorporated into social practices of elite leisure culture, including dining and self-adornment. This paper asks what aspects of Byzantine identity are reflected in these non-religious objects, as well as how these works of art helped to shape and sustain extra-religious traditions within Byzantine cultural identity. Special attention is paid to the continuing (and evolving) role of classical traditions in middle Byzantine elite culture, as well as the negotiation of classical traditions with cosmopolitan cultural forces that were new to the court in the ninth to twelfth centuries.
Dini Kültlerin Gelişiminde Etnisite ve Kapsayıcılık: Köpek Başlı Aziz Khristophoros ve Aziz GeorgiosEthnicity and Inclusiveness in the Development of Religious Cults: St Christopher the Dog-headed and St George
Pamela Armstrong
Erken Hristiyan Kilisesi’nin en etkileyici başarılarından biri, o zaman bilinen dünyanın tüm uluslarını ırkları ve kastları sorgulamayan bir dahil etme yöntemiyle kendisine çekmesiydi. Siyasi veya etnik kültürel yakınlıkların yerini alacak kadar güçlü bir dini kültür bağlamında birleşen erken Kilise’nin kahramanları çeşitli halkların oluşturduğu geniş bir yelpazeden ortaya çıktı. Ancak Kilise, Avrupa ve Bizans dünyası arasında farklılaşan kodlamalarla kendini kabul ettirdiği ve yer edindiği için bu kahramanlardan bazılarının kültleri, onların “öteki” kültürel kökenlerini göz ardı eden formlar geliştirdi ve onlara kültlerinin anlayışını o zamandan beri etkileyen bir “Bizans” parıltısı verdi.

Bu bildiri, iki erken dönem Hristiyan azizin kökenlerini ve popülerliklerinin gelişmesiyle kültlerindeki değişiklikleri araştırıyor. Köpek başlı Aziz Khristophoros günümüz Libya bölgesinde yaşayan kuzey Afrikalı Marmaritae halklarından birindendi. Onun ikonografik geleneği çilesinden çeşitli unsurları kullandı ve böylece Bizans sanatında köpek başlı olarak tasvir edildi. Bu tasvir, olağanüstü doğasına rağmen, etnik köklerinin nasıl onun “yabancılığı”ndan daha kabul edilebilir zoomorfik bir kavram geliştirdiğini gösteriyor. Aziz Georgios’un bir ejderhayı öldürmesi sıklıkla onun kültünün bir parçası olarak tasvir edilmiştir, fakat bu sahne yedinci yüzyıla kadar onun anlatı döngüsü içine girmemiştir. Bu, Aziz Georgios kültünün Gürcü versiyonunun bir parçasıdır. Bu bildiri “Bizanslılık”ın ikonografik olarak nasıl ifade edildiğini izleyerek neden onun Bizans geleneğine dahil edilmesinin kabul edilebilir olduğunu ele alıyor.
One of the early Christian church’s most impressive achievements was its appeal to all nations of the then known world, with its unquestioning inclusion of all races and castes. United by a religious culture that was powerful enough to supplant political or ethnic cultural affinities, the heroes of the early church emerged from a wide range of peoples. However, as the church established and settled itself in differing codifications between Europe and the Byzantine world, the cults of some of these heroes developed forms which ignored their “other” cultural origins and gave them a “Byzantine” gloss which has influenced understanding of their cults ever since. This paper surveys the origins of two early Christian saints and traces changes to their cults as their popularity developed. St Christopher the Dog-headed was one of the Marmaritae peoples (North Africans who lived in the region of modern Libya). His iconographic tradition adopted the various elements of his passion so that he is portrayed in Byzantine art with a dog’s head, demonstrating how his ethnic origins developed a zoomorphic concept which, though fabulous, was more acceptable than his “foreignness”. Although depictions of St George killing a dragon are commonly portrayed as part of his cult, this scene did not, in fact, enter into the cycle of his narrative until the seventh century. It is part of the Georgian version of the cult of St George, and this paper examines why it was acceptable to include it in the Byzantine tradition, tracing how his ”Byzantineness” was expressed iconographically.
Bizanslıların Münhasır Hakkı Hıristiyanlık: Geç Bizans'ta Kendi ve ÖtekiExclusive Rights of the Byzantines to Imperial Christianness: Other and Self in Late Byzantium
Buket Kitapçı Bayrı
Bizans’ta geç on üçüncü yüzyıl: Batı Anadolu’ya Türk-Müslüman beylikleri yerleşmeye başlamış; siyasi ve askeri yapı parçalanmakta; “öteki”ler hudutlardan sızmakta; “anavatanın” (patris) sınırlarının askeri yollarla genişletilmesi veya kaybedilen toprakların geri alınması mümkün görünmüyor; Latin Kilisesi, Kiliselerin birleşmesi için baskı yapıyor; Bizans Kilisesi, artık Latin ve Müslüman egemenliğinde olan eski Bizans topraklarında varlığını devam ettirebilmek için mücadele veriyor ve olağanüstü durumlarla başa çıkmayı başarıyor; geçmişte Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altında olan topraklardaki evrensellik (ekümeniklik) hakkını etkili biçimde kullanmaya devam ediyor ve pagan ruhlar için Latin Kilisesi ile rekabet ediyor. Bu koşullarda kendilerini “Seçilmiş Romalılar” olarak gören Bizanslıların tepkisi ne oldu?

Bu bildiri, artık Müslüman ve Latin egemenliğinde olan eski Bizans topraklarında geçen yeni şehitlik anlatılarını analiz ederek Konstantinopolisli Palaiologos seçkinlerinin bir zamanlar Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altında olan topraklardaki evrensellik (ekümeniklik) hakkıyla bağlantılı kimlik algılarını yeniden yorumlamalarını tartışmayı amaçlıyor. Bizans’ta, artık, daha önceki dönemlerde olduğu gibi toplumun içindeki veya Bizans İmparatorluğu’nun dışındaki “öteki”nin seçkinlerini Bizans hiyerarşisine entegre veya asimile etmek amaçlanmamaktadır. Daha ziyade Bizans seçkin grubu ile öteki arasına aşılmaz, geçişkenliği olmayan bir sınır konmaya çalışılmaktadır. Bu metinlerde Bizanslı elitler geleneksel evrensellik iddiasından vazgeçmeden, savunmacı bir biçimde bu iddiayı yeniden yorumlamaktadırlar. Bu kaynaklarda Hıristiyanlık kendini tanımlamada kullanılan temel terim haline gelirken, içerik açısından Romalılığın tüm parametrelerini içermektedir. Hristiyan teriminin metinlerdeki farklı kullanımları, Bizanslı elitlerin “gerçek” Hristiyanlık iddiasının Bizanslıların münhasır hakkı olduğu inancında olduğunu göstermektedir. Daha önce Bizans İmparatorluğu egemenliğinde olan, ancak artık “öteki”nin idaresine geçmiş olan toprakların temsilinin yanı sıra, gerek Latin Hıristiyanlar, gerek Bizanslı Hristiyan olarak doğmuş ancak daha sonradan İslamı seçmiş kişiler ve gerekse Bizans Hristiyanlığına geçmiş paganlardan oluşan tüm bu “öteki”lerin temsili bu çerçevede ele alınıyor.
Late thirteenth century in Byzantium: petty Turkish-Muslim principalities have been settling in Western Anatolia; political and military structures have disintegrated; the boundaries of homeland (patris) have been shrinking, being infiltered by “Others”, with no conceivability of recovery and extension of its limits through military means; the Latin Church has been pressing hard for the union of the Churches; the Byzantine Church has been struggling for existence in the former Byzantine territories now under Latin and Muslim rule; and yet it is able to cope with the dramatic changes, continues to exercise influence and authority over the Roman œcumene, and competes with the Latin Church over pagan souls. What was the reaction of the Byzantines, the “Chosen Romans,” under these circumstances?

Through the analysis of the neo-martyrdom narratives, in which the plots take place in the former Byzantine territories now under Muslim and Latin rule, this paper aims to discuss the discourse of the Palaiologan Constantinopolitan élite in re-interpreting the parameters of membership in the Roman œcumene. It will be argued that this discourse did not seek to integrate or assimilate the élites of the internal or external “Other” as before, but rather sought to create an impenetrable, impermeable frontier between the exclusive group of self and Other. Not giving up its traditional universal claim but defensively reinterpreting it, the term “Christian” now became the main self-designation, used interchangeably for “Roman,” with a vision of an exclusive group of Christian Romans. The representation of the “Other,” of Latin Christians, of Byzantine Christian-born converts to Islam, and of pagan converts to Byzantine Christianity, as well as the representation of the former Byzantine territories now under the rule of the “Other,” will be discussed towards this end.
Orta Dönem Bizans Yazınında Suriye’yi ve Suriyelileri bulmakFinding Syria and Syrians in the Literature of the Middle Byzantine Period
Koray Durak
Bizans Yunancasında karşımıza çıkan Suriye ve Suriyeli terimleri modern tarihçiler tarafından farklı yorumlanmıştır ve halihazırda bu terimlerin anlamı hakkında bir fikir birliği yoktur. Kimi tarihçiler için Bizans Suriyesi bugünkü Suriye, Filistin ve İsrail devletlerini içeren büyük Suriye’ye karşılık gelir, veya Suriye ve Irak’ı kapsar. Kimisi için de bütün İslam dünyası anlamına gelir. Benzer şekilde, Suriyeli terimi de genelde modern dillere doğrudan Suriyeli olarak çevrilmiştir. Bizanslılar için Suriye neresidir? Bu çalışmanın amacı, sekizinci yüzyıldan on birinci yüzyıla kadar Bizanslıların Συρίας, Κοίλης Συρίας ve Σύριοι terimlerinden ne anladıklarını araştırmaktır. Hem bu terimlerin orta Bizans döneminde sıklıkla karşımıza çıkması hem de Suriye terimi hakkında benzer bir çalışma bulunmaması böyle bir etnonim ve toponim temelli çalışmayı gerekli kılar.
The terms Syria and Syrian in Byzantine Greek have been interpreted differently by modern scholars, and currently there is no scholarly consensus on the meanings of these terms. Some scholars understand Συρία to refer to the geographical area that corresponds to Greater Syria or the totality of Syria and Iraq, while others take the term to represent the whole Muslim world. Likewise, modern historians translate Σύροι in the Book of the Eparch generally as “Syrian”. What did Syria then represent for the Byzantines? The present study is an attempt to identify the meaning of the term Syria, Coele Syria and Syrian in Byzantine writing from the eighth to the eleventh centuries. The frequent appearance of the terms in question during the Middle Byzantine Period makes such a toponymic study a useful endeavor. Indeed, it becomes a necessity when one realizes that there is no modern work focusing on the meaning of the term Syria in Byzantine studies.
On Dördüncü Yüzyıl Trabzonu'nda Helenizmin İşlevsel KimliğiHellenism’s Instrumental Identity in Fourteenth-Century Trebizond
Glenn Peers
Kitaplar, doğal olarak kelimeler ve resimler aracılığıyla temsili, nesne dünyaları sağlarlar. Bir kitap, okuyucularını/izleyicilerini o kitabın işlevi başlamadan önce tamamen mümkün olmayan ya da bilinmeyen yerlere ve kimliklere taşıma yeteneğine sahiptir. Medya teorisinde (özellikle Friedrich Kittler, Gramophon,Film,Typewriter, Berlin, 1986) nesne kitap, düşünceler, kişilik ya da yazarın veya okuyucunun bilinci için bile pasif bir hazne olmayıp, kişilerin yazıt yüzeyleri haline geldiği ve bizi üzerinden harekete geçmeye, düşünmeye, inanmaya yönlendiren bir araçtır.

Bu bildiri, bu argümanın bazı çıkarımlarını 1346 yılında Trabzon’daki Aziz Evgenios Manastırı için Prokopios Khantzanes tarafından yaptırılan ve Yohannes Argyros tarafından resimlendirilmiş bir el yazması, bir typikon üzerinden izlemeyi hedefliyor. Günümüzde Athos Dağı’nda Vatopedi’de bulunan bu el yazması (no: 320/954 ) birkaç defa yüzeysel olarak incelenmiş (en önemlisi Josef Strzygowski tarafından Repertorium für Kunstwissenschaft'ında [1890] olmak üzere), bazı akademisyenler İtalyan paralellerini kaydetmişlerdir. Ancak bu el yazması henüz Trabzon'un geçmişine ve geleceğine yönelik iddiaların daha geniş bir Batı ve Anadolu ağında konumlandırılmasına teşebbüs eden bir teorik incelemeye konu olmamıştır.

Birincisi, kitap teknoloji olarak kendini öteki’ne karşı tanımlamada önemli bir araçtır. Yılın aylarının klasikleştirilmiş vinyetleriyle resimlendirilmiş bir typikon bir Bizanslı/Tranzonlu okuyucu için zamanı belirler ve zamanı geçmişten (zodyak, klasikleştirmeler) geleceğe (temsil edilen ve sözlü olarak ifade edilen buyrulmuş eylemler) dönen bir seri olarak işaret eder. İkincisi, el yazmasının coğrafi aralığı derin Helenizmin ötesine genişler ve Filistinli atalarını (Aziz Sabas ve Şamlı Aziz Yuhanna 9b de tam sayfa olarak gösterilmişlerdir) ve Trabzon’un aziz kahramanını (315b’de Aziz Evgenios) kapsar. Artık okunaklı olmayan bağışçının bu son sayfaya dahil edilmesi de kitabın anlamlarını okuyucuların vücutları üzerine nasıl yazdığını gösterir. Kitap burada mevcut ve yakın hale getirilmiş bir geçmişe ulaşan bir dünya kurar; aynı zamanda uzayı öyle daraltır ki Kutsal Topraklar’daki manastır hayatı ile çağdaş uygulamalar üst üste biner; ve bu yollarla tüm katmanlardaki kullanıcıların performansını belirler. Bu resimler ve metinler zaman ve mekân birliği üreterek Helenizmin daha en baştan kendini mükemmel ve seçkin bir kimlik olarak kurgulamasını sağlar, Bizans Hristiyanlığı dışındaki bir Öteki için alan bırakmaz.
Books naturally provide imaginative, object worlds through words and pictures. A book has the ability to transport readers/viewers to places and identities not fully possible or known before that book began its work. In media theory (especially Friedrich Kittler, Gramophon, Film,Typewriter, Berlin, 1986), the object book is not a passive receptacle for the thoughts, personality, or consciousness, even, of a writer or reader; rather, it is the instrument by which persons become inscription surfaces on which we are led to ways to act, think, believe.


This paper attempts to follow some of the implications of this argument in an illustrated manuscript, a typikon commissioned by Prokopios Chantzanes and painted by John Argyros in 1346 for the monastery of St. Evgenios in Trebizond. Now at Vatopedi on Mt Athos (ms 320/954), the manuscript has been superficially studied several times (most notably by Josef Strzygowski in Repertorium für Kunstwissenschaft [1890]), and scholars have noted its Italian parallels. The manuscript has not yet been subjected to this theoretical probing that attempts to position the manuscript in this wider network of Western and Anatolian claims to Trebizond’s past and future.

In the first place, the book as technology is a significant means of definition of self against Other. A typikon illustrated with classicizing vignettes of the months of the year sets time for that Byzantine/Trapezuntine reader, and marks time as a revolving series from the past (zodiac, classicisms) and into the future (prescriptive actions represented and verbally articulated). In the second, the geographic range of the manuscript expands beyond deep Hellenism to include Palestinian forbearers (Sts. Sabas and John of Damascus are shown full-page on 9b) and the saintly hero of Trebizond (St. Evgenios on 315b). The inclusion of a no-longer-legible donor on this last page also demonstrates how the book inscribed its meanings onto bodies of readers. The book here establishes a world within reach of the past, which is made present and immediate; it also contracts space so that Holy Land monasticism imbricates contemporary practice; and in these ways, it determines performance of users on all levels. These illustrations and texts produce unity of time and place so that Hellenism pre-establishes itself as perfect and exclusive identity, and it leaves no space for an Other outside that Byzantine Christianity.
Sınırlardaki İmgeler: Diegenes Aktitas ve Madrid Skylitzes'deki Bizanslı “Öteki”yi GörmekImages on the Borders: Seeing the Byzantine ‘Other’ in Digenes Akritas and the Madrid Skylitzes
Dion C. Smythe
Bu bildiride, daha önce Psellos, Komnenos ve Khoinates’ı kullanarak modellediğim ve orta Bizans dönemindeki üst düzey Attikleştirilmiş Yunan tarih yazımında etnik köken, cinsiyet, din ve taxise dayalı, Bizans’ın “öteki” (ve dolayısıyla kendilik) inşası konulu çalışmamın üzerine kurup, Diegenes Aktitas metninde kurgulanan “düşünce deneyi”ni inceleyerek bu temayı daha da geliştiriyorum. Sadece el yazması geleneği bağlamında değil, aynı zamanda coğrafi ve zamansal konumlanması bakımından da çok tartışmalı olan bu metin orta Bizans yüzyıllarında elitlerin (gerçi burada sözü edilen elit ile ilgili ek sorular da vardır) sınırın ötesindeki etnik ve coğrafi “öteki” ile olan etkileşimlerini nasıl göstermek istediklerine dair aydınlatıcı bir vaka örneği sunar. Bununla beraber, “öteki”nin (Emir ve oğulları ve aynı zamanda karısı ve Maximo dememek için “kız”ın annesi) bu değerlendirmesinin, bize sınırın ötesindeki Müslüman nüfustan daha çok önceki Bizans hudut beylerinin idealize edilmiş, hayal edilmiş varlığıyla ilgili bilgi verdiği görülür. Başka bir tartışmalı el yazması ise Madrid Skylitzes’tir. Benim özgün çalışmama “tarih” olarak daha yakın olan bu el yazmasındaki resimler ile metinler arasındaki karşılıklı etkileşimi (özellikle on birinci ve on ikinci yüzyıllardaki Müslüman karakterlerle ilgili olarak) Diegenes’in tahayyül ettiği “gerçeklik” için bir kıyaslama örneği olarak kullanmayı amaçlıyorum. Bu metinlerin her ikisi de bir zamanlar yerlerinden edilmiş, biri Konstantinopolis’e, diğeri Sicilya’ya getirilmiştir. Yine de bize, Bizanslıların kendilerini ve “öteki”ni nasıl gördüklerine dair bilgiler verirler.
Building on my work on the Byzantine construction of the ‘’Other’’ (and therefore of themselves) on grounds of ethnicity, gender, religion, and taxis in middle-Byzantine, high-level Atticising Greek historiography, using Psellos, Komnene and Choniates to model the approach, in this paper I develop the theme further by examining the “thought experiment” provided by Digenes Akritas. This much-contested text—not only in its manuscript tradition but also in its geographical and temporal location —provides an illuminating case study on how the elite of the middle Byzantine centuries (though there are additional questions over the elite meant here) wished to portray their interactions with the ethnic and geographic “Other” across the border. It soon becomes apparent, however, that this consideration of the “Other” (the Emir and his sons, but also, interestingly, his wife and the mother of ‘the girl’, not to mention Maximo) tells us more about the idealized, imagined former existence of the Byzantine border-lords than it does about the Muslim population over the border. Another vexed and vexing manuscript is the Madrid Skylitzes. Closer as ‘history’ to my original work, I intend to use the interplay between the images of the manuscript with the text (specifically when dealing with Muslim characters in the eleventh and twelfth centuries) to serve as a foil for the imagined ‘reality’ of Digenes. Both texts are removed from their location: one to Constantinople, the other to Sicily. Nevertheless, they inform how we see the Byzantine image of themselves and the ”Other."
Hiç Ada (Kara) Olmadığını Hayal Edin: Küçük Asya'nın Güneyindeki Bizans Adalarının KavramsallaştırılmasıImagine There is No (Is)Land: Conceptualizing Byzantine Islands in Southern Asia Minor
Günder Varinlioğlu
Bizanslılar adaları (νῆσοι) ve karaları (ἤπειροι) iki ayrı ve karşıt varlık olarak kavramsallaştırmışlardı. Adalar, karadan, hem doğal (örneğin rüzgârlar ve akıntılar) hem insan kaynaklı (örneğin korsanlar) engellerin insafında olan korkutucu bir deniz uzamıyla ayrılmışlardı. Hatta karadan çok uzak olmadıklarında, dolayısıyla aynı coğrafyayı paylaştıklarında bile adalar, deniz dünyasına tümleşik başka bir uzam olarak tasavvur ediliyorlardı. Bu nedenle de yaşanılan dünyanın sınırındaki alışılagelmeyen, egzotik yerler olarak görülüyorlardı. Başka bir deyişle, Bizans coğrafi imgeleminde bir mikroevren, hatta neredeyse kendi başlarına bir ülke olarak, “öteki” yeri temsil ediyorlardı. Adalar, kabotaja dayalı deniz seferlerinde sürekli ve sıklıkla bağlantı olarak kullanılmalarına rağmen Bizans yaşam biçimiyle uyumlu coğrafya alanının dışında görülüyorlardı. Adalara atfedilen mitler, hikâyeler ve kutsallık, onların ve oralardaki tecrit edilmiş yaşamın, öteki’ni temsil ettiği kavramını güçlendirdi. Bu bildiride, adaların, Küçük Asya kıyılarındaki yerleşimi ve kullanımına ilişkin arkeolojik veriler bağlamında, Bizans coğrafi imgelemindeki algısı inceleniyor. Kilikya/Isauria ada peyzajları, Bizanslıların adalarla nasıl bir etkileşim içinde olduklarını ve adaları nasıl imgelediklerini kıyaslamak için bir örnek çalışması olarak sunuluyor.
The Byzantines conceptualized the islands (νῆσοι) and continents/lands (ἤπειροι) as two distinct and opposing entities. Islands were separated from the land by a fearsome maritime space at the mercy of both natural (e.g. winds and currents) and human (e.g. pirates) obstacles. Even when they were located not far away from the land, hence shared the same geography, islands were conceived as another space integrated into the world of the sea. Thus, they were considered non-conventional and exotic places, seemingly at the edge of the inhabited world. In other words, being a micro-cosmos, almost a country in themselves, they represented the Other place in the Byzantine geographical imagination. Despite their continuous and frequent use as connectors in the maritime navigation based on cabotage, islands were imagined outside the realm of the geography familiar to the Byzantine mode of life. The myths, stories, and sanctity conferred upon them reinforced the notion that islands and insular ways of life represented the Other. This paper explores the perception of islands in Byzantine geographical imagination in the context of the archaeological evidence for the occupation and inhabitation of islands along the coasts of Asia Minor. The island landscapes of Cilicia/Isauria are presented as a case study to compare and contrast how Byzantines interacted with the islands versus how they imagined them.
Kuyumcular, Bakırcılar ve Müşteriler: Bizans ve İslam Dünyası ArasındaJewelers, Coppersmiths, and Clientele: Between Byzantium and Islam
Brigitte Pitarakis
Bizans’ta ve dönemin İslam dünyasında en popüler zanaatlardan biri olan metalcilik, Anadolu ve Mezopotamya’daki zengin madenlere erişim sayesinde uzun bir geleneğe sahipti. İki kültürde de mahir zanaatkarlar, müşterilerinin zevkini yansıtan seçkin objeler imal etmek üzere çeşitli teknikler geliştirmişti. Bizanslı zanaatkârlar, Hristiyan inancının ritüel ve pratiklerine eşlik eden ürünlerin yanı sıra, gündelik hayata yönelik, dinsel içerimleri olmayan geniş bir yelpazeden ürünler de imal ediyorlardı. Yine de bu objeler bir tür statü simgesiydi.

On ila on üçüncü yüzyıllar arasında, Bizans ve İslam hâkimiyetindeki topraklar arasındaki kültürel alışverişler, son birkaç yılda önemli ölçüde akademik tartışmaların konusu oldu. Bu araştırmalar bizi ortaçağda Akdeniz’de ortak bir zevkin geliştiğini, bunun temel nedeninin de diplomatların birbirlerine verdikleri hediyeler ve ticaretin gelişmesi olduğunu öne süren bir teoriye götürdü.

İslam ve Bizans dünyasında benzer şekillerin, tekniklerin kullanılması, benzer süsleme motiflerinin varlığı, objelerle zanaatkârların hareketliliğinin; Bizans-Arap savaşlarıyla siyasi sınırların yer değiştirmesinin; ve tıp, farmakoloji, astronomi gibi çeşitli bilim alanlarında bilgi alışverişinin bir sonucuydu. Bu durum, günümüzde müzelerdeki bazı parçaların kesin menşelerini tespit etmede sorun yaratmaktadır.

Bu bildiri, on ila on üçüncü yüzyıllar arasında Bizans kuyumculuğu ve bakırcılığının ayırt edici özelliklerinden bazılarını ele almayı, bir yandan da hem tedarikçi hem müşterinin bakış açısından Konstantinopolis pazarını incelemeyi amaçlıyor. Ayrıca, Bizans ve İslam hâkimiyetindeki bölgelerde aynı dönemlerde popüler olan, özellikle altın telkâri mücevherlere ve granüle süsleme gibi bazı uygulamalara odaklanıyor.
Metalworking, among the most popular crafts in Byzantium and the contemporary Islamic world, belongs to a long-standing tradition nurtured by access to a rich network of mines in Anatolia and Mesopotamia. In both cultures, skilled craftsmen developed techniques for the manufacture of exquisite objects reflecting the tastes of their respective clienteles. In conjunction with producing wares to accompany the rituals and practices of the Christian faith, Byzantine craftsmen also developed a wide production for daily life devoid of religious markings. Such objects, nonetheless, signified some sort of status.

Cross-cultural exchanges between Byzantium and Muslim-controlled lands from the tenth to the thirteenth centuries have been the subject of considerable scholarly debate in the past few years. Such investigations have led to the theory that a common taste prevailed in the medieval Mediterranean, and that it was fostered through diplomatic gifts and the development of trade. The presence of Arab jewelers and coppersmiths in the Byzantine Empire is another factor in the debate.

The shared use of shapes, techniques, and similar repertory of ornamental patterns in Byzantium and the Islamic world emerged as a phenomenon of the mobility of objects and craftsmen, shifts in political borders through Byzantine-Arab wars, and knowledge transfers in the sciences (i.e., medicine, pharmacology, astronomy). This often makes the accurate attribution of provenance for individual museum pieces elusive.

This paper highlights some of the distinctive types characteristic of Byzantine jewelry and copper production from the tenth to the thirteenth centuries, offering a glimpse into the Constantinopolitan market from the perspective of both supplier and consumer. It also focuses on features simultaneously popular in Byzantine and Islamic areas, particularly in regard to gold jewelry with filigree and granulated ornament.
Edebiyatta Devşirme ve Khristos Paschon: On İkinci Yüzyıl Okumuş Çevrelerin Kimliğini ŞekillendirmeLiterary Spolia and the Christos Paschon: Shaping the Identity of Twelfth-century Literati
Margaret Mullett
Elli yıldır on ikinci yüzyıla ait olduğu bilinen Bizans tragedyası Christos Paschon, ilk bakışta okumuş çevrelerin “ortodoksluk bekçileri” olarak adlandırılabilecek Bizans retorik kimliğine çok iyi bir örnek oluşturur. Üç sahne veya üçlemenin üç oyunu, Theotokos’a verilmiş olan baskın rol ile İsa’nın Çilesini, Gömülüşünü ve Dirilişini sergiler. Metne daha yakından bakıldığında, Euripides’e ait dize ve yarı dizelerden oluşan bir cento* şeklinde kurgulandığı görülür. Bu da bizi, Theotokos’un şok edici bir biçimde, özgün oyunda Medea; Bacchae’de Agave; Hippolytos’ta Phaidra ve Rhesos’ta Muse tarafından söylenen dizeleri seslendirdiği sonucuna götürür. Bu bildiri, Euripidesçi Öteki’yle karşı karşıya kaldığında Bizans kimliğinin nasıl etkilendiğini ele alıyor.

*Cento, tamamen başka yazarların yapıtlarından alınan dizelerin ve pasajların yeni bir şekil ve düzenle bir araya getirilmesiyle oluşan manzum eserlere verilen addır.
The Byzantine tragedy Christos Paschon, known for fifty years to date from the twelfth century, is at first sight a fine example of the Byzantine rhetorical identity of the literati as “guardians of Orthodoxy” Three acts, or three plays in a trilogy, present Passion, Entombment, and Resurrection of Christ, with a predominant role given to the Theotokos. At closer sight, the text is built up through a cento of Euripidean lines and half-lines, which lead the Theotokos, shockingly, to voice lines spoken in the original play by Medea, by Agave in the Bacchae, Phaidra in Hippolytos, and the Muse in Rhesos. In this paper the implications for Byzantine identity when set against the Euripidean Other are explored.
Erken Patristik Dönemde Ötekileşen Geleneksel Tarikat, Kült ve İnançlar: Frigya ve Lykaonia MünzeviliğiMarginalizing the Traditional Religious Orders, Cults, and Beliefs in the Early Patristic Era: Asceticism in Phrygia and Lycaonia
Sercan Yandım Aydın
Bu bildiride, erken Patristik dönemde (yaklaşık İS 100 ile sekizinci yüzyıl arası) Bizans İmparatorluğu’nda dinsel Öteki (aynı zamanda etnik Öteki de olabilir) ele alınıyor, Bizans’ta farklı dinsel cemaatlere –tarikatlar, kültler ve başka inanç sistemlerine- yönelik algılar ve yakın temaslar irdeleniyor. Bu çerçevede, Bizans sınırları içinde, önceki kültürlerden gelen yerel ve/veya geleneksel dinsel akımların marjinalleştirilme süreçlerine örnek teşkil eden Frigya ve Lykanoia münzevi akımları ele alınıyor.

Özellikle Frigya topraklarında benimsenen Montanizm akımına ve kırsal Lykanoia’da yaygın olan Enkratiler ile Apotaktilerin inanç ve pratiklerine odaklanılıyor. Ayrıca, dördüncü yüzyılın ikinci yarısında kaleme alındığı düşünülen Baş Piskopos İkonyumlu Amphilokhios’un –dördüncü Kapadokyalı diye anılır- tartışmalı risalesi de tartışılıyor. Kapadokya’daki Sannabadae şehri de (1960’lara kadar Zanapa olan şehrin adı daha sonra Halkapınar/Amberderesi olarak değiştirilmiştir), genelde kırsal alanda yaşayan münzevi cemaatleri ayrıntılarıyla anlamak amacıyla inceleniyor. Özetle, geleneksel olanı Öteki ve/veya Marjinal hale getirme süreçleri ve araçları anlaşılmaya çalışılıyor.
This paper aims to present the religious Other/Ethnic within the Byzantine Empire during the early Patristic era (i.e. ca. 100 CE-eighth century). It will also explore the perceptions of the different religious orders and Byzantines’ close encounter with such groups, sects, cults, and belief systems. In doing so, the ascetic movements in Phrygia and Lycaonia will be introduced as they embody and illustrate the process of marginalization of the indigenous and/or traditional religious movements within the Byzantine borders.

Special emphasis will be given to the Montanists, and Montanism of Phrygian lands, as well as to the beliefs and practices of the Encratites and Apotactites of rural Lycaonia. The paper will also discuss the polemical treatise of Bishop Amphilochius of Iconium–the so-called fourth Cappadocian–, which seems to be written in the second half of the fourth century. In addition, the Cappadocian town Sannabadae (Zanapa until the 1960s and the present day Halkapınar/Ambarderesi) will be discussed in order to map out these ascetic, mostly rural communities. Consequently, the process and tools of turning the traditional into the Other and/or Marginal will be explored.
İnsanlar, Canavarlar ve Barbarlar: Bizans’ta Canavar Irklar KavramıMen, Monsters and Barbarians: The Concept of Monstrous Races in Byzantium
Maja Kominko
Hristiyanlar, klasik coğrafya kavramlarını, yetkin bir şekilde İncil açıklamalarından türetilmiş olanlara uyarladıkları için Hristiyanlığın gelişi, fiziki coğrafyanın klasik kavrayışında önemli çalkantılara sebep olmadı. Bu durum, yine de etnografyaya revizyonlar gerektirdi: Yeni dinin iddia ettiği evrenselcilik, klasik etnografyanın mihenk taşı olan, uygar toplum ile vahşi, uygarlaşmamış, barbar toplum arasındaki karşıtlığın artık geçerli olamayacağı anlamına geliyordu. Ayrıca, Adem’den kaynaklanan ve İsa tarafından itfa edilmiş olan insan ırkının birliğine olan Hristiyan inancı, antik dönemde sıklıkla canavar gibi sunulan en periferik ırkların varlığının sorun teşkil etmesi anlamına geliyordu. Hristiyan yazarlar klasik etnografya mirasını İncil’in hükümleriyle aynı hizaya getirmek için çaba sarf etmişlerdir. Bununla birlikte, hem insan hem canavarsı olan yabancı ırkları tartışırken klasik bir retorik kullanmaya ve norm olan fiziksel görünümden herhangi bir sapmayı ahlaki şüpheli olarak yorumlamaya devam etmişlerdir. Bu bildiride, kısaca Hıristiyan yazarlar tarafından dönüştürülmüş ve yeniden kullanılmış olan klasik etnografya temalarının izi sürülüyor. Özellikle barbar, canavar, putperest ve hatta şeytani “öteki”ni tanımlamak ve kötülemek için kullanılan retorik araçların sürekliliğine odaklanılıyor. Son olarak, bu sınırdaki, hem insan olan hem olmayan yabancıların habitatlarının nasıl Adem’in soyundan gelenlerin yaşadıkları ekümeniyi kuşatan eşik bölgeler olarak hizmet vermeye devam ettikleri inceleniyor.
The arrival of Christianity did not cause major upheavals in the classical conception of physical geography, as Christians capably adapted notions of classical geography to those derived from Biblical descriptions. It did, nevertheless, necessitate revisions to ethnography: a professed universalism of the new religion meant that the cornerstone of classical ethnography-the contrast between the civilized society and the wild, uncivilized barbarian-could no longer stand. Moreover, Christian belief in the unity of the human race, originating from Adam and redeemed by Christ, meant that the existence of the most peripheral races, often presented in antiquity as monstrous, posed a problem. Christian authors made efforts to bring the heritage of classical ethnography in line with the authority of the Bible. Nevertheless, in discussing alien nations, both human and monstrous, they continued to employ classical rhetoric, and interpret any departure from the norm of physical appearance as morally suspicious. This paper briefly traces themes of classical ethnography, transformed and reused by Christian authors. I focus in particular on the continuity of rhetorical tools employed to designate and denigrate “the other” barbarian as monstrous, pagan, and even demonic. Finally, I explore how habitats of these borderline human, or even inhuman aliens, continued to serve as liminal regions encompassing the oikoumene and inhabited by the descendants of Adam.
Geç Bizans Kilisesi’nde Mekânın Zihinsel Haritalandırılması ve OrganizasyonuMental Mapping and the Organization of Space by the Late Byzantine Church
Johannes Preiser-Kapeller
Bu bildiride, Konstantinopolis Patrikhanesi ve Sinodu tarafından verilen ve “Patrikhane Kayıtları” (1315-1402) adı verilen kaynakta toplanmış olan fermanların sağladığı zengin kanıtların yanı sıra ek belgelere de dayanarak Bizans Kilisesi merkez kurumlarının perspektifinden coğrafi alanın organizasyonu ve imgelemi analiz ediliyor. Bu amaçla, 1970’lerden beri modern dijital jeo-görselleştirme araçlarıyla birlikte geliştirilen “zihinsel haritalama” kavramlarından faydalanılıyor. Böylece, geç Bizans Kilisesi’nin Rusya’dan Ege’ye, Batı Balkanlar’dan Doğu Anadolu’ya uzanan ve hala hatırı sayılır büyüklükte olan yetki alanı içinde olan çeşitli bölgelerdeki hızla değişen politik, dini, etnik ve ekonomik ortamlar karşısında mekânsal çerçevesini sürdürmek ve adapte etmek için yaptığı (hem başarılı hem nafile) girişimlerin dinamik görüntüleri yaratılıyor. Bu çalışma, on üç ila on beşinci yüzyıllar arasında Bizans Kilisesi’nin arka zemindeki son derece parçalanmış Bizans imparatorluk alanı karşısındaki görece esnekliğinin ve Osmanlıların yeni imparatorluğuna henüz başlamakta olan entegrasyonunun daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmayı amaçlıyor.
Based on the rich evidence of the charters issued by the Patriarchate and Synod of Constantinople and collected in the so-called “Register of the Patriarchate“ (for the period 1315-1402) as well as in additional documents, I will analyze the organization and imagination of geographical space from the perspective of the central institutions of the Byzantine Church. For this purpose, I will make use of concepts of “mental mapping“ as developed since the 1970s, in combination with modern digital tools of geo-visualization. Thereby, dynamic images of attempts (both successful and futile) of the late Byzantine Church to maintain or adapt its spatial framework in the face of rapidly changing political, religious, ethnic and economic environments in various regions of its still considerable sphere of jurisdiction from Russia to the Aegean and from the Western Balkans to Eastern Anatolia will be created. This will contribute to a better understanding of the relative resilience of the Byzantine Church against the background of the highly fragmented former imperial sphere of Byzantium during the thirteenth-fifteenth centuries and its incipient re-integration into the new Ottoman Empire.
Bizans Döneminde Frigya’da “Öteki” İnanışlar ve Kaya Mimarisindeki YansımalarıThe 'Other' Beliefs in Byzantine Phrygia and Their Reflections in Cave Architecture
B. Yelda Olcay Uçkan, Seçkin Evcim
Frigya Bölgesi tarih boyunca Anadolu’nun kavşak noktası olma özelliğiyle birçok yabancı topluluğu kendisine çekmiş, farklı kültür ve inanışları bünyesinde barındırmıştır. Bunların başında bölgeye ismini veren Frigler gelir. İÖ dokuzuncu yüzyılda Orta Anadolu’da toplanarak güçlenen Frigler, İÖ sekizinci yüzyılda başkenti Gordion, kült merkezi Midaion olan bir krallık kurmuşlardır. İÖ üçüncü yüzyılda Avrupalı bir başka topluluk olan Galatlar da bölgeye yerleşmiş, İÖ ikinci yüzyılda da bölgenin Romalılaşma süreci başlamıştır. Roma etkisi kendisini yönetim ve şehircilik anlamında gösterse de Friglerin belirlediği ve Galatların da katkıda bulunduğu Frigya’ya has kültür ve inançlar bu dönemde de varlığını sürdürür ve hatta Kybele (Magna Mater) kültü örneğinde olduğu gibi Roma’nın merkezine kadar etkili olur.

Hristiyanlığın bölgede yayılmaya başlaması Paulus’un seyahatlerine bağlı olarak İS birinci yüzyıla tarihlense de esas kanıtlar üçüncü yüzyıl itibariyle, özellikle de kökleri Kybele kültünde bulunan Montanizm mezhebiyle ilişkili olarak karşımıza çıkar. Erken Bizans döneminde Montanistler devlet tarafından takibe alınmış ve istenmeyen bir grup olarak ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Eldeki kanıtlar ise inananların varlığını sekiz ila dokuzuncu yüzyıllara kadar koruduğunu, dokuzuncu yüzyılda Paulusçular ve Athinganilere karıştıklarını göstermektedir. Bir zamanlar kendilerine Frigya’da yer bulmuş Montanistler gibi, Paulusçular ve Athinganiler de dışlanmış ve yok edilmeye çalışılmış Hristiyan mezhepleridir.

Bizans döneminde Frigya Bölgesi’nde varlık gösteren bu gruplarla ilgili tarihi kaynaklarda pek çok bilgi yer almakla birlikte sahip oldukları kültürel ve sanatsal yapıya dair elimizde bir bilgi yok. Bununla birlikte, özellikle Bizans dönemi kaya mimarisinde karşılaşılan bazı “Bizanslı” gibi görünmeyen unsurlar, bölgenin farklı inanç yapısıyla ilgili olabilecek özelliklere sahiptir. Bu bildiride, Bizans döneminde Frigya’daki azınlıklarla ilişkili olabilecek bu tür maddi kültür varlıklarından örnekler sunulup değerlendiriliyor.
Because of its location at the crossroads of Anatolia and its incorporation of different cultures and beliefs, the region of Phrygia attracted many foreign communities of Anatolia.Among those communities are the Phrygians who gave their name to the region. The Phrygians, who gathered and grew stronger in Central Anatolia in the ninth century BC, founded an eigth century kingdom whose capital was Gordion and whose cult center was Midaio. Another European community, the Galatians, settled in the area in the third century BC. The Romanization process of the region started in the second century BC. Although the impact of Rome became visible in terms of administration and urbanization, Phrygian culture and beliefs, first defined by the Phrygians but also influenced by the Galatians, survived in this period to the extent that the cult of Cybele (Magna Mater) penetrated the center of Rome. Though the spread of Christianity in the region dates back to the first century AD due to the travels of Paul, we confront real evidence of Christian influence (especially associated with the Montanism sect, with roots in the cult of Cybele) by the third century. In the early Byzantine period, Montanists were monitored closely by the state and were tried to be eliminated as an unwanted group. Available evidence shows that the believers continued to exist until the eighth-ninth centuries and eventually mixed with Paulicians and Athinganoi. The Paulicians and Athinganoi are also Christian sects, like Montanists, that found a place for themselves in Phrygia after also being marginalized and tried to be eliminated.

Although there is abundant information about these groups in relation to their presence in the region of Phyrigia in the Byzantine period, there is no information about their cultural and artistic structure. However, rock architecture (especially as it concerns elements that do not seem to be “Byzantine” in the Byzantine period) may have features related to the diverse belief structures of the region. This paper will introduce and evaluate examples of such material cultural heritage that can be related to minorities in Phrygia during the Byzantine period.
Bir Yapının Biyografisi: Selçuk Emiri Mubarizeddin Ertokuş ve Atabey MedresesiThe Biography of a Building: Seljuk Emir Mubarizeddin Ertokuş & the Atabey Medrese
Scott Redford
Anadolu Selçuklu Devleti daha önceden Bizans’a ait olan topraklarda hüküm sürdü. Bu nedenle Bizans kökenli komşu bir devletle ya da devletlerle (Komnenos hanedanınca yönetilen Bizans İmparatorluğu, İznik İmparatorluğu, Trabzon İmparatorluğu) olan ilişkilerden, Selçuklu egemenliğine tâbi Yunanlı Ortodoks nüfustan ve önceki Bizans İmparatorluğu’nun Doğu’daki yarısının topraklarından ve harabeleri, kiliseleri, surları ve diğer yapılarıyla birlikte şehirlerinden oluşan Selçuklular ve Bizanslılar arasındaki ilişkiler karmaşıktı.

Bu bildiri, Selçuklular ve Bizanslılar arasındaki karmaşık ilişkiye genel bir bakışı takiben Anadolulu Hristiyan kökenli Selçuklu emiri Mübarizeddin Ertokuş’a ve Isparta’daki Atabey Medresesi başta olmak üzere onun yaptırdığı binalara yoğunlaşıyor.
The Atabey Medrese was built by Seljuk emir Mubarizeddin Ertokuş in 1224 in Atabey, ancient Agrai, near Isparta, a scant two decades after the region was conquered by the Seljuks from the Byzantines. Ertokuş himself was a slave emir likely of Christian origin, and again likely from this region, given his patronage of it, and his long-term appointment as governor of nearby Antalya, according to Seljuk chronicler Ibn Bibi, because he knew the languages of the region.

In accordance with the theme of this conference, this paper aims to examine the relationship between this building and its patron: seeing it as a way to incorporate “the other,” that is to say the Byzantine Christian past of this emir, by the select incorporation of Byzantine spolia in different ways in key parts of the building.
Bizans'ın İran Kavramları: Anlaşılması Güç Bir KonuThe Byzantine concepts of Iran: an elusive subject
Rustam Shukurov
Çağdaş bir bilim adamı “Bizans ve İran” araştırma konusunun içeriğini zihinsel olarak görselleştirmeye çalıştığında aklına ilk Bizans ve Sasani İran arasındaki ilişkilerdeki çalkantılı ve renkli olayların gelmesi kaçınılmazdır. “Bizans ve İran” konusu zihinlerimizde, ağırlıklı olarak İS üçüncü yüzyıldan 610-41 yılları arasındaki imparator Herakleios dönemine uzanan, geç Roma ve erken Bizans dönemiyle bağlantılıdır. Bizans’ın Doğu ile olan ilişkilerini, Müslüman istilasından ve yenilmiş Sasani imparatorluğunun eski topraklarında Halifeliğin kurulmasından sonraki dönemlerde genellikle Araplarla ve daha sonraları farklı Türki uluslar ile ilişkiler bağlamında tarif ederiz. Bu nedenle İran, Bizans’ın daha sonraki tarihinin sayfalarından tamamen kaybolarak yerini Araplara ve Türklere bırakmıştır. Burada belirli bir paradoks ile karşılaşıyoruz: İran kültürünün tamamen yok olmak bir yana, dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda bir canlanma dönemine girmesine rağmen, her nasılsa, İran ve Neo-Farsça uygarlık orta ve geç dönem Bizans edebiyatında yok sayılmış gibi görünmektedir. Ancak bu izlenim doğru değildir. Bu bildiride, dokuzuncu yüzyıldan itibaren Bizans kültürünü etkileyen İran kökenli coğrafi, etnik, dilsel kavramlar yeniden yapılandırılmaya çalışılıyor.
When a modern scholar tries to visualise mentally the content of the research subject “Byzantium and Iran”, first, the turbulent and colourful events of interrelations between the Byzantium and Sasanian Iran inevitably cross his mind. The topic “Byzantium and Iran” predominantly is linked in our minds with the late Roman and early Byzantine times from the third century AD through the reign of the emperor Herakleios in 610-41. For the times after the Muslim invasion and the establishment of the Caliphate in the former lands of the defeated Sasanian empire, we usually describe the interrelations of Byzantium with the Orient as those with the Arabs and later with different Turkic nations. Iran, thus, has completely vanished from the pages of the subsequent history of Byzantium being replaced by the Arabs and the Turks. Here we approach a certain paradox: although, Iranian culture did not cease to exist at all and, in the ninth-tenth centuries, entered the period of bloom, however, it seems that Iran and Neo-Persian civilization was as if neglected in middle and late Byzantine literature. However, this impression is not correct. In the present paper an attempt will be made to reconstruct the Byzantine geographical, ethnic, and linguistic concepts of Iran from the ninth century onwards.
Altıncı Yüzyılda Constantinopolis’te Yeni Kimliklerin Oluşumu ve Eskilerinin Değişimi: Anastasius’tan II. Tiberius’a Başkentteki “Öteki”ne Kısa Bir BakışThe Formation of New Identities and Changing of the Old Ones in Sixth-Century Constantinople : A Short Look at the ‘Other’ in the Capital, from Anastasius to Tiberius II
Kutlu Akalın
Konstantinopolis gibi eski bir kozmopoliste birbirlerinden dil, dini inanç, kültürel temel ve profesyonel işlevler bakımından ayrılan farklı insanlardan oluşan bir nüfusun bulunması çok doğaldı. Bu bildiride, “öteki”leri ve/veya “yabancı”ları vurgulayan durumları kullanarak altıncı yüzyılın başından yedinci yüzyılın ortalarına kadar uzanan dönemde başkentteki toplumsal hayata dair görünümler sunuluyor. Bu dönem, şehrin tarihinde eskiçağ ile ortaçağ arasında kalan önemli bir dönem olarak araştırmacıların dikkatini uzun zamandır çekiyordu. Yeni dini kimliklerin oluşumu, etnik kimlik tanımlamaları ve eğitimli sınıfların değişen yaşam şartları gibi konularda çalışmalar yapıldı. Dini kimlikler başlığı altında, bu dönem Arianizmin sonuna ve Miyafizit cemaatin başlangıcına şahit oldu. Etnik kimlikler altında Kuzey Afrika’dan gelenler ile değişik nedenlerle başkentte yerleşmiş Suriyeliler kadar uç örnekler vardı. Kültürel alanda, yeni manastır grupları taşranın farklı yörelerinden devşirmelerden oluşmakla beraber aralarında hâlâ pagan gruplar vardı. Bunların hepsi, birbirlerinden kesin şekilde ayrılmış kategoriler oluşturmuyordu. Bazı etnik kimlikler değişik dini mezhep imasını da taşıyorlardı. Doktorlar ve yüksek okul öğretmenleri gibi bazı meslek erbabı arada sırada paganizmle suçlanırdı. Miyafizitizm gibi aslında dini olan bir kimlik giderek Suriye ve Doğu’yla beraber anılır oldu. Bu bildiri, Bizanslı yazarların gözünde başkentteki “yabancı” ve “öteki” toplulukların hangileri olduğu ve bunların hangi ölçülere göre “yabancı” veya “öteki” görüldüğü gibi soruları ele alıyor.
For an ancient cosmopolis like Constantinople, it was natural to host a population made up of a variety of people, differing from each other in their languages and religious beliefs, as well as their cultural and educational backgrounds and professional functions. This paper presents a view of the composition of the population of the capital from the turn of the sixth century to the seventh century through selected vignettes of social life which emphasized the “others” and/or “foreigners.” This period has attracted the attention of researchers as a crucial period situated between the ancient world and the medieval period. There have already been many works on the formation of the new religious identities, ethnic definitions, and changing circumstances of the educated classes. Under the rubric of religious identities, the period saw the end of the Arian presence and the beginning of the Miaphysite community. Ethnic identities included such extreme examples as immigrants from North Africa and a large number of Syrians residing in the capital for various reasons. In the cultural sphere, new monastic orders recruited their strength from different provinces and existed side by side with the remnants of the pagan population. These were not mutually exclusive, nicely separate categories. Some ethnic identities came to carry denominational connotations, while certain professionals like doctors and high school teachers were occasionally accused of paganism. A religious label like Miaphysitism came to be associated with Syria and the East. Which were the communities in the capital that the Byzantine writers came to describe as “foreigners” and “others”? And according to what criteria were they labeled as such?
Yahudi ÖtekiThe Jewish Other
Nicholas de Lange
Yahudi azınlık, Bizans kentsel -ve özellikle kırsal – peyzajında belirgin bir varlıktı. Yahudilik, Yunan dünyasında Hristiyanlığın çok öncesinden beri var olduğundan, çok eski kökleri vardı ve yasalarla tanınıyordu.

Bu bildiri bu belirgin varlıktan kaynaklanan şu anahtar soruları araştırmayı hedefliyor: Bizanslı Yahudileri Bizanslı Hristiyanlardan ve Bizanslı olmayan Yahudilerden ayıran özellikler nelerdi?Yahudilerin kendileri diğerlerinden farklılaşan bu kimliklerini nasıl yorumluyorlardı? Kendilerini herhangi bir şekilde “Bizanslı” olarak görüyorlar mıydı? Diğerleri (Devlet, Kilise, sokaktaki Hristiyan) aralarındaki Yahudileri nasıl görüyorlardı?

Bunlar basit sorular gibi görünebilir ama cevaplar basit değildir. Yahudi toplumu homojen olmayıp, aslında derinden bölünmüştü. Bu bölünme, sadece dini mezhepler şeklinde olmamıştı, aynı zamanda örneğin yerli ve yabancı Yahudiler ve 1204’ten sonra Bizanslı, Venedikli ve Cenovalı Yahudiler gibi ayrımlar da ortaya çıkmıştı. Bununla beraber, Yunanca da dahil olmak üzere belirli ortak unsurları paylaşıyorlar ve İbraniceyi sadece ilmi ve dini amaçlarla kullanıyorlardı. Yunancaya bağlılıkları, Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasında dilsel bir engelin olmaması anlamına geliyordu.

Hristiyanların Yahudilere yönelik tutumları da karmaşıktı. Kilise kendi Yahudi köklerini tanıyor ve kendini İsrail’in gerçek halkı olarak görüyordu. Böylelikle Hristiyanlar ve Yahudiler arasında hem çok derin bir hısımlık hem de fıtri bir çekişme vardı. Hristiyan duasına ve vaazına Yahudi karşıtı sloganlar girmiştir, ayrıca birçok ayrımcı kanun ve husumet örneği vardır. Acaba böyle bir ortamda ticari ve kültürel işbirliğine, hatta dostluğa yer var mıydı?
The Jewish minority was a distinctive presence in the Byzantine urban and rural landscapes. It had very old roots–Judaism was established long before Christianity in the Greek world–and was recognized as an entity in the legal codes.

This paper aims to explore some key questions arising from this distinctive presence: What are the features of the Byzantine Jews that distinguished them from Byzantine Christians and non-Byzantine Jews? How did the Jews themselves understand their distinctive identity? Did they see themselves in any way as ‘Byzantines’? How did others (the State, the Church, the Christian in the street) regard the Jews in their midst?

These may seem like simple questions, but they do not have simple answers. The Jewish community was not homogeneous; in fact, it was deeply divided not just into religious sects, but into native and foreign Jews, for example, and, after 1204, into Byzantine, Venetian and Genoese Jews. Yet the Jewish community shared certain common elements, including the Greek language, while using Hebrew for scholarly and religious purposes. The attachment to Greek meant that there was no linguistic barrier between Jews and non-Jews.

Christian attitudes towards the Jews were also complex. The Church recognized its own Jewish roots and considered itself the true people of Israel. There was thus a profound affinity, as well as an inherent conflict, between Christians and Jews. Anti-Jewish slogans enter Christian prayer and preaching, as evidenced by many examples of discriminatory legislation and animosity. Yet was there also scope for commercial or cultural cooperation, or even friendship?
İçerideki Öteki: Ortaçağ Bizans Çömlekçiliğinde Temsil Edilen KültürThe Other Within: The Culture Represented by Medieval Byzantine Pottery
Henry Maguire
Orta ve geç Bizans sırlı çömlekleri Bizans kültürünün popüler, ekseriyetle edebi olmayan ve Bizans metinlerinde az değinilen bir katmanını temsil ediyordu. Bu alt katman tamamen izole olmayıp, saray başta olmak üzere kültürün daha baskın katmanlarından özellikler alırken, bunun çok az karşılığını veriyordu. Bizanslı (çoğunlukla Kilise’ye bağlı) yazarların dikkatini çekmekten uzak olan ve çömleklerce temsil edilen bu kültürel katman, hem Kilise’nin hem de devletin değerlerine yabancı ve düşman görülüyordu.

Ortaçağ Bizans çömlekçilik kültürü birkaç ayırt edici özelliğe sahiptir. Öncelikle, bariz Hıristiyan figür ve motiflerinden kaçınılmıştır, hatta haç bile görece nadir kullanılmıştır. Bu bağlamda ikonoklastik sonrası Bizans çömlekçiliği, haç ve benzeri Hristiyan sembollerin, kutsal figürlerin, hatta önceki yüzyıllarda Eski ve Yeni Ahit sahnelerinin sıklıkla bulunduğu erken Bizans dönemi seramiklerinden farklılaşır. İkincisi, ortaçağ çömleklerinde, gümüş, fildişi ve kemikten yapılmış kutular gibi daha yüksek statü nesnelerinin aksine sfenks, siren ve kentaur gibi melez hayvanlar dışındaki mitolojik betimlemelerden de kaçınılmıştı. Üçüncüsü, çeşitli cinsteki ölümcül yaratıkların, hayvan dövüşlerinin ve Kilise yazarları tarafından açıkça kınanan çeşitli büyü işaretinin de dahil olduğu, genellikle uğurlu ve kötülüğe karşı koruyucu pek çok imgelem ortaçağ kaplarında ortaya çıkmıştı. Öte yandan çömlekçilik, saray kültürüne ait yüksek statülü gümüş sofra takımlarında görülen ve av sahneleri, eğlenceler ve hibritlerden oluşan şölen döngüsünü almıştır. Çömleklerde temsil edilen bu alt kültürün, bu popüler kültürün temsil ettiği dünya görüşüne olan bariz mesafesine rağmen, Kilise ve Saray seçkinleriyle ilişkilendirilmiş edebi ve sanatsal ürünlerde nadiren kendini gösterdiğini de gözlemleriz.
Middle and Late Byzantine glazed pottery represented a level of Byzantine culture that was popular, largely sub-literary, and little mentioned by Byzantine texts. This substratum did not exist in total isolation, but borrowed features from more dominant levels of culture, particularly that of the court, while giving back little in return. Insofar as it received attention from Byzantine (primarily ecclesiastical) writers, the cultural level represented by ceramics was considered alien and inimical to the values of both church and state.

The culture of mediaeval Byzantine pottery has several distinguishing characteristics. First, there was an avoidance of explicitly Christian figures and motifs; even crosses are relatively rare. In this respect, Byzantine pottery of the post-iconoclastic period differed from Early Byzantine ceramics, where crosses, Christian symbols, sacred figures, and even, in the earlier centuries, Old and New Testament scenes were commonly found. Second, the medieval ceramics, unlike such higher status objects as silverware and ivory and bone boxes, also avoided mythological representations, with the exception of animal hybrids, among them sphinxes, sirens, and centaurs. Third, a great deal of generally propitious and apotropaic imagery occurred on the medieval vessels, including noxious creatures of various kinds, animal combats, and a wide variety of magical signs of the type explicitly condemned by church writers. On the other hand, pottery borrowed from courtly culture the feasting cycle that featured on high-status silverware, comprising hunting scenes, entertainers, and hybrids. We can also discover an occasional surfacing of the base culture represented by pottery into sophisticated literary and artistic products associated with ecclesiastical and courtly elites, in spite of their avowed distance from the worldview represented by popular culture.
Çöl ve Ahalisi Hakkındaki Bizans Kaynaklarında Yabaniliğe Karşı Medeniyet RetoriğiThe Rhetoric of Civilization vs Savagery in Byzantine Accounts of the Desert and its Inhabitants
Arietta Papaconstantinou
Mark Twain bir zamanlar “beyaz adamın diğer yabanilerden daha az yabani olduğu mefhumu”nu alay konusu etmişti. En azından Jonathan Swift’in Gulliver’in Yolculuklarındanberi Batı edebiyatında yinelenen bir tema olan, Avrupalının, dünyanın en “medeni” yeri olarak Avrupa özalgısına yönelik eleştiri Claude Lévi-Strauss ve Mary Douglas gibi yirminci yüzyıl antropologları tarafından sistematikleştirildi ve kuramlaştırıldı. Sonraki yıllar boyunca daha da geliştirilen bu yaklaşımlar, kültürlerin kendilerini tanımlamak ve çevrelerindeki diğerlerinden ayırt etmek için nasıl ikili karşıtlık setleri geliştirdiklerini ve kendi yöntemlerini “medeni”, “akli” ya da basitçe “doğru” olarak sınıflandırırken, diğerlerininkini “yabani”, “akıl dışı” ya da “yanlış” olarak sınıflandırdıklarını göstermiştir.

Kendilerinden önceki Romalılar gibi Bizanslıların da çölden ve çöldeki çeşitli yerlilerden söz etme şekli bu terimler temelinde bir analize çok iyi hizmet eder: Berberileri ve Arapları anlatan metinlerde yerleşiğe karşı göçer, bilgiye karşı cehalet, açık dile karşı barbarlık ve benzeri karşıtlıklar sürekli karşımıza çıkar. Aslında bu durum, büyük ölçüde tüm “ötekiler” için doğrudur. O zamanlar çoğu çöl, imparatorluk sınırları içinde yer almayıp, daha çok bir sınır oluşturmaktaydı. Tamamen Bizans’a dahil olanlar ise çok eskiden beri sofuluk veanachoresis retoriği vasıtasıyla eşikteki yerler olarak yorumlanmıştı. Neden Bizans kültürü çöl uzamını müphem bir şey gibi yarattı? Çöl uzamı algısı nasıl ifade ediliyordu? Çöl sakinlerinin algısı ile çöl nasıl bir korelasyon içindeydi? Farklı çöller farklı şekillerde mi anlaşılıyordu, öyleyse, bunun nedeni neydi? Bu algıların şekillenmesinde politik ve ekonomik faaliyetlerin rolü neydi?

Bu bildiride, imparatorluk sınırları içinde bazı çöllerin bulunduğu, bazı çöllerle de komşu olunan dördüncü yüzyıldan yedinci yüzyılın ortasına kadar olan döneme odaklanılıp, aynı zamanda daha erken fikirlerin kaydedildiği daha geç dönemlere ait metinler de ele alınıyor: Acaba fosilleştiler mi yoksa evrimleşen bağlam içinde tekrar yönlendirildiler mi?
Mark Twain once ridiculed the “white man’s notion that he is less savage than the other savages”. A recurring theme in Western literature since at least Jonathan Swift’s Gulliver’s Travels, the critique of European self-perception as the most “civilized” part of the world was systematized and theorized by twentieth-century anthropologists such as Claude Lévi-Strauss and Mary Douglas. These approaches, further refined over the years, have shown how cultures develop sets of binary oppositions in order to define themselves by distinguishing themselves from others around them, and to classify their own way as “civilized”, “rational”, or simply “right”, and that of the others as “savage”, “irrational”, or "wrong".

The way the Byzantines, like the Romans before them, spoke of the desert and its various inhabitants lends itself very well to an analysis along those terms; oppositions such as settled vs nomadic, knowledge vs ignorance, clear language vs barbarism, etc., appear regularly in texts discussing the Berbers or the Arabs. To a large extent, however, this is true for all ‘Others’. In this paper, I would like to explore what made the inhabitants of the desert specific, and why. Most deserts were not within the empire, but rather formed a frontier. The ones that were entirely Byzantine were very early on also construed as liminal spaces, through the rhetoric of asceticism and anachoresis. Why did Byzantine culture create desert space as ambivalent? How was the perception of desert spaces expressed, and how did it correlate with the perception of their inhabitants? Were different deserts understood differently, and why? What was the role of political and economic activities in shaping those perceptions?

I will concentrate on the period during which the Empire included some deserts and bordered others, namely from the fourth to the mid-seventh centuries, but will also examine later texts to chart the evolution of earlier ideas: did they become fossilized, or were they re-oriented in line with the evolving context?
Doukas’ın “Tarih”inde TürklerTurks in the “History” of Doukas
Ferhan Kırlıdökme Mollaoğlu
Tarihçi Doukas’ın hayatıyla ilgili “Tarih”inde naklettiği kayıtlar dışında elimizde bilgi yok. Tarihçinin aktardığı bilgiler arasında, dedesi Mikhael’in, 1341-1347 yılları arasında Bizans’ta yaşanan iç savaşta, Ioannes Kantakouzenos’un tarafında yer aldığı ve bu nedenle Aydınoğlu İsa Bey’e sığındığı yer alıyor. Doukas’ın on beşinci yüzyıl başında doğduğu tahmin edilmektedir. Sultan II. Murad’ın tahta çıktığı 1421 yılında Foça’nın Cenevizli podestası Giovanni Adorno’nun hizmetinde bulunduğunu ve Adorno’nun II. Murad’a gönderdiği mektupları kaleme aldığını kaydetmiştir. Doukas, 1451 yılında, Sultan II. Mehmed cülus merasiminde Midilli Adası’nın Cenevizli idarecisi Domenico Gateluzzi’nin elçisi sıfatıyla hazır bulunmuştur. 1452 yılında bir kez daha Edirne’ye giden Doukas, Türklerin İstanbul’un fethiyle ilgili hazırlıklarına tanıklık etmiştir. İstanbul’un fethinden sonra da, tahmini ölüm tarihi olan 1462 yılına kadar, birçok kez elçi olarak Sultan II. Mehmed’in veya Osmanlı devlet adamlarının huzuruna kabul edilmiştir.

Doukas’ın “Tarih”ini on dört ve on beşinci yüzyıl “Bizans-Türk/Osmanlı” tarihi olarak tanımlamak mümkündür. Ancak Doukas’ın eserinde anlatının merkezinde Bizans yoktur. Dedesi Mikhael’in sürgüne gitmesine neden olan Palaiologos’lara karşı oldukça mesafeli olduğu anlaşılmaktadır. Son imparator Konstantinos’u Aya Sofya’da taç giymediği için “imparator” olarak tanımadığını kaydetmiş ve takip ettiği politikayı eleştirmiştir. Sultan I. Mehmed ve II. Murad döneminde isyan eden Cüneyd Bey’e eserinde geniş ölçüde yer vermiş, fakat önce Aydın beylerine, daha sonra Osmanlı sultanlarına karşı harekete geçen Cüneyd Bey’in hareket tarzını olumlamamıştır.

Yunancanın yanı sıra Latince/İtalyanca ve Türkçe bilen Doukas’ın bu eseri, on beşinci yüzyılda bu üç dilin temsil ettiği kültür ve dünya anlayışının sadece çatışmalarını değil, aynı zamanda etkileşimlerini de ortaya çıkaran bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bildiride Bizanslılar, Türkler ve Latinlerin oluşturduğu üçgende hareket eden Doukas’ın eserinde Türklere nasıl yaklaşıldığı ortaya konmaya çalışılıyor.
We have no knowledge about the life of the historian Doukas except for the records he cited in his “History.” The historian Doukas cites that his grandfather Mikhail took sides with Ioannes Kantakouzenos during a civil war in Byzantium in the years 1341-1347 and therefore sought refuge in Isa Bey of Aydinids. Doukas is thought to be born at the beginning of the fifteenth century. He recorded that he was in the service of Giovanni Adorno, the Genoese Podesta of Phocaea, in the year 1421, when Sultan Murad II ascended the throne and wrote the letters Adorno sent to Murad II. Doukas was present at the accession ceremony of the throne of Sultan Mehmed II in 1451 as the ambassador of Domenico Gateluzzi , the Genoese ruler of Lesvos Island. Doukas, who was once again in Edirne in 1452, witnessed the preparations of the Turks for the conquest of Istanbul. He was also accepted before Sultan Mehmed II and Ottoman statesmen many times as the ambassador after the conquest of Istanbul until the estimated date of his death in 1462.

Doukas’ “History” can be defined as the “Byzantine-Turkish/Ottoman” history of the fourteenth-fifteenth centuries. However, Byzantium is not at the center of the narrative in Doukas’ work. It is understood that he was quite distant towards the Palaiologos, who caused the exile of his grandfather Michael. He noted that he did not recognize the last emperor Constantine on the grounds that he was not coronated in the Hagia Sophia, and criticized the policies he followed. He gave detailed coverage to Cuneyd Bey, who rebelled during the reign of Sultans Mehmed I and Murad II, but did not affirm Cuneyd Bey’s course of action to first stir against Aydinid Beys and later against Ottoman sultans.

Doukas, who spoke Latin/Italian and Turkish, as well as Greek, appears as an example which reveals not only the conflicts of the cultures and the worldviews represented by these three languages, but also their interactions with each other. This paper will attempt to demonstrate the approach to the Turks in the work of Doukas that moves in a triangle formed of Byzantines, Turks, and Latins.
Orta Bizans Döneminde Kimlik Değişkenliği Dair Görsel KanıtlarVisual Evidence for the Mutability of Identity in the Middle Byzantine Period
Lynn Jones
Askeri ve saray aristokrasisinin üyelerinin kendilerine atfettiği birinci kimlik, şüphesiz Bizanslılıktı. İmparatorluğun bir üyesi olarak kamusal kimlik sosyal statüye, rütbeye ve unvan(lar)a bağlıydı ve sanatta çoğul ve sıklıkla standardize edilmiş yollarla görsel olarak ifade ediliyordu: kostüm, hiyerarşik ölçek, cepheden tasvir ve kullanılan malzemeler bunlardan birkaçıydı. Böyle bir özkimliklendirme ne zaman Bizanslı olmayan kimliğin hanedanlık iddialarını kapsayacak şekilde değişti? Sanat eserlerinde hangi noktadan itibaren bir kimliğin reddedilip bir diğerinin sahiplenildiğini görüyoruz? Çoğul kimliklerin kabul edilebilir bir şekilde iletildiği ve alındığı örnekler var mıdır? Bu bildiride, görsel sanatlarda ifade edilen kimliğin bazı rütbe ve sosyal sınıflar için akışkan olduğu savunuluyor.

Kimliklerin reddi, adaptasyonu ve/veya sahiplenilmesi için görsel kanıt arayışında Kapadokya’nın kaya kiliselerine odaklanılıyor. Göreme’deki Çavuşin kaya kilisesi bir vaka çalışması olarak kullanılıp başarılı kimlik uyarlamalarındaki emperyal kimliğin görsel anlatım yönleri ve bulunulan yerin etkisi, “merkeze karşı periferi” bağlamında inceleniyor. Aynı zamanda, Kapadokya’nın görsel sanatlarında ölülerin kimliklerinin yaşayanlara nazaran daha kabul edilebilir şekilde değişken olduğu savunularak, ölülerle ilişkilendirilmiş kimlikler ele alınıyor.
The primary self-identification by members of the military and court aristocracy was, of course, as Byzantine. Public identity as a member of the Empire was linked to social status, rank and title/s, and was given visual expression in art in multiple and often standardized ways: costume, hieratic scale, frontality, and materials used, to name only a few. When did such visual self-identification alter to encompass dynastic claims of non-Byzantine identity? At what point can we see, in works of art, the rejection of one identity and the adoption of another—are there instances where multiple identities are acceptably transmitted and received? I argue that, for some ranks and social classes, identity, as expressed in the visual arts, was fluid.

I will focus on the rock-cut churches of Cappadocia, seeking visual evidence for the rejection, adaption, and/or adoption of identities. Using the rock-cut church of Cavuşin, in Göreme, as a case study, I will examine the facets of the visual expression of imperial identity, and the effects of location—‘centre vs. periphery’—on the successful adaptations of identity. I will also investigate the identities affixed to the dead—arguing that, in the visual arts of Cappadocia, the identity of the dead is more acceptably mutable than that of the living.