ABSTRACTSÖZETLER

A Newly Discovered Pilgrimage Church in Ephesus and its Interaction With Its Religious CenterEfes’te Yeni Bulunan Bir Hac Kilisesi ve Dini Merkeziyle İlişkisi
Katinka Sewing

In addition to finding pilgrimage sites at centers which had developed over centuries, another site of pilgrimage can be found: pre-planned and large-scale church buildings, detached from a longstanding religious context. A previously neglected pilgrimage church in Ephesus from the early 5th century documents this phenomenon in an outstanding way. The ruins of the formerly imposing building are situated outside the city center on the top of a hill, overlooking the sea and harbor canal. Its unique construction required intense effort: a three-aisled basilica was erected on the hill, with a two-storied gallery as its substructure. Underneath the basilica was a huge crypt, carved completely into the rock. These spaces were each connected by large staircases for the pilgrims to reach the crypt, as its sacral as well as constructional center.

The question arises, why was this building  erected?  Why was this exact place chosen if there had been no cult continuity before? How did the pilgrims affect the economic as well as the sacral structure of the region? And, how did this more remote location interact with the main attractions of the city?

Using the interdisciplinary methods of historical building research and archaeology, and making use of the historical context, it is possible to answer these questions. It is solely the extraordinary architecture of the building which points to its interpretation as a pilgrimage church. By developing this specific landmark, it was possible to combine the economic benefits of the building’s location with religious ideas. This pilgrimage church was part of a network of churches within Ephesus soliciting for pilgrims. One of its functions was to highlight the whole pilgrimage experience with famous St. John`s as its major destination. The site was ideal to land ships, welcome pilgrims, and organize the pilgrims’ stay in Ephesus. After erecting the building complex for mainly strategic reasons, the landmark could then have been redefined retrospectively as a mythological-religious space. Within this framework, this church represented the status of Christian Ephesus, being the first building which would have been able to be seen from the sea.  Shedding light on the questions above will help to explain the sacred topography of Byzantine Ephesus and of Christian pilgrimage in Asia Minor.

Merkezlerde yer alan ve yüzyıllar içinde gelişmiş hac alanlarına ek olarak, başka bir hac alanı türüne de rastlanabiliyor. Eskiye dayanan bir dini bağlamdan koparak ayrılmış, önceden planlanmış geniş ölçekli kilise binaları. Efes’te beşinci yüzyıl başlarına ait, daha önce ihmal edilmiş bir hac kilisesi bu olguyu sıradışı bir şekilde belgeliyor. Eskiden çok görkemli olan binanın kalıntıları şehrin dışında, denize ve limana giden kanala hakim bir tepenin başında yer alıyor. Benzersiz yapısı büyük çabalarla gerçekleştirilmiş: Altyapı  olarak inşa edilmiş iki katlı galerinin üzerinde yükselen üç nefli bazilika tepenin üstünde yapılmıştır. Bazilikanın altında tamamıyla kayaya oyulmuş çok büyük bir kripta (mezar odası) bulunmaktadır. Bu öğelerin hepsi, hacıların binanın hem kutsal hem de yapısal merkezi olan kriptaya erişebilmesi için geniş merdivenlerle birbirlerine bağlıdır.

Bu binanın hangi nedenlerle inşa edildiği sorusu akla geliyor. Daha önceden bir kült devamlılığı yoksa neden tam olarak bu yer seçilmişti? Hacılar bölgenin gerek ekonomik gerekse kutsal yapısını nasıl etkilemişti? Ve daha uzaktaki bu mekânın şehrin ana cazibe noktalarıyla etkileşimi nasıl işliyordu?

 Tarihsel bağlamın yanı sıra hem tarihi bina araştırmasının hem de arkeolojinin çokdisiplinli yöntemleriyle bu soruları yanıtlamak mümkün. Yalnızca binanın olağandışı mimarisi bile, yapının bir hac kilisesi olarak yorumlanabileceğine işaret ediyor. Bu özel noktayı seçerek ekonomik faydaları dini fikirlerle birleştirmek mümkün olmuştu. Bu hac kilisesi hacıları çekmek için Efes’teki kilise ağının bir parçası haline gelmişti. Bir işlevi de esas varış noktası ünlü Aziz Yuhanna (St. John) olan hac deneyimini bir bütün olarak vurgulamaktı. Bu alan gemileri yanaştırmak, hacıları hac kilisesinde karşılamak ve bu buluşmayı Efes’teki konaklamalarını düzenlemek üzere kullanmak için idealdi. Yapı kompleksinin esas olarak stratejik sebeplerle inşasının ardından, anıt geriye dönük olarak mitolojik-dini bir mekân olarak tanımlanabilirdi. Kiliseler ağı içinde bu kilise, kente denizden yaklaşırken görülen ilk bina olarak, Hıristiyan Efes’in statüsünü temsil etmeliydi. Yukarıda sorduğumuz soruların cevaplarını aydınlatmak Bizans Efes’ini ve Küçük Asya’daki Hıristiyan hacın kutsal topografyasını anlamamıza yardımcı olacaktır.

Amorium and the Ever-Changing Urban Space: From Early Byzantine Provincial City to Middle Byzantine Anatolian CapitalAmorium ve Sürekli Değişen Kentsel Mekân: Erken Bizans Dönemi Taşra Kentinden Orta Bizans Dönemi Anadolu Başkentine
Nikos Tsivikis

The city of Amorium located in the highlands of Phrygia in Asia Minor challenges the usual streamline narrative about the evolution of Byzantine cities. Although it was already an important Early Byzantine town and bishopric (4th -6th c.), it flourished and became one of the most important cities of Asia Minor after the 7th c. and until its final abandonment in late 11th c. Amorium was benefitted from the new thematic organization of the Byzantine provinces after the 7th c. as it became the provincial capital city of the theme of Anatolikon, the seat of a general and a critical base for the military and the local administration in central and western Asia Minor.

Amorium has been the subject of systematic excavation for more than two decades, and numerous civic and religious buildings have been unearthed in this process offering a wealth of information both on the Early Byzantine and the Byzantine Early Medieval phase of the city. Since 2013 a new side-project has been running focused on analyzing the historical landscape of Amorium with the use of excavation data, survey information, satellite and aerial imagery in a consolidated Geographical Information System environment. The focus of this newer project has been the western part of the lower city of Amorium, mostly unexplored until now. The aim of the proposed paper will be to combine elements from older excavation with the new informative background in order to establish the characteristics of the city (city grid, land use, monumentality) and ascertain their change from the Late Roman times to the Early Middle Ages.

At the same time, the city of Amorium was fortunate enough to be included in various narratives dating from both the Early and Middle Byzantine period. Close reading and analysis of these texts can provide insight into the changing Byzantine notions and perceptions about urban space in close comparison to the actual architecture and built urban space documented through excavation. This level of analysis can make possible to follow the parallel evolution of the realities surrounding actual built urban space and aspects of the ideology and theory written about it by the users and real agents of change, the Byzantines themselves.

Küçük Asya’da Frigya’nın dağlık bölgesindeki Amorium şehri, Bizans şehirlerinin gelişimine ilişkin alışılagelmiş genel anlatıyı tartışmaya açıyor. Dördüncü ve altıncı yüzyıllar arasında zaten önemli bir erken Bizans kenti ve piskoposluğu olduğu halde, yedinci yüzyıldan sonra on birinci yüzyılın sonunda terk edilinceye kadar iyice gelişmiş ve Küçük Asya’nın en önemli şehirlerinden biri olmuştur. Amorium yedinci yüzyıldan sonra Bizans eyaletlerinin themalar halinde yeniden düzenlemesinden kazançlı çıkarak, Anatolikon (Anadolu) themasının eyalet başkenti, bir generalin makamı, orta ve batı Küçük Asya’da askeri ve yerel yönetimin önemli bir üssü haline gelmiştir.  

Amorium’da, yirmi yıldan uzun bir zamandır yürütülen sistemli kazı çalışmaları, kentin hem erken Bizans hem de Bizans erken ortaçağı safhalarına ilişkin bol miktarda bilgi sağlayan birçok sivil ve dini binayı gün yüzüne çıkarmıştır. 2013’ten beri kazı verilerini, yüzey araştırması bilgilerini, uydu ve hava görüntülerini Coğrafi Bilgi Sistemi ortamında birleştiren ve Amorium’un tarihi peyzajının incelenmesine odaklanan bir yan proje yürütülmektedir. Bu yeni projenin odak noktasında, Amorium’un aşağı kesiminin şimdiye kadar pek araştırılmamış batı kısmı yer alıyor. Önerilen çalışmanın hedefi, şehrin özelliklerini (ızgara plan, arazi kullanımı, anıtsallık) belirlemek ve geç Roma dönemlerinden erken ortaçağa kadarki değişimlerini saptamak amacıyla önceki kazı çalışmalarından gelen öğeleri bilgilendirici yeni altyapıyla birleştirmektir.

Aynı zamanda, Amorium kenti hem erken hem de orta Bizans dönemlerine ait çeşitli anlatılarda yer alacak kadar talihliydi. Bu metinlerin, dikkatle okunması ve çözümlenmesi, kazılarla belgelenmiş olan fiili mimarlık ve yapılı kentsel çevre ile karşılaştırılırsa Bizans’ın kentsel mekân kavramı ve algısındaki değişimine ışık tutacak veriler sağlayabilir. Bu seviyede bir analiz, fiili yapılı mekânı çevreleyen gerçeklikler ile bu mekân hakkında, kullanıcıları ve değişimin gerçek aktörleri olan Bizanslılar tarafından yazılmış ideoloji ve kuramın unsurlarının paralel gelişimini izlemeyi mümkün kılabilir.

Behind the Walls and in the Countryside: Reconstruction of Byzantine Settlements and Their Environments in Anatolia Surların Ardında ve Kırsalda: Anadolu’daki Bizans Yerleşmelerinin ve Çevrelerinin Yeniden Kurgulanması
Beate Böhlendorf-Arslan

In recent years, more and more field surveys with the aim of exploring late Antique and Byzantine landscapes have been carried out. Some of them were done so extensively that we know well about the changes to the landscapes and settlements of some parts of the country.

With these field surveys, we get insights into peripheral changes in the landscape and settlement patterns of post-antique Anatolia. Furthermore, some of the excavations in Asia Minor give deeper understandings into the city life, infrastructure and living conditions of their inhabitants during the 1000 years of the Byzantine empire. This region was marked by prosperity and cultural heydays as well as hostile attacks, natural disasters, and famine. The results of the excavations have different characters, depending on the region. On some excavations, the medieval findings are coincidences-side results of research with a different purpose, which makes them no less valuable for reconstruction of the facilities and living spaces of the inhabitants. In some excavations, the facilities and the cityscape of the settlements is a clear question of the research program.

The obtained results have different qualities. These days often only a building complex is examined, since many of the medieval findings have already been destroyed-especially in cases of older traditional excavations. Only in a few settlements are more extensive investigations possible.

Nevertheless, now we have enough results to give a statement about landscapes, settlements and their environment. And even if the conditions of the settlements and landscapes are different, it is possible to reconstruct a picture of late Antique and Byzantine life in the countryside and in the cities of Anatolia – even if it still has many gaps that can only be filled with further research.

In the scheduled paper an overview of the research situation, as well as the chosen methods of the surveys and excavations is given. In a subsequent second step the focus on single, selected regions should be laid. On the basis of these examples, the possibilities of a reconstruction of the living worlds, the settlements and the environment of the people of Late Antique and medieval Anatolia are to be depicted.

Son yıllarda, geç antikçağ ve Bizans dönemi peyzajını incelemek amacıyla birçok alan araştırması yürütüldü. Bazıları o denli geniş çaplıydı ki ülkenin bazı kısımlarındaki arazi ve yerleşmelere dair değişimleri artık çok iyi biliyoruz.

Alan araştırmaları sayesinde, antikçağ sonrasındaki Anadolu’nun arazi ve yerleşim örüntülerindeki çevresel değişimlere ilişkin bilgi sahibi oluyoruz. Ayrıca, Küçük Asya’daki bazı kazılar, Bizans İmparatorluğu’nun bin yıllık ömrü içerisinde bolluğu, kültürel verimin zirvesini olduğu kadar doğal afetleri, düşman saldırılarını ve açlığı da yaşayan bu bölgelerdeki halkın şehir hayatı, altyapı ve yaşam koşullarına ilişkin daha derin bilgiler sağlıyor. Kazıların sonuçları bölgelere göre farklılık gösteriyor. Ortaçağa ilişkin buluntular kimi kazılarda rastlantılar ve farklı amaçlarla yürütülen bir araştırmanın yan sonuçları olarak ortaya çıksa da bu durum, onları tesislerin ve halkın yaşam alanlarının canlandırımı açısından daha az değerli kılmıyor. Kimi kazılarda ise yerleşmelerdeki tesislerin ve kentsel peyzajın keşfi, araştırma programının net hedeflerinden birini oluşturuyor.

Elde edilen sonuçların nitelikleri de farklılıklar gösteriyor. Özellikle eski, geleneksel kazılarda ortaçağa ait birçok buluntu çoktan tahrip edilmiş olduğundan, bugünlerde çoğunlukla sadece tek bir yapı kompleksi inceleniyor. Yerleşmelerin ancak çok azında daha geniş çaplı araştırma yapmak mümkün olabiliyor.

Yine de araziler, yerleşmeler ve bunların çevresi hakkında bir tespitte bulunabilmek için yeterince sonuca sahibiz. Yerleşmelerin ve kırsal arazilerin koşulları farklı olsa bile, Anadolu’nun kırsalındaki ve şehirlerindeki geç antikçağ ve Bizans dönemi yaşantısının bir imgesini -ancak yeni araştırmalarla tamamlanabilecek birçok eksiğe rağmen- gözümüzde canlandırmak mümkün görünüyor.

Planlanan bildiride, araştırmaların son durumu ile araştırma ve kazıların seçilen yöntemleri sunulacak olup, ikinci aşamada tek tek seçilmiş bölgeler üzerinde durulacaktır. Bu örnekler temel alınarak, geç antikçağ ve ortaçağda Anadolu’da yaşayan insanların dünyalarının, yerleşimleri ile bunların çevrelerinin canlandırımına ilişkin olanaklar tasvir edilecektir.

Belief, Ritual, and Social Identity in Byzantine Anatolia: The Testimony of Mass-Produced MetalworkBizans Anadolu’sunda İnanç, Ritüel ve Toplumsal Kimlik: Seri Üretim Madeni Objelerin Tanıklığı
Brigitte Pitarakis

Representative categories of mass-produced bronze and copper artifacts with stereotyped images or inscriptions are explored in this study through an examination of the ritual practices for which they were used. The primary focus is on the rituals of blessings and exorcisms and a consideration of their role in mass-production in the metalwork industry. The transmission of similar motifs and inscriptions on objects manufactured in a series reflects a demand driven by rituals adopted by all sectors of society. Special attention  is paid in this paper to the semantics of the word sphragis (seal), which was invested with several metaphorical meanings that shed new light on mass production in the Byzantine crafts industry. Invocations for divine assistance or grace and other stereotyped inscriptions on a series of objects from the same or a similar mold strengthen the transcendental power of the inscriptions, and the sense of community and social belonging among the participants in rituals.

The type of inscribed formula was closely linked to the shape of an object, which also dictated the inscription’s layout. One can observe an interest in inscriptions running along the circumference of objects, a positioning which may have derived from the practice of magic. Indeed, the drawing of a virtual or material circle to capture a demon or create a protected space immune to demons was common. Rituals were also constructed around repetitive gestures, words, and sounds. The reflection of a ritual’s purpose on the surface of mass-produced objects reinforced the ritual’s power and enhanced social connection among ritual participants.

The study includes categories of objects used in various areas of daily life during late antiquity and the middle Byzantine period, including crosses, stamps, personal accessories, scales and weights, harnesses, and water containers. The objects are contextualized in light of the ritual practice in which they were used, the social and religious links they created, and the prototypal historical, legendary, or biblical events to which they might be referring. Another criterion for object selection in this study was the object having been widely distributed across Anatolia. Comparisons among similar types of objects help bring new light to workshop practices in Anatolia, and, perhaps, the identification of regional trends.

Bu çalışmada, stereotip imgelere veya yazılara sahip seri üretim bronz ve bakır eserleri temsil eden kategoriler, kullanıldıkları ayinlerin pratikleri incelenerek değerlendiriliyor. Özellikle kutsama ve şeytan çıkarma ritüellerine ve bunların metal sanayisindeki seri üretimde oynadığı rolün irdelenmesine odaklanılıyor. Seri şekilde üretilen objelerde benzer motif ve yazıların yaygınlaşması, toplumun tüm kesimleri tarafından kabul görmüş ritüellerin yarattığı talebi yansıtmaktadır. Bizans zanaat dallarında seri üretim konusuna yeni bir ışık tutan, birçok mecazi anlamla yüklü sphagis (mühür) sözcüğünün semantiğine özellikle dikkat çekiyoruz. Aynı veya benzer kalıptan üretilmiş obje serilerindeki ilahi yardım veya lütuf duaları ve diğer stereotipleşmiş yazılar; yazılanların metafizik gücünü,  ayine katılanlar arasındaki cemaat hissini ve toplumsal birlik ruhunu artırıyordu.

Yazılı formülün türü, yazı düzeni açısından da belirleyici olan obje biçimiyle yakından ilintiliydi. Objelerin etrafını dolaşan yazılar özellikle dikkat çekmektedir, bu konumlandırmanın büyü pratiklerinden kaynaklanmış olabileceği düşünülmektedir. Gerçekten de kötü ruhu yakalamak ve ya kötü ruhların giremeyeceği korunaklı bir alan yaratmak için sanal veya somut bir daire çizmek yaygın uygulamalardan biriydi. Ritüeller de tekrarlanan jestler, sözcükler ve sesler üzerine kuruluydu. Ritüelin amacının seri üretilmiş objelerin yüzeyine yansıtılması, ritüelin gücünü pekiştiriyor ve ritüele katılanlar arasındaki toplumsal bağı güçlendiriyordu.

Bu çalışma haçlar, damgalar, kişisel aksesuarlar, terazi ve ağırlıklar, koşum takımları ve su mataraları gibi, geç antikçağda ve orta Bizans döneminde günlük hayatın çeşitli alanlarında kullanılmış objeleri barındıran kategorileri içeriyor. Bu objeler kullanıldıkları ritüeller; yarattıkları toplumsal ve dini bağlar, atıfta bulunabilecekleri tarihi, efsanevi ve İncil’de geçen prototipik olayların ışığında bir bağlama oturtuluyor. Bu çalışma için bir seçim kıstası da objenin Anadolu çapında geniş bir alanda yaygınlaşmış olmasıdır. Birbirine benzer tipteki objelerin karşılaştırılması, Anadolu’daki atölyelerin uygulamaları ve belki de bölgesel eğilimlerin belirlenmesi konularına yeni bir bakış açısı sağlayabilir. 

Creating Private Space. Living Areas in the Late Antique Cities of Asia MinorÖzel Alanın Yaratılması: Küçük Asya’nın Geç Antikçağ Şehirlerindeki Yaşam Alanları
Inge Uyytherhoeven

Thus far, studies on Late Antique private housing in Asia Minor have mainly focused on the large luxurious residences of the elites that appeared in the region in the 4th and 5th centuries AD and were in line with contemporaneous developments in the rest of the Empire. However, these lavish mansions characterised by impressive architectural forms and rich ornamentation represent only the top layers of the society. As attested in the written sources, members of the political, socio-economic and ecclesiastical elites used this type of imposing private complexes as tools to display their wealth and position. On the other hand, people belonging to the sub-elites and middle class have much less been investigated thus far. As shown by recent research on the Roman middle classes, it can a priori not be excluded that also in Late Antiquity members of these non-elite groups put large investments in their houses and may have inhabited rather impressive constructions.  On the other hand, the living spaces of the people at the lower levels of the social ladder remain largely unknown. Since the houses of these city-dwellers must generally have been built of perishable materials, they have almost entirely disappeared from the archaeological record.

This paper focuses on the range of housing types that existed in the Late Antique towns in Asia Minor, representing the different layers of the Late Antique urban society in a more or less visible way. Using a selection of textual references and archaeologically preserved houses in the region as a starting point, we will discuss how general changes in the Late Antique city between the 4th and 7th centuries AD also had a substantial impact on the private space of its inhabitants and, consequently, how different house forms and their spatial occurrence within the cityscape can be used as a source for political, socio-economic and cultural developments in Late Antiquity.

Şimdiye kadar Küçük Asya’da geç antikçağa ait özel konutlarla ilgili çalışmalar, ağırlıklı olarak dördüncü ve beşinci yüzyıllarda görülmeye başlayan, elitlere ait büyük lüks konutlar üzerinde yoğunlaşmıştı ve bu konutlar imparatorluğun geri kalanındaki eşzamanlı gelişmelerle uyumluydu. Ancak, etkileyici mimari biçimler ve zengin bezemelerle karakterize edilen bu gösterişli malikaneler toplumun sadece üst tabakasını temsil ediyor. Yazılı kaynakların da doğruladığı üzere siyasi, sosyoekonomik ve ruhani elit grupların üyeleri bu tür heybetli özel konutları zenginliklerini ve konumlarını sergileme aracı olarak kullanıyordu. Bir yandan, elitlerin altındaki tabakaya ve orta sınıfa mensup insanlar bugüne kadar pek az incelenmiştir. Yakın zamanda yapılan, Romalı orta sınıflara ilişkin çalışmaların da gösterdiği üzere, elit gruptan olmayanların da geç antikçağda evlerine büyük yatırımlar yapıp oldukça etkileyici yapılarda yaşadıkları olasılığı araştırılmaksızın dışlanamaz. Diğer yandan toplumun en alt tabakalarına mensup insanların yaşam alanları neredeyse hiç bilinmiyor. Şehirlerde yaşayan bu insanların evleri genellikle dayanıksız malzemelerden inşa edildiği için bunlar arkeolojik kayıtlardan neredeyse tamamen kaybolmuş olmalıdır.

Bu çalışma, Küçük Asya’nın geç antik kasabalarında var olan ve geç antik kentli toplumun farklı kesimlerini az çok gözle görünür bir şekilde temsil eden, çeşitli konut türleri üzerinde yoğunlaşıyor. Başlangıç noktası olarak metinsel atıflar ile bölgede arkeolojik olarak bugüne kadar korunmuş evlerden bir seçki sunarak, MS dördüncü ve yedinci yüzyıllar arasında geç antikçağ şehirlerindeki genel değişiklerin aynı zamanda şehirlilerin özel alanında nasıl derin bir etki yarattığını ve sonrasında kent peyzajı içinde farklı konut biçimleri ve onların mekânsal oluşumlarının geç antikçağdaki siyasi, sosyoekonomik ve kültürel değişimlerin kaynağı olarak nasıl kullanılabileceğini ele alacağız.  

Crossing the Border: Shifting Identities in Byzantine Anatolia in the Eleventh and Twelfth CenturiesSınırı Geçmek: On Birinci ve On İkinci Yüzyıllarda Bizans Anadolu'sunda Değişen Kimlikler
Dmitry Korobeynikov

The collection of the Byzantine seals in Dumbarton Oaks contains a number of the seals with non-Greek inscriptions: Syriac, Armenian, and Arabic. The chief problem they present is the lack of reliable chronological identifications and attributions. It seems that the preciseness of the dates of the Byzantine Greek seals is fairly unavailable in the case of the non-Greek seals of the Byzantine Commonwealth to the East because such seals are extremely rare (only approximately 200 such seals from this period and region are extant; and the Dumbarton Oaks’s collection includes half of them). Yet some seals help restore the peoples and the communities of the Byzantine Eastern border and beyond, mostly in Syria and Armenia, who exchanged correspondence with the Byzantine authorities. This was an intricate network of the people from various strata of non-Greek speaking society, from heads of tribes and money-changers to members of prominent aristocratic families. The shifting loyalties of members of border communities is a commonplace in the Byzantine and/or Oriental studies. But what caused their change of identities? It seems that religious and/or ethnic/clan identity in the eleventh century cannot be defined in the strict terms of today. The features of identity were far more elusive, and this goes to the basic level of self-consciousness of people who lived in the eleventh and twelfth centuries, a time when the Byzantine lost its possessions in Asia Minor in the 1070s and when the Christian-Muslim frontier moved towards the Bosporus. Facing the advancing Turks, the members of the Byzantine and/or Armenian aristocracy had to incorporate themselves into the new society. The nature and geographical scope of the Seljuk conquest only helped these aristocrats to preserve such identity and possessions (often across the border) especially those remaining in the central and eastern parts of the Anatolian peninsula. This was because the Seljuks did not conquer one province after another, but the whole military balance in Asia Minor was sharply changed by Sulaymān ibn Qutlumush, who was defeated by the Turkish commander Atsız near Tiberias in 1075. The combination of extant sources (seals, colophons, and traditional narrative texts) allow us to solve the riddle of the Byzantine influence which was still strong in the eastern parts of Anatolia after 1071, while at  the same time rapidly dwindling in the center of the peninsula.

Dumbarton Oaks’taki Yunanca olmayan Bizans mühürleri koleksiyonu Süryanice, Ermenice ve Arapça yazılara sahip birtakım mühürler içeriyor. Bu koleksiyonun temel sorununu ise güvenilir kronolojik tanımlama ve atıfların bulunmayışı oluşturuyor: Doğu’daki Bizans eyaletlerine ait Yunanca olmayan mühürlerde Yunanca Bizans mühürlerinin tarihlendirilmesindeki kesinliğe erişmek, örneklerin nadirliği nedeniyle olanaksız gözüküyor (söz konusu dönemden ve yerden sadece 200 kadar bu tür mühür günümüze ulaşmıştır ve bunların yarısı Dumbarton Oaks koleksiyonunda bulunuyor). Yine de bazı mühürler Bizans’ın Doğu sınırı ve ötesinde, özellikle de Suriye ve Ermenistan’da, Bizans yetkilileri ile iletişim halindeki halkları ve toplulukları belirlemeye yardımcı oluyor. Bunlar, toplumun Yunanca konuşmayan kesiminin çeşitli katmanlarından gelen insanlardan -aşiret liderlerinden ve sarraflardan önde gelen soylu ailelerin üyelerine kadar- oluşan çetrefil bir ağ teşkil ediyordu. Sınır topluluklarındaki üyelerin yön değiştiren bağlılıkları Bizans ve/veya Doğubilim araştırmalarında çok sık geçer. Peki kimliklerinin değişimine ne sebep oluyordu? On birinci yüzyıldaki dini ve/veya etnik/klan kimlikleri, bugünün dar kalıplarıyla tanımlanamaz gibi görünüyor. On birinci ve on ikinci yüzyıllarda yaşayan insanların özbilincinin temeline dayanan kimlik özelliklerinin tarifi, 1070’lerde Küçük Asya’daki Bizans topraklarının kaybedildiği ve Hıristiyan-Müslüman sınırının Boğaz’a doğru çekildiği dönemde çok daha zor. Türklerin ilerleyişi karşısında, Bizans ve/veya Ermeni aristokrasisi kendini yeni topluma kendilerini dâhil etmek durumundaydılar. Selçuklu fethinin doğası ve coğrafi kapsamı bu aristokratların, özellikle de Anadolu yarımadasının iç taraflarında ve doğusunda kalanların, kimlik ve mülklerini (genellikle sınır ötesinde) korumasını sağlamıştı.  Zira Selçuklular eyaletleri birbiri ardına ele geçirmemişti, ama Küçük Asya’daki tüm askeri denge, 1075’te Taberiye yakınlarında Türk komutan Atsız tarafından yenilgiye uğratılan Kutalmışoğlu Süleymanşah tarafından hızla bozulmuştu. Günümüze ulaşan kaynakların bütünü (mühürler, künyeler ve geleneksel anlatı metinleri), bir yandan 1071’den sonra yarımadanın merkezinde hızlıca gerilerken diğer yandan Anadolu’nun doğusunda güçlü kalmaya devam eden Bizans etkisine ilişkin bilmeceyi çözmemizi sağlıyor.

Digital Modeling and Interpreting Settlement Patterns in Byzantine CappadociaDijital Modelleme ve Bizans Kapadokya’sında Yerleşme Biçimlerinin Yorumlanması
Besim Tolga Uyar

As opposed to the lack of written sources, the richness of Cappadocia’s material culture has no parallel in the entire Byzantine world and this unbalanced evidence, along with the rock-carved nature of its “civilization”, often challenges traditional methodologies in the study of its history, art and archaeology. The monumental corpus of research and publications up to the present time focused mainly on the mural decoration and the religious architecture, however recent scholarship turns its attention, at a growing rate, to the settlements and the broader context in which the art, and architecture have been produced. While the significance of the settlement organization has been generally accepted in the current scholarship, very few settlements have been surveyed in detail and very little that approaches settlement archaeology, household archaeology, or landscape archaeology has been attempted for the Byzantine period in Cappadocia. One of the reasons for this neglect is the difficulty of the field documentation in Cappadocia’s rough terrain using traditional methods and the lack of use of the appropriate and state of the art digital methods. Careful archaeological work through survey allows for a more nuanced view of the settlement patterns in Cappadocia, one which allows us to define and expand our knowledge of the social organization and everyday life in this significant province of the Byzantine Empire.

 The paper will present the results of the Dereköy (Potamia) Valley archaeological survey which consists of georeferencing (Global Navigation Satellite System), aerial documentation (drone), orthophotography and 3D land modeling (ArcGis software) of a very large medieval rock carved medieval rural settlement in Eastern Cappadocia. Funded by GABAM Koç University the project offers new perspectives on how we may connect the evidence of material culture to the landscape in order to envision the relationship between the inhabitants and the use and the constant shaping of the natural environment in Byzantine period. We believe Dereköy settlement will prompt reconsideration of several archaeological and anthropological issues: the forms of settlements and the questions related to this categorization such as parameters of secular (agrarian, industrial facilities and means of security); religious landscapes (burials, cemeteries, painted churches); art historical (wall paintings), architectural (rock carved and masonry and their relationship) epigraphic and other material evidence such as pottery findings as they relate to the landscape and its context.

Yazılı kaynakların eksikliğine karşın Kapadokya’nın materyal kültürünün zenginliğinin tüm Bizans dünyasında eşi benzeri bulunmuyor. Bu kanıt dengesizliğine eşlik eden “medeniyetinin” kayalara oyulmuş doğası, bölgenin sanat, tarih ve arkeoloji açısından incelenmesinde geleneksel metodolojileri çoğu zaman zora sokuyor. Bugüne kadarki araştırma ve yayınlardan oluşan devasa külliyat ağırlıklı olarak duvar bezemelerine ve dini mimarlığa yoğunlaşmıştır, ancak son dönemde giderek artan miktardaki akademik çalışma dikkatini yerleşmeler ile sanat ve mimarlığın üretildiği daha geniş bağlamlara çeviriyor. Günümüz akademik çalışmalarında yerleşim yeri örgütlenmesinin önemi genel olarak kabul görse de, pek az yerleşme ayrıntılı olarak incelenmiş ve Kapadokya’daki Bizans dönemi için yerleşim arkeolojisi, hane arkeolojisi veya peyzaj arkeolojisi yaklaşımıyla pek az inceleme girişiminde bulunulmuştur. Bu ilgisizliğin bir nedeni Kapadokya’nın zorlu arazi koşullarında geleneksel yöntemlerle saha dokümantasyonu yapmanın güçlüğü ve uygun son teknoloji dijital yöntemlerin kullanılmamasıdır. Yüzey araştırmasıyla dikkatlice yapılan arkeolojik çalışma, Kapadokya’daki yerleşme düzenine daha incelikli bir bakış sağlayarak, Bizans İmparatorluğu’nun bu önemli eyaletinin toplumsal örgütlenmesi ve gündelik hayatına dair bilgilerimizi genişletmemize olanak veriyor.

Bu çalışma, Doğu Kapadokya’da ortaçağa ait, kayaya oyulmuşçok geniş bir kırsal yerleşme olan Dereköy (Potamia) Vadisi’nin coğrafi konumlandırma (Küresel Seyrüsefer Uydu Sistemleri), havadan görüntüleme (insansız hava aracı), ortofoto ve üçboyutlu arazi modellemesini (ArcGis yazılımı) kapsayan arkeolojik araştırmasının sonuçlarını sunmayı hedefliyor. Finansmanı Koç Üniversitesi GABAM tarafından sağlanan proje, Bizans döneminde bölge halkı ile doğal çevrenin kullanımı ve sürekli biçimlenmesi arasındaki ilişkiyi gözümüzde canlandırabilmek için materyal kültür verilerini peyzaja nasıl bağlayacağımız konusunda bize yeni bakış açıları sunuyor. Dereköy yerleşmesinin, birçok arkeolojik ve antropolojik sorunun yeniden değerlendirilmesini sağlayacağına inanıyoruz: yerleşim formları ve bunların sınıfladırmasıyla ilintili sorunsallar, örneğin sekülerliğe dair özellikler (tarım, üretim tesisleri, güvenliği sağlayan yöntemler); dini peyzajlar (gömüler, mezarlıklar, resimli kiliseler); sanat tarihine ilişkin öğeler (duvar resimleri); mimarlığa ilişkin öğeler (kaya oyma ile kagir mimarlık ve bunlar arasındaki ilişki); peyzaj ve bağlamına ilişkin çanak çömlek buluntuları gibi maddi kültür öğeleri ve epigrafik bulgular.

Eastern Influences in Early Byzantine Sinop MosaicsErken Bizans Dönemi Sinop Mozaiklerinde Doğu Etkileri
Gülgün Köroğlu - Emine Tok

In the city center of Sinop, various mosaics dating back to the Late Roman and Early Byzantine periods have been unearthed. The depictions in these flooring mosaics mostly consist of compositions of geometric, vegetal, human, and animal figurative ornaments, which were commonly used in the Late Roman - Early Byzantine period in different areas around Mediterranean and regions of Anatolia. During various foundation excavations conducted at Sinop, mosaics of the Early Byzantine period were brought to light through the work of the experts at the Sinop Archeology Museum. Although most of the mosaics belonged to the floors of churches, some may have belonged to civilian structures.

British archaeologists carried out an excavation in the in Çiftlikköy, in the southeast of Sinop, between 1990 -1991. The floor mosaics uncovered during these excavations were found as in situ and transferred to the garden of the museum. In these mosaics, different geometric patterns were processed. During excavations for the foundations of a health center, which is located just outside the western walls of the city, geometric compositions were also found in the floor mosaics of a floor of a church.

It has been observed that the floors of the Early Byzantine churches appearing in different areas of Sinop were covered with mosaics. These mosaics were moved to the museum. The church buildings themselves were destroyed in time due to intense construction. Information about the mosaics can be obtained from old photographs and articles from museum reports. In these mosaics, geometric compositions and fruit in a basket, as well as different bird figures, were employed.

Late Roman imperial baths that were transferred in the monastery complex in Early Byzantine is known as Balatlar Church today. During archaeological excavations conducted at this site between 2016-2018, flooring mosaics were found. The mosaic flooring is in the form of different panels arranged side by side. The mosaic panels were located in the cemetery area of the monastery, and were built by the relatives of the people who were buried here. In the Greek inscriptions on the mosaic panels, to whom and from whom the mosaics were dedicated was written. Various bird figures and plant compositions were found in the mosaics. The compositions’ design, figures, and patterns symbolize paradise, abundance, and fertility.

In 2014, in the immediate vicinity of the cemetery where the mosaic panels were discovered, many production waste remains obtained suggesting a presence of a mosaic workshop. It is not certain whether this material is production waste or stored material for later repair.

Like those of the Balatlar mosaics, the designs and contents of the other floor mosaics identified in the city were similar to those of the eastern Mediterranean hinterland, as well as Anatolia. It can be understood that the designs were part of the style of decoration developed in 3th century and commonly used between the 4th and 6th centuries. Some of the selected motifs and figures appear in the eastern provinces of the empire, and have similar symbols to those representing death and eternal life in Christian iconography. The characteristic motifs, whose origins extend to Sasanian art, are found only in Sinop and Antakya within Anatolia, suggesting that travelling workshops were employed to decorate important monuments in the city.

In Sinop, one of the most important commercial port cities of the Black Sea region, the tradition of decorating the building floors with mosaics goes back to the Hellenistic period. Therefore, there must have also been local workshops and competent masters belonging to this ancient branch of business in the city.

Within the scope of this paper, the motifs and a materials analysis of the mosaics that have emerged from the excavations in Sinop will be discussed, in addition to the effects of the east on the patterns.

Sinop’un şehir merkezinde şimdiye dek çeşitli alanlarda Geç Roma ve Erken Bizans dönemlerine tarihlenen döşeme mozaikleri gün ışığına çıkartılmıştır. Bu döşeme mozaiklerde genel olarak betimlenen tasvirler Akdeniz çevresinde ve Anadolu’nun farklı bölgelerinde Geç Roma - Erken Bizans dönemi sanatında yaygın olarak görülen geometrik, bitkisel, insan ve hayvan figürlü süslemelerin bir arada kullanıldığı kompozisyonlardan meydana gelmektedir. Sinop’un farklı bölgelerinde, farklı zamanlarda gerçekleşen temel kazıları sırasında, Erken Bizans dönemine tarihlenen döşeme mozaikleri Sinop Arkeoloji müzesi uzmanlarının çalışmalarıyla gün ışığına çıkarılmıştır. Çoğunluğu kiliselerin zeminlerine ait olmakla birlikte, konuları itibarıyla bazılarının sivil yapılara ait olması mümkündür.

Sinop’un güneydoğusunda Çiftlikköy’de yer alan kilise kalıntısında İngiliz arkeologların 1990 -1991 yıllarında gerçekleştirdikleri kazılarda ortaya çıkarılan döşeme mozaikleri, in situ bulundukları yerden parçalar halinde alınıp müzenin bahçesine taşınmıştır. Bu mozaiklerde farklı geometrik desenler işlenmiştir. Kentin batı surlarının hemen dışında bulunan sağlık ocağı inşaatı temel kazısı sırasında kilisenin zemininde bulunan döşeme mozaiklerinde de geometrik kompozisyonlar ağırlıktadır.

Sinop’un farklı bölgelerinde ortaya çıkan Erken Bizans dönemi kiliselerinin zeminlerinin de mozaiklerle kaplı olduğu görülür. Bu mozaikler de bulundukları yerlerden alınarak müzeye taşınmıştır. Kilise yapıları ise zaman içinde yoğun yapılaşma yüzünden yok olmuştur. Mozaiklerle ilgili bilgiler müze raporlarındaki yazılar ve eski fotoğraflardan edinilmektedir. Bu mozaiklerde geometrik kompozisyonlar ile sepet içinde meyveler ve farklı türden kuş figürleri işlenmiştir.

Geç Roma dönemine ait bir hamam yapısı olan ve Erken Bizans döneminde manastıra dönüştürülen, günümüzde Balatlar Kilisesi olarak tanınan yapı topluluğunda sürdürülen arkeolojik kazılarda, 2016-2018 yılları arasında yan yana sıralanan panolar halinde döşeme mozaikleri bulunmuştur. Manastırın mezarlık alanında ölen kişiler için adak olarak yaptırıldığı üzerlerindeki Helence kitabelerden okunabilen mozaiklerde, geometrik, bitkisel ve hayvan figürleri içeren kompozisyonlarla karşılaşılmaktadır. Kompozisyon kuruluşları, figür ve desenler cenneti, bolluk ve bereketi simgelemektedir. 2014 yılı kazılarında  mozaik panoların sıralandığı mezarlığın yakın çevresinde ele geçen çok sayıdaki üretim atıkları ise burada bir mozaik atölyesi olma ihtimalini akla getirmiştir. Ancak üretime hazır haldeki yarı işli mermer malzemenin üretim atığı mı? yoksa daha sonra ihtiyaç halinde tamir için kullanılması amacıyla depolanmış malzeme mi olduğu şimdilik belirsizdir.

 Balatlar Kilisesi mozaikleri gibi, kentte tespit edilen bazı döşemelerdeki desenlerin, gerek sunum gerekse içerikleriyle Anadolu’nun yanı sıra daha çok doğu Akdeniz hinterlandındaki merkezlerde MS. 3. yüzyılda gelişerek 4- 6. yüzyıllar arasında yaygın olarak kullanılan bezeme üslubunun bir parçası olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki seçilen kimi motif ve figürler, sadece imparatorluğun doğu eyaletlerinde görülen ve Hıristiyan ikonografisinde ölüm ve sonsuz yaşam vurgusunun semboller aracılığıyla ifade edildiği benzer sunumlarla karşımıza çıkmaktadır. Kaynağı Sasani sanatına uzanan karakteristik motiflerin bazılarına ise Anadolu’da Antakya dışında yalnızca Sinop’ta rastlanması, kentteki önemli anıtların dekorasyonu için gezici ustalara sipariş verildiğini düşündürmektedir.

Karadeniz bölgesinin en önemli ticari liman kentlerinden biri olan Sinop’ta, yapı zeminlerinin mozaiklerle dekore edilmesi geleneği Helenistik döneme kadar geriye gitmektedir. Dolayısıyla kentte, muhtemelen bu kadim iş koluna mensup atölye ve ehil ustalar da bulunuyor olmalıdır.  

Bildirimizde, Sinop’ta kazılarla ortaya çıkan mozaiklerin motif ve malzeme analizi yapılarak, desenlerdeki doğu etkileri tartışılacaktır.

Evidence for Economic Intensification, Collapse, and Resilience in the Early Byzantine Hinterland of SinopErken Bizans Döneminde Sinop Hinterlandında İktisadi Yoğunlaşma, Çöküş ve Toparlanmanın Kanıtları
Owen Doonan

Recent historical syntheses have investigated the Late Roman/ Early Byzantine economic intensification in the rural landscapes of Anatolia followed by a general collapse in Anatolian rural settlement systems during the seventh through ninth centuries, a collapse at least partly resulting from climate fluctuations, economic transitions and the Arab invasions of the eighth and ninth centuries (Haldon et al. 2014; Haldon and Rosen 2018; Roberts et al. 2018; Izdebski et al 2015). The Sinop rural hinterland saw significant infrastructural investment during the fifth and sixth centuries in connection with the emergence of a monocrop economy based on olive production. This intensified economy did not last – by the late seventh century, there is little evidence of its continuation on the Sinop promontory. Several intersecting possible causes for the apparent collapse in a rural settlement are considered, including climate and economic shifts, changing regimes of investment and land tenure, and security. This paper examines a fundamental shift apparent in the Sinop Surveys in the context of other north Anatolian surveys that document rural settlement and exploitation between the Early and Middle Byzantine Periods (Haldon et al. 2018; During and Glatz 2013; Matthews and Glatz 2009). We will consider problems with the widespread tendency to lump together evidence in a broad synthesis that can introduce serious misunderstandings about the microhistories that, taken together, comprise the larger whole (Cassis et al. 2018). Finally, local patterns of collapse and resilience appear to depend on diverse patterns of organizing land and labour in the face of Empire-wide military and economic stresses. We consider the collapse of more intensive stressed systems and the survival of more resilient subsistence agricultural systems in the face of strong environmental and economic pressures.

Yakın zamanda yapılan tarihi sentezler, geç Roma/erken Bizans döneminde Anadolu’nun kırsal bölgelerinde yaşanan ekonomik yoğunlaşmayı ve bunun ardından Anadolu’nun kırsal yerleşme sisteminde, yedinci ila dokuzuncu yüzyıllarda gerçekleşen genel çöküşü incelemiştir. Bu çöküş kısmen de olsa iklimsel dalgalanmalar, ekonomik geçişler ile sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda yaşanan Arap istilalarının bir sonucudur. (Haldon vd. 2014; Haldon ve Rosen 2018; Roberts vd. 2018; Izdebski vd. 2015). Sinop’un kırsal hinterlandı, zeytin üretimine dayalı tek ürün tarımı ekonomisinin ortaya çıkışı sonucunda beşinci ve altıncı yüzyıllarda önemli altyapı yatırımlarına sahne olmuştu. Bu yoğun ekonomik ortam uzun sürmedi. Yedinci yüzyıl sonları itibariyle bu ortamın Sinop Burnu’nda sürdüğüne dair pek az veri bulunmaktadır. Kırsal yerleşmedeki bu belirgin çöküş için, aralarında iklimsel ve iktisadi değişimler, yatırım ve arazi mülkiyeti sistemlerindeki değişiklikler ile güvenliğin de bulunduğu, birbiriyle kesişen çeşitli olası nedenler göz önünde bulundurulmuştur. Bu çalışma, erken ve orta Bizans dönemleri arasında kırsaldaki yerleşmeleri ve kırsal alanların değerlendirilmesini belgeleyen diğer Kuzey Anadolu araştırmaları bağlamında ele alındığında (Haldon vd. 2018; During ve Glatz 2013; Matthews ve Glatz 2009), Sinop Araştırmaları’nda öne çıkan temel değişikliği inceliyor. Birlikte ele alındığında daha büyük resmi gösteren mikrotarihler konusunda ciddi yanlış anlamalara yol açabilecek, verileri geniş bir sentezde toplamaya yönelik yaygın eğilimle ilgili sorunlar da ele alınacak (Cassis vd. 2018). Son olarak, çöküş ve toparlanmanın yereldeki örüntüleri, imparatorluk geneline yayılmış askeri ve iktisadi sıkıntıların karşısında arazi ve işgücünün gösterdiği farklı örgütlenme modellerine bağlı gibi görünüyor. Dolayısıyla büyük çevresel ve iktisadi zorluklar altında daha yoğun baskı gören sistemlerin çöküşünü ve daha dirençli yaşamsal tarım sistemlerinin hayatta kalışını ele alacağız.

Harbor Cities as Interfaces of Maritime and Terrestrial Communication Systems in Late Antique and Medieval Western AnatoliaGeç Antik ve Ortaçağ’da Batı Anadolu’da Deniz ve Karayolu İletişim Sistemlerinin Arabirimi Olarak Liman Şehirleri
Andreas Külzer

Harbors and anchorages are interfaces of communication; belonging to both maritime and terrestrial systems, they connect the terrestrial traffic routes with the maritime ones. The significance of many harbor places is only regional; they are limited to supplying residents with fish and seafood and provide an alternative for shifting and travelling, mostly on a local level. In addition to these functions, the more important harbor cities have relevance for the supply of their hinterland and the exchange of goods. In Byzantium, the existence of a developed port architecture with quay walls and granaries was not a requirement; distinguished geographical and geomorphological conditions were more important for the existence of a harbor place. However, the availability of local infrastructure relieved the landing of vessels with a high cargo capacity. This facilitated the exchange of commodities and sometimes even the use of the place for military purposes.

This presentation will highlight realities and structural conditions of harbor cities in late antique and medieval Western Anatolia, in particular in the province of Asia. The coastline between Cape Lektron near modern Babakale in the North and the mouth of the river Maeander in the South extended about 800 kilometers; reams of bays in between favored the existence of various landing places and harbor cities. Among them were many bishoprics of the province, which hold the function of Central Market Towns -- the metropolitan seat of Ephesus (Selçuk), the archbishopric of Smyrna (İzmir) and 16 of the 37 suffragan bishoprics. Based on an advanced infrastructure, they were influential in administration and economics, in spite of their spiritual function. In order to maintain contact with each other, they were part of a supra-national road system.

This system originated in the Roman times and developed in the late antiquity and the early middle ages. The important coastal road leading from Ephesus to the North that touched most of the important harbor cities in Western Anatolia dates from the late 2nd century BC, according to a milestone. Using this traffic system, exchange of goods was possible between the coastal cities of Asia and the main market towns as far as Lydia or western Phrygia.

The lecture focuses on the interrelation between the coastal regions and their particular hinterland and by considering the whole picture, it tries to identify regional differences. Maritime activities were different and intensity was not the same all over the coastal zones of Asia. In contrast, the existence of local shipping zones with their individual centers is obvious. Sea-level fluctuation and sedimentation could threaten the existence of a harbor. During periods of political crisis, these phenomena could influence the shifting of maritime transport hubs and the transformation of the supra-national network of communication. In this context, one should think about the significant ascent of places like Adramyttium (Edremit) or Anaia (Kadıkalesi) in the later middle ages.

Limanlar ve gemilerin bağlanma yerleri iletişimin arabirimleridir; her iki sistemin de parçası olarak karasal trafik güzergâhları ile deniz rotalarını birleştirirler. Birçok liman alanının önemi sadece bölgeseldir; bölge sakinlerine balık ve deniz ürünü sağlamakla sınırlıdır; daha çok yerel taşımacılık ve seyahat için bir alternatif sunarlar. Daha önemli liman şehirleri ise bu işlevlere ek olarak, hinterlandlarının ikmali ve mal alışverişine katkıda bulunurlar. Bizans’ta rıhtım duvarları ve siloları bulunan gelişmiş bir liman mimarlığının varlığı bir gereklilik değildi, barınak alanının varlığı için üstün coğrafi ve jeomorfolojik koşullar daha büyük önem taşıyordu. Bununla birlikte, yerel altyapının bulunması yüksek yük kapasiteli gemilerin yanaşmasını kolaylaştırıyordu. Bu durum emtia alışverişine ve hatta bazen alanın askeri amaçla kullanılmasına olanak sağlıyordu.

Sunumda geç antik ve ortaçağda, Batı Anadolu’da, özellikle Asya eyaletinde, liman şehirlerinin gerçeklerine ve yapısal koşullarına dikkat çekilecektir. Kuzeyde modern Babakale’nin yakınlarındaki Lektron Burnu’ndan güneyde Büyük Menderes Nehri’nin ağzına kadarki sahil şeridi yaklaşık 800 kilometre boyunca uzanır; aradaki birçok koy çeşitli iskele alanlarına ve liman şehirlerinin oluşmasına olanak sağlamıştır. Bunların arasında “merkezi pazar kenti” işlevi gören birçok piskoposluk vardı. Efes (Selçuk) Metropolitliği, Smyrna (İzmir) Başpiskoposluğu ve 37 yardımcı piskoposluğun 16’sı burada bulunuyordu. Ruhani işlevlerine karşın, gelişmiş bir altyapı sayesinde idari ve iktisadi alanda etkiliydiler. Ulusüstü bir yol sisteminin parçası olarak birbirleriyle bağlantıyı koruyorlardı.  

Bu sistemin kökeni Roma dönemlerine dayanmakta olup geç antik ve erken ortaçağda geliştirilmişti. Efes’ten çıkıp Batı Anadolu’daki önemli liman kentlerinin birçoğundan geçen önemli sahil yolu, bir mil taşına göre, MÖ geç ikinci yüzyıl kadar erken bir döneme tarihlenmektedir. Bu trafik sistemini kullanarak, Asya’nın sahil kentleri ile Lidya veya Batı Frigya’dakiler gibi uzak ana pazar kentleri arasında mal alışverişi yapmak mümkündü.

Bu okuma, kıyı bölgeleri ile bunların kendi hinterlandları arasındaki ilişkiye odaklanıp, tüm resmi dikkate alarak bölgesel değişiklikleri teşhis etmeyi hedefliyor. Denizcilik etkinlikleri ise daha farklıydı ve yoğunluk Asya’nın tüm sahil bölgelerinde aynı değildi. Aksine, kendine ait merkezleri bulunan yerel denizcilik alanlarının var olduğu görülmektedir. Deniz seviyesindeki dalgalanmalar ve kıyı sedimantasyonu limanların varlığını tehdit edebiliyordu; siyasi krizler gibi bu olgular da deniz taşımacılığı merkezlerinin yer değiştirmesine ve ulusüstü iletişim ağının dönüşümüne sebep olabiliyordu. Bu bağlamda, yüksek ve geç ortaçağda Adramyttium (Edremit) veya Anaia (Kadıkalesi) gibi yerlerin belirgin yükselişi dikkate değerdir.

Inscribing Cityscape: Urban Communities and Spaces in Late Antique Inscriptions From Ephesus Kentsel Peyzajın Yazımı: Efes’te Bulunan Geç Antik Yazıtlardaki Kentsel Topluluklar ve Mekânlar
Arkadiy Avdokhin

In this paper, I intend to look at somewhat neglected pieces of archaeological evidence for the making of religious communities in an Anatolian city in late antiquity (Ephesus). I will explore the Christian epigraphic record from a variety of spatial settings (church inscriptions, honorific inscriptions, and texts set up in public spaces) from the methodological vantage of epigraphic visuality of religious communities and the creation of ‘inscribed space’ as a type of man-made environment.

At the centre of my paper are published, yet heavily under-studied inscriptions executed in Ephesus in the fifth to seventh centuries AD. Some imperial commissions (e.g. I.Eph 1353) are intended as publicly available and visually compelling messages addressed to wide audiences; they are fittingly prominent in spatial terms. Others (e.g. I.Eph 1304) attest to a different type of social agency — these are honorific inscriptions by local grandees, yet they equally claim fragments of public visual and social space. Instances of epigraphy located within, or in immediate proximity to, cultic and liturgical spaces in city cathedrals (I.Eph 1343) can merge the civic with the religious; these inscriptions open windows onto the increasingly transparent borderlines between church and civic spaces in late antique cityscape.

The various spatial contexts of these inscriptions, as well as the variety of actors behind them (emperors, bishops, state officials etc.) can be unpacked as indicators of the complex dynamics of the variety of social agencies claiming public visibility within urban spaces, and therefore as contributing to the re-making of the communal spatiality of late antique cities in Anatolia. Highlighting individual and community agencies in re-inscribing the cityscape of Ephesus as a recognizably Christian city can help reveal the interests of local micro-communities; these could be both religiously and otherwise defined, and find themselves at odds or in relative concord with each other.

The present paper, ultimately, will seek to bring together material evidence with methodologically innovative frameworks of epigraphic visibility and visuality in order to arrive at new insights into how urban communities in late antique Anatolia were changing, and bringing change to their environments, of which inscribed cityscapes were a significant part.

Bu çalışmada, geç antikçağda bir Anadolu şehrinde (Efes’te) dini cemaatlerin oluşumuna ilişkin kısmen göz ardı edilmiş arkeolojik verilere bakmayı amaçlıyorum. Çeşitli mekânsal düzenlemelerdeki Hıristiyan epigrafik kayıtları (kilise yazıtları, onurlandırma yazıtları ve kamusal alanlarda sergilenen metinler), yöntem olarak dini cemaatlerin epigrafik görselliği ve insan eliyle yapılmış bir çevre türü olarak “yazılı mekânın” yaratılması açılarından inceleyeceğim.  

Çalışmamın merkezinde, yayınlanmış ancak üzerinde çok az çalışılmış, MS beşinci ve yedinci yüzyıllar arasında Efes’te yapılmış yazıtlar yer alıyor. Efes Yazıtı 1353 gibi bazıları, imparatorluk kaynaklı siparişlerdir, kamuya açık ve geniş kitlelere yönelik, görsel açıdan çekici bildiriler olmaları amaçlanmıştır, mekânsal bakımdan uygun biçimde öne çıkarlar. Diğerleri ise (örneğin Efes Yazıtı 1304) başka türde sosyal aktörlerin varlığını gösteriyor. Bunlar bölgenin önde gelenlerine ait onurlandırma yazıtları olup yine de kamuya açık görsel ve sosyal alanın birer parçası olma konusunda eşit derecede hak iddia ederler. Kent katedrallerinin kült ve ayin mekânlarında veya bunların hemen yakınında yer alan epigrafik örnekler (Efes Yazıtı 1343), kentle ilgili olanı dini olanla birleştirebiliyor; bu yazıtlar geç antik kent peyzajında kilise ile sivil mekân arasındaki sınırların giderek şeffaflaştığını görmemizi sağlıyor.

Bu yazıtların çeşitli mekânsal bağlamları ve arkalarındaki aktörlerin çeşitliliği (imparatorlar, piskoposlar, devlet yetkilileri vb.), kentsel mekân içerisinde kamusal görünürlük iddiasındaki çeşitli sosyal aktörlerin karmaşık dinamiklerinin göstergeleri olarak ayrıştırılabilir ve böylelikle Anadolu’daki müşterek mekânsallığın yeniden yapılanmasına katkıları görülebilir. Efes’in kentsel peyzajını fark edilir şekilde Hıristiyan bir şehir olarak yeniden yazarken bireysel ve toplumsal aktörlere dikkat çekmek, yerel mikro-toplulukların çıkarlarını ortaya çıkarmaya yardımcı olabilir; bunlar hem dini hem de farklı bakımlardan tanımlanabilir ve kendilerini birbirleriyle anlaşmazlık veya görece uyum içinde bulabilirler.

Nihayetinde bu çalışma, geç antikçağda Anadolu’da bulunan kentsel toplulukların nasıl değişiklikleri ve çevrelerine (ki yazılı kentsel peyzaj bu çevrenin önemli bir kısmını oluşturur) nasıl değişim getirdikleri konusunda yeni anlayışlara ulaşmak için, epigrafik görünürlük ve görselliğin metodolojik açıdan yenilikçi çerçeveleri ile maddi kanıtları buluşturmayı amaçlamaktadır.

Interactions Between Ceramic Designs and Glass-Making in Anatolia and Its Neighbours Anadolu ve Komşularında Seramik Tasarımı ve Cam Yapımı Arasındaki Etkileşimler
Henry Maguire

Recent studies have shown the dependence of some classes of Byzantine pottery, especially sgraffito ware of the twelfth and later centuries, on more expensive models in silver and bronze. The impact of models in glass on Byzantine ceramics, however, has been relatively overlooked, except in regard to the shapes of vessels. This paper focuses on possible links between the ornamentation of Islamic glass and that of Byzantine ceramics manufactured or found in Anatolia, initially looking at polychrome production, and subsequently at slip-painted wares. The motifs that will be considered, including eye shapes with their central pupils; enclosing squares and polygons; spots filling, framing, and surrounding the motifs; and accompanying checkerboards based on crosses, all had their origins in the sliced canes of millefiori glass making.

Byzantine polychrome tiles, at least some of which seem to have been produced in Bithynia, introduced a new repertoire of ornamental motifs into Byzantine ceramics. Various sources have been proposed for these innovative designs, including Islamic lustreware, Coptic and Abbasid wall painting, and, on a smaller scale, Byzantine jewellery. But it is also possible that some were inspired by Islamic tiles composed of millefiori glass. The strong visual parallels between Byzantine polychrome tiles and the millefiori glass tiles excavated at Samarra could have two possible explanations. The first is that the polychrome tiles imitated the patterns created by the millefiori technique through the intermediary of imported Islamic lustre-painted ceramics, the decoration of which was itself partly inspired by millefiori glass (see Carl Johan Lamm, Oriental Glass of Mediaeval Date Found in Sweden and the Early History of Lustre-Painting, Stockholm, 1941, 27-8, pl. 12). The second possibility is that the Byzantines imported millefiori tiles directly in order to adorn palatial buildings in and around Constantinople, and that these exotic tiles inspired the motifs appearing on some of the polychrome tiles made by the Byzantines. According to his biography, the Vita Basilii, 89, the ninth-century emperor Basil I decorated the walls of the Kainourgion of the great Palace with multicoloured revetments of glass: “The walls on either side are covered with many-hued panels (plaxi) of glass, and thus seem adorned with flowers of various kinds.”

A similar repertoire of motifs, whose origin lay in glass production, was shared between early Islamic millefiori bowls and ceramic vessels decorated in the polychrome technique. Some of the same motifs appeared in Byzantine slip-painted ceramics found at Anatolian sites, including Nicaea and Pergamon. While it is possible that some of the Byzantine polychrome tiles and vessels consciously referenced the luxury medium of millefiori glass, the makers of the later slip-painted pots may have wished to emulate models in polychrome ceramics rather than glass. Thus a group of designs that was once associated with the very highest level of society became part of the larger repertoire of ornament available to the every-day potters of the eastern Mediterranean.

Son dönemdeki çalışmalar, bazı Bizans çanak çömleklerinin, özellikle de on ikinci yüzyıl ve sonrasına ait sgraffito teknikli kapların, gümüş ve bronzdan üretilmiş daha değerli modellere dayandığını göstermiştir. Öte yandan diğerlerine kıyasla cam modellerin Bizans seramikleri üzerindeki etkisi, kapların şekilleri haricinde pek dikkate alınmamıştır. Bu çalışma, İslami dönem cam eserlerin bezemesi ile Anadolu’da üretilmiş veya bulunmuş Bizans seramiklerininki arasındaki olası bağlantılar üzerinde duruyor ve ilk olarak polikrom (çokrenkli) üretimi ve ardından astar boyalı kapları inceliyor. Merkezi gözbebekli göz şekilleri; çerçeve oluşturan kare ve çokgenler; motifleri dolduran, çerçeveleyen ve bunların etrafını çeviren noktalar ile haç tabanlı dama şekilleri de dahil olmak üzere, ele alınan motiflerin hepsinin kökeni millefiori (binçiçek) tekniğinde cam yapımının dilim dilim kesilen çubuklarına dayanmaktadır.

Polikrom Bizans çinileri, en azından Bitinya’da üretilmiş gibi görünen bir kısmı, Bizans seramiklerine yeni bir bezeme motifi repertuarı kazandırmıştı. Bu yenilikçi tasarımların kaynağı olarak İslami dönem lüsterli kapları, Kıpti ve Abbasi duvar resimleri ve daha az oranda Bizans mücevherleri önerilmiştir. Ancak bazılarının millefiori tekniğindeki camdan oluşan İslami levhalardan esinlenmiş olması da mümkündür. Polikrom Bizans çinileri ile Samarra’daki kazılarda gün yüzüne çıkarılan millefiori tekniğindeki cam kaplama levhaları arasındaki güçlü görsel paralelliğin iki olası açıklaması bulunmaktadır. İlki; polikrom çinilerin millefiori tekniğinin yarattığı desenleri, ithal edilmiş lüster boyalı İslami seramikleri–ki bunlar da kısmen millefiori tekniğindeki camdan esinlenmişti-aracılığıyla taklit ettiğidir (bkz. Carl Johan Lamm, Oriental Glass of Mediaeval Date Found in Sweden and the Early History of Lustre-Painting, Stokholm, 1941, 27-8, levha 12). İkincisi ise Bizanslıların Konstantinopolis ve çevresindeki saray binalarını süslemek için doğrudan millefiori tekniğindeki çinileri ithal ettiği ve bu egzotik çinilerin Bizans üretimi bazı polikrom çinilerde görülen motiflere esin kaynağı olduğudur. Dokuzuncu yüzyılda hüküm süren İmparator I. Basileios, biyografisi Vita Basilii 89’a göre Büyük Saray’daki Kainourgion’un duvarlarını polikrom cam kaplamalarla süsletmişti: “Duvarların iki yanı birçok renk tonunda cam levhalarla (plaxi) kaplı ve envai çeşit çiçekle süslenmiş gibi gözüküyor.”

Kökeni cam üretimine dayanan benzer bir motif repertuarı da erken İslami döneme ait millefiori tekniğindeki kâseler ile polikrom seramik kaplar arasında paylaşılmıştı. Bazı motiflerin benzerleri, Nicaea ve Pergamon da dahil, Anadolu’daki kazı alanlarında bulunan Bizans dönemi astar boyalı seramiklerinde görülmüştür. Bizans dönemine ait bazı polikrom çini ve kapların üretiminde, lüks bir teknik olan millefiorinin bilinçli bir şekilde örnek alınmış olması mümkün görünse de daha sonraki dönemde astar boyalı kap üreticileri cam modellerden ziyade polikrom seramik modellerine özenmiş olabilirler. Böylelikle bir zamanlar toplumun en yüksek tabakasıyla bağdaştırılan bir tasarım grubu, Doğu Akdeniz’deki gündelik çömleklerin üreticileri tarafından kullanılabilen daha geniş bir bezeme repertuarının parçası haline gelmiştir.

Interactions, Networks and Mobility Within the Field of Byzantine Sigillography Bizans Mühürbilim Alanında Etkileşimler, Ağlar ve Hareketlilik
Vera Bulgurlu

This paper aims to introduce a selection of seals from the private collection of Adnan Acı in Samsun. This collection is a significant contribution to the field of sigillography. Most of the important seal publications are catalogues of private collections formed in Istanbul such as Schlumberger, Zacos-Veglery, and Dumbarton Oaks, but at present there are still very few such collections in Turkey. One important aspect of the Adnan Acı collection comes from the fact that it is formed in Samsun/ Αμισός and its surroundings, a region away from the capital of the empire.

A study of these seals has revealed some very interesting information regarding the connection of the city of Amisos and the area around it to the imperial capital, Constantinople. Due to its important geographical situation close to the Northeastern border of the empire, Amisos was a vital center of communication. Although the actual documents indicating this communication are lost, the seals reflect a great variety of interaction within the administrative, military and religious structure of the empire, indicating a comprehensive network between the center of the empire and its peripheries.

The seals in the collection date from between the sixth and twelfth centuries, spanning more than half of the history of the Byzantine Empire. However, a significant number of the seals are from the eleventh century. Parallel to the precarious situation of the empire in the East, most of them belonged to officials from the military administration such as stratelates, strategos, katepano, douks, megalo domestikos, domestikos ton scholon tes Dyseos, and domestikos ton scholon tes Anatoles. Along with these, we find seals belonging to officials from the provincial civil administration, as an indication of the centralized complex administrative system, such as judicial, secretarial or religious officials: krites, notarios, exarchos, anagrapheus, chartoularios, epi tou chrysotiklinou, symbonos, metropolites, episkopos, monachos, orphanotropos, and syngellos. Titles of the owners, and their choice of image for the obverse of the seal will also be discussed.

Bu çalışma, Adnan Acı’nın Samsun’daki özel koleksiyonunda bulunan mühürlerden bir seçkiyi tanıtmayı amaçlıyor. Bu koleksiyon mühürbilim alanına önemli bir katkı sunmaktadır. Önemli mühür yayınlarının çoğu Schlumberger, Zacos-Veglery, Dumbarton Oaks gibi İstanbul’da oluşturulmuş özel koleksiyonların kataloglarıdır, ancak halihazırda Türkiye’de böylesi koleksiyonların sayısı çok azdır. Adnan Acı koleksiyonunun önemli bir özelliği, imparatorluğun başkentinden uzak bir bölge olan Samsun / Αμισός (Amisos) ve çevresinde oluşturulmuş olmasıdır.

Bu mühürlerle ilgili inceleme, Amisos kenti ve civarının imparatorluk başkenti Konstantinopolis’le bağına ilişkin bazı ilginç bilgiler ortaya çıkarmıştır. İmparatorluğun kuzeydoğu sınırı yakınındaki önemli coğrafi konumu nedeniyle Amisos, ister istemez bir iletişim merkeziydi. Asıl belgeler kayıp olsa da, bu iletişimin işareti olan mühürler imparatorluğun idari, askeri ve dini yapısı içindeki etkileşimin çeşitliliğini yansıtmakta ve imparatorluk merkeziyle çeperleri arasındaki kapsamlı ağı göstermektedir.

Koleksiyondaki mühürler, altıncı yüzyıldan on ikinci yüzyıla kadarki döneme ait olup Bizans İmparatorluk tarihinin yarısından daha uzun bir zaman aralığına yayılmaktadır. Ne var ki mühürlerin önemli bir kısmı on birinci yüzyıla aittir. İmparatorluğun doğusunun risk altındaki durumuna paralel olarak, mühürlerin birçoğu askeri yönetim kademesinin stratelates, strategos, katepano, duk, megalo domestikos, domestikos ton scholon tes Dyseos, domestikos ton scholon tes Anatoles gibi unvanlar taşıyan yetkililerine aittir. Ayrıca sofistike bir merkezi idari sistemin belirtisi olarak eyaletlerin sivil yönetimindeki adli, sekreteryal veya dini yetkililer gibi (krites, notarios, exarchos, anagrapheus, chartoularios, epi tou chrysotiklinou, symbonos, metropolites, episkopos, monachos, orphanotropos, syngellos) kişilere ait mühürler de buluyoruz. Mühür sahiplerinin unvanları ile mührün damga yüzündeki imge seçimlerinin de bu çalışmada ele alınması öngörülüyor.

Jalāl al-Dīn Rūmī and Anatolian Christians and JewsCelaleddin Rumi, Anadolu Hristiyanları ve Yahudileri
Rustam Shukurov

This paper focuses on the multicultural and multi-confessional environment of thirteenth-century Konya. The author will analyze Jalāl al-Dīn Rūmī’s conceptions of Judaism and Christianity, developed in his poetical and theological writings. Jalāl al-Dīn Rūmī’s stance towards Jews and Christians in his Sūfī writings was influenced by his role as teacher and admonisher. His religious discourses are extremely polarized and dichotomous, representing the dualistic struggle between true religious knowledge, discovered and transmitted by the Sūfī teacher, and all sorts of religious ignorance. In this dichotomous scheme, “the wrong side” may have been represented equally by Jews, Christians, Muslims, and Zoroastrians. At the same time, only the specific practices of individual followers of these religions were questioned, not the ontological principles of the three religions. Jalāl al-Dīn Rūmī instead mainly focuses on the universal and ultimate truth that is common to all confessions. This universal truth may appear to an inexperienced outward observer quite contradictory and complex, but in its essence has no contradictions. Jalāl al-Dīn Rūmī often calls the universal truth the one-colorness of many colors. This truth is reproduced by prophets regardless of their creed, but the followers of these various prophets may or may not be aware of it. Further on, the author will place Jalāl al-Dīn Rūmī’s activities and teaching into the ethnic and religious context of the Konya of the time. By means of a prosopographical analysis of Persian, Arabic, Greek, Latin, and Armenian sources of the time, the author outlines the role of the Jewish and Christian communities in thirteenth-century Konya.  Finally, the impact of Orthodox Greeks and Jews on Jalāl al-Dīn Rūmī’s personal life will be discussed in detail.

Bu çalışma on üçüncü yüzyıl Konya’sının çokkültürlü ve çokinançlı çevresine odaklanmaktadır. Yazar, Celaleddin Rumi’nin manzum ve dini yazılarında şekillendirdiği Yahudilik ve Hıristiyanlık anlayışlarını inceliyor. Celaleddin Rumi’nin Sufi yazılarında Yahudi ve Hıristiyanlara yaklaşımı öğreti ve nasihat görevlerine bağlıydı. Dini söylemleri; sufi hoca tarafından ortaya çıkarılıp, iletilen hakiki dini bilginin her türlü dini cehalete karşı ikicil çabasını temsilen aşırı derecede kutuplaşmış, ikiye bölünmüştür. Bu ikiye bölünmüş düzende, “yanlış taraf” Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Zerdüştler tarafından eşit ölçüde temsil edilebilir. Bu üç dinin ontolojik ilkeleri değil, bu dinlerin müritlerinin sadece belirli bireysel pratikleri sorgulanır. Celaleddin Rumi ağırlıklı olarak tüm inançlarda ortak olan evrensel ve nihai hakikat üzerine yoğunlaşır. Bu evrensel hakikat, dışarıdan bakan deneyimsiz bir gözlemciye oldukça çelişkili ve karmaşık gelebilir ama esasında herhangi bir çelişki barındırmaz. Evrensel hakikati çoğunlukla birçok rengin tek renk olmuş hali olarak adlandırır Celaleddin Rumi. Bu hakikat peygamberler tarafından üretilir, ama müritleri inançlarından bağımsız olarak bunu bilebilir veya bilemeyebilirler. Ayrıca yazar, Celaleddin Rumi’nin etkinliklerini ve öğretisini o dönem Konya’sındaki etnik ve dini bağlama yerleştiriyor.  Dönemin Farsça, Arapça, Yunanca, Latince ve Ermenice kaynaklarının prosopografik analiziyle on üçüncü yüzyıl Konya’sında Yahudi ve Hıristiyan cemaatlerin rollerini ana hatlarıyla tanımlıyor. Çalışmada Rum Ortodoksların ve Yahudilerin Celaleddin Rumi’nin özel yaşamı üzerindeki etkisi ayrıntısıyla ele alınacaktır.

Muslim-Turkish Politics of ‘Spatial’ Control – The Formation of Settlement and Public Space in Manisa and Birgi (14th Century)Müslüman-Türk Politikasında 'Mekânsal' Denetim: Manisa ve Birgi’de Yerleşmenin ve Kamusal Alanın Oluşumu (On Dördüncü Yüzyıl)
Myrto Veikou - Alexander Beihammer

This paper deals with notions of space, settlement, and cultures in the western Anatolian emirates/beyliks of Saruhan and Aydın in the time following their establishment in the hinterland of Smyrna during the fourteenth century. The main axes of analysis revolve around (a) the conditions for the creation of Muslim-Turkish settlement upon pre-existing Byzantine structures and (b) the principles governing the remodeling, construction, and use of public space. In this respect, the paper will look into the broader political and economic context of the emergence of Muslim-Turkish settlements in Magnesia-near-Sipylos/Manisa and Pyrgion/Birgi. Prior to the Turkish conquest in 1313, the former stood out as one of the Byzantine imperial residences and centers of dynastic memory and patronage of the Laskarid family. The latter was an episcopal seat that continued figuring prominently in the fourteenth-century register of the patriarchate of Constantinople, while due to its well-protected position at the southern slopes of the Bozdağ surveying the Cayster/Küçük Menderes Valley the town quickly developed into the main residence of the Aydın emirate respectively. In addition, we will examine cultural strategies for settlement-formation, exertion of power relations, and intra-communal interaction through the investigation of written sources, inscriptions, and the meaning of architectural practices involving the incorporation of Byzantine sculptures in the Ulu Cami of Mehmed Beg in Birgi (1312) and the complex of Ishak Çelebi in Manisa (1366). The rich corpus of written and material primary evidence from both the Byzantine and the Muslim-Turkish side enables us to reconstruct the major transformation patterns that determined the region’s transition from Byzantine to Turkish rule in the course of the fourteenth century with relatively great accuracy. Manisa and Birgi thus can serve as case studies for politico-cultural change in regions that were characterized by a strong Byzantine-Christian substrate and were situated outside the core areas of the early Ottoman expansion.

Bu çalışma, Saruhanoğulları ve Aydınoğulları Batı Anadolu beyliklerinin Smirni’nin (İzmir) hinterlandında kurulmasından sonraki yani on dördüncü yüzyıldaki mekân, yerleşme ve kültür kavramları üzerinde duruyor. Araştırmanın ana eksenlerini (a) mevcut Bizans yapılarının üzerine Müslüman-Türk yerleşmelerinin kurulma koşulları ve (b) kamusal alanın yeniden düzenlenmesini, inşasını ve kullanımını belirleyen ilkeler oluşturuyor. Bu bağlamda, söz konusu çalışma Magnesia Ad Sipylum (Manisa) ve Pyrgion’daki (Birgi) Müslüman-Türk yerleşmelerinin ortaya çıktığı daha geniş siyasi ve ekonomik bağlamı inceleyecektir. Türkler tarafından 1313’te fethedilmeden önce Magnesia Ad Sipylum (Manisa), Bizans imparatorluk konutlarından ve Laskaris Hanedanlığı'nın hafıza ve hamilik merkezlerinden biri olarak öne çıkıyordu. Pyrgion (Birgi) ise Konstantinopolis Patrikhanesi’nin on dördüncü yüzyıl kayıtlarında sık sık adı geçen bir piskoposluk merkezi olup, Bozdağ’ın güney yamaçlarından Küçük Menderes (Kaystros) Vadisi’ne bakan korunaklı konumu sayesinde kısa sürede Aydınoğulları Beyliği’nin merkezine dönüşmüştür. Bunlara ek olarak yazılı kaynakları, yazıtların yanı sıra Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından Birgi’de yaptırılan Ulu Cami’ye (1312) ve Manisa’daki İshak Çelebi Külliyesi’ne (1366) Bizans heykellerinin dahil edilmesini de içeren mimari uygulamaların anlamını irdeleyerek; yerleşme kurulması, güç ilişkilerinin ortaya konması ve toplum içindeki etkileşimle ilgili kültürel stratejileri inceleyeceğiz. Hem Bizans hem de Müslüman-Türk taraflardan günümüze ulaşan yazılı ve materyal birinci elden kanıtlardan oluşan zengin külliyat, bölgenin on dördüncü yüzyıl boyunca Bizans’tan Türk yönetimine geçişini belirleyen önemli dönüşüm kalıplarının görece yüksek bir kesinlikle yeniden canlandırımına olanak sağlıyor. Bu nedenle Manisa ve Birgi, temelinde güçlü Bizanslı-Hıristiyan özellikler gösteren ve erken Osmanlı döneminin ana genişleme bölgelerinden uzak yerlerde gerçekleşen politik-kültürel değişim açısından örnek bir vaka işlevi görebilir. 

Olympus of Bithynia: Monastic Space and Imperial Power Bitinya Olimpo'su: Manastır Alanı ve İmparatorluk Gücü
Eka Tchkoidze

The Mount Olympus in Bithynia was a significant monastic center of the Byzantine empire in the 8th-10th  centuries. It was the early Holy Mountain before this “status” was granted to the Athos peninsula. Being situated near Constantinople, it was tightly connected with the Byzantine court. Thus, there are many texts (mainly hagiographic) which refer to relationships between monks of Olympus with different representatives of the court including emperors themselves.

It is not accidental that the Mount Olympus became a popular destination for Georgian monks as well, especially after the 9th century. The Georgians from the beginning of Christian monasticism were always active members of all big monastic centers establishing even their own monasteries. Therefore, Georgian monasticism spread over the territories of the Byzantine Empire: Palestine, Sinai, Antioch and the Black Mountain in Syria, Olympos in Bithynia, Mount Athos and Bachkovo in Bulgaria.

There are two hagiographic texts which refer to the Georgian presence on Olympus monasteries. Hilarion (822-875) is a significant figure in the history of Georgia, as he is the first Georgian monk known from sources who settled in the heart of the Byzantine Empire. He spent his life (besides Olympus) in many places of the medieval world: the Middle East, Rome, and Thessalonica. He visited Constantinople as well. The information of the Life of Hilarion the Georgian (written in the 10th century) about Olympus in the second half of the ninth century is of great interest.

Another Georgian hagiographic text entitled the “Life of John and Euthumios” composed in 1042-1044 by George the Hagiorite (1009-1065), refers to the first decades of Iveron Monastery on Mount Athos. One of the founders of the Iveron, John the Georgian lived on Olympus before he settled on the Mount Athos (approx. In the 950s).

Both men, Hilarion and John, connected with the Byzantine court through the Olympus Mountain. Therefore, their Lives show how a monastic/sacral and imperial spaces influenced each other; how and why a holy man and imperial power need each other. Besides those aspects, all details concerning the Olympus Mountain monastic life will be analysed in the present paper as a contribution in presenting Byzantine Anatolia’s sacral space and character.

Bitinya’daki Olimpos Dağı, sekizinci ve onuncu yüzyıllar arasında Bizans İmparatorluğu’nun önemli bir manastır merkeziydi. Athos yarımadasına bu “statü” verilmeden önceki ilk Kutsal Dağ, Olimpos’tu. Konstantinopolis’e yakınlığı sayesinde Bizans Sarayı’yla sıkı bir bağlantısı vardı. Bu nedenle, Olimpos keşişlerinin, imparatorlar dâhil, sarayın farklı temsilcileriyle ilişkilerine değinen (çoğunlukla azizlerin hayatını anlatan, hagiografik türde) birçok metin bulunmaktadır.

Olimpos Dağı’nın özellikle dokuzuncu yüzyıldan sonra Gürcü keşişlerin de gözde mekânlarından biri haline gelmesi rastlantı değildir. Hıristiyan manastır sisteminin başından itibaren Gürcüler tüm büyük manastır merkezlerinin daima faal üyeleri olmuş, hatta kendi manastırlarını kurmuşlardır. Dolayısıyla, Gürcü manastır sistemi Bizans İmparatorluğu topraklarına yayılmıştır: Filistin, Sina, Antakya, Suriye’deki Karadağ, Athos Dağı ve Bulgaristan'daki Bachkovo.

 Olimpos manastırlarındaki Gürcü varlığına değinen iki hagiografik (azizlerin hayatını anlatan) metin bulunmaktadır. Hilarion (822-875), metinlerden bilindiği kadarıyla Bizans İmparatorluğu’nun merkezine yerleşen ilk Gürcü keşiş olması nedeniyle Gürcistan tarihinde önemli bir kişiliktir. Olimpos’un yanı sıra ortaçağ dünyasında önemli sayılan birçok yerde yaşamıştır: Ortadoğu, Roma ve Selanik. Konstantinopolis’i de ziyaret etmiştir. Onuncu yüzyılda yazılmış “Gürcü Hilarion’un Hayatı” başlıklı metnin Olimpos’un dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki durumu hakkında verdiği bilgiler çok ilgi çekicidir.

Hagiorite George (1009-1065) tarafından 1042-1044 yılları arasında derlenen “John ve Euthumios’un Hayatı” başlıklı bir diğer hagiografik Gürcü metni, Athos Dağı’ndaki Iveron Manastırı’nın ilk yüzyılına değinmektedir. Iveron’un kurucularından Gürcü John, Athos Dağı’na yerleşmeden önce (yaklaşık 950’lerde) Olimpos’ta yaşamıştır.

Hem Hilarion hem de John, Olimpos Dağı aracılığıyla Bizans sarayıyla bağlantılıydı. Dolayısıyla hayatlarının anlatısı, bir manastır ya da kutsal alan ile imparatorluk alanının birbirini nasıl etkilediğini, nasıl ve neden kutsal bir adamla imparatorluk gücünün birbirine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Bu çalışmada, bu konuların yanı sıra Olimpos Dağı’ndaki manastır hayatına ilişkin tüm ayrıntıların da Bizans Anadolu’sunun kutsal mekân ve karakterinin sunumuna katkı sağlamak amacıyla incelenmesi hedefleniyor.

Reshaping Byzantine Bithynia, or Connecting Archaeology and History Online Bizans Bitinya'sını Yeniden Şekillendirmek ya da Arkeoloji ile Tarihi Çevrimiçi Bağlamak
Olivier Delouis - Julien Curie

Digital mapping can help to present archaeological information in a new scientific and sustainable way. In this paper, we will describe the challenge and the progress (up to 2019) of an online publication of the French surveys of Byzantine Bithynia, from the southern shore of the Marmara Sea to Mount Olympus (Uludağ). Historical sources, ancient maps, archaeological publications, accounts of travelers as well as results of many surveys, including hundreds of photographs and some videos, have been gathered for three decades in the Collège de France and the CNRS in Paris and were digitized in 2017/2018. A first program had been initiated by Jacques Lefort at the École pratique des hautes études (Paris) between 1987 and 1994. The French Ministry of Foreign Affairs and the National Centre for Scientific Research (CNRS) funded the field surveys, with the support of the French Institute of Anatolian Studies in Istanbul (IFEA). The results were published in an interdisciplinary volume gathering 19 studies, with the title La Bithynie au Moyen Âge (2003). It documents abundant archaeological material found on the sites (architectural blocks, ceramics, inscriptions) and contains paleo-geographic, topographic and economic studies up to Ottoman times. A second program supervised by Marie-France Auzépy (Université Paris VIII) began in 2004 and was funded by the French Ministry of Foreign Affairs between 2005 and 2008. The surveys intended to set up an inventory of preserved medieval monuments in Bithynia around Mount Olympus, focusing on monasteries in particular. The results were published each year in Anatolia Antiqua, the journal of the French Institute of Anatolian Studies in Istanbul. To put these data online, a technical collaboration has been set up with the Austrian Academy of Sciences. Updating and connecting this information – collected thanks to a vast range of methodological approaches – has yielded more results than expected: first conceived as depository of archives to provide scientific data to the public, the project has made it possible to develop new interpretations on the environment, landscape and settlements in the Byzantine region of Bithynia.

Dijital haritalama arkeolojik bilginin bilimsel ve sürdürülebilir yeni bir yolla sunulmasına yardımcı olabilir. Bu çalışmada, Marmara Denizi’nin güney kıyısından Olimpos Dağı’na (Uludağ) uzanan Bizans Bitinya'sına ilişkin Fransız araştırmasının çevrimiçi yayınının zorluklarını ve gelişimini (2019’a kadar) ele alacağız. Paris’teki Collège de France ve CNRS tarafından otuz yıl boyunca derlenen tarihsel kaynaklar, eskiçağ haritaları, arkeolojik yayınlar, seyahatnameler ve yüzlerce fotoğraf ile birkaç videoyu da içeren birçok araştırmanın sonucu, 2017/2018 döneminde dijital ortama aktarıldı. İlk program École Pratique des Hautes Études’den (Paris) Jacques Lefort tarafından 1987-1994 yılları arasında başlatılmıştı. Fransa Dışişleri Bakanlığı ve Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi (CNRS), İstanbul’daki Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün de (IFEA) desteğiyle yüzey araştırmalarına finansman sağlamıştı. Sonuçlar, on dokuz çalışmayı bir araya getiren La Bithynie au Moyen Âge (2003) başlıklı, disiplinlerarası bir kitapta yayımlandı. Söz konusu çalışma, arkeolojik alanlarda bulunan çok sayıda malzemeyi (mimari bloklar, seramikler, yazıtlar) belgeliyor ve Osmanlı dönemine kadar gelen paleocoğrafik, topografik ve iktisadi çalışmalar içeriyor. 2004’te Marie-France Auzépy (Université Paris VIII) yönetiminde ikinci bir programa başlanmış ve finansmanı 2005-2008 döneminde Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından sağlanmıştı. Araştırmalar, Olimpos Dağı’nın çevresine, özellikle manastırlara odaklanarak, bugüne dek korunmuş ortaçağ anıtlarının bir envanterini çıkarmayı hedeflemişti. Sonuçlar her yıl Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün çıkardığı Anatolia Antiqua dergisinde yayımlandı. Bu verileri çevrimiçi hale getirmek için, Avusturya Bilim Akademisi ile teknik işbirliği yapıldı. Çok çeşitli yöntemsel yaklaşımlar sayesinde elde edilen bu bilginin güncellenmesi ve birleştirilmesi beklenenden çok daha fazla sayıda sonuç verdi: Başlangıçta kamuya bilimsel veri sağlayacak arşiv deposu olarak düşünülen proje, Bizans’ın Bitinya bölgesindeki çevre, peyzaj ve yerleşmelere dair yeni yorumlar getirilmesini mümkün kıldı.

Settlement Pattern in the Meander Delta During the Byzantine PeriodBizans Döneminde Menderes Deltasında Yerleşme Biçimleri
Jesko Fildhuth

In the Byzantine period, the densely populated and extremely fertile Meander Valley was an economically important region of the Empire. Especially in the delta plain of the lower valley there were already several urban centers situated since antiquity: the ancient poleis of Miletus, Priene and Heracleia. These settlements were originally port cities but are today located a distance from the coast. The modern topography of the delta plain is the result of a long-term process over several millennia, in which the former bay was silting up, and the coastline was continuously shifting. The gradual loss of the access to the open sea of the ancient cities began in Late Antiquity and came to end during the Ottoman times.

Long-term excavations of the urban settlements since the late 19th century have enabled an analysis and reconstruction of the settlement pattern during the Byzantine period. Recent studies of Byzantine Miletus and Priene in particular, as well as extensive surveys in the region are providing a huge amount of archaeological data. While the ancient urban centers in general continued to exist, albeit in reduced size and with differing urban layout, new fortified settlements emerged during the Middle and late Byzantine period. The rural areas were characterized by a vast number of small individual farmsteads during the early Byzantine period, but this picture later changed to a diversified settlement pattern including hamlets and small villages. A specific feature of the Byzantine era was the establishment of monastic communities at the adjacent Mount Mykale and Latmos during the middle Byzantine period. Several wealthy and politically influential monasteries were situated here, owning large estates on the plain. Although the monasteries were situated in the mountains, they were integrated into the regional infrastructure and were part of the economic cycle of the lower valley.

This paper aims to discuss the development of the settlement pattern and the infrastructure of the Meander delta during the Byzantine period while considering the changing specific natural landscape conditions of the region. In addition, the interaction between the different social groups shall be examined in terms of cooperation and conflicts, including the rural and urban population, the landowning nobility as well as the monks of the nearby monastic communities.

Menderes Vadisi, Bizans döneminde yoğun nüfusu ve son derece verimli toprakları nedeniyle imparatorluğun iktisadi açıdan önemli bir bölgesiydi. Özellikle aşağı vadinin delta ovasında, antikçağdan beri çeşitli kentsel merkezler; Miletus, Priene ve Heracleia gibi şehir devletleri bulunuyordu. Bugün kıyıdan içerde yer alsalar da bu yerleşmeler aslında liman kentleriydi. Bu delta ovasının günümüzdeki topografyası, eski koyun alüvyonla dolduğu ve kıyı şeridinin sürekli yer değiştirdiği binlerce yıllık bir sürecin sonucudur. Antik şehirlerin açık denizle bağlantısının peyderpey kopuşu, geç antikçağda başlamış ve Osmanlı döneminde sona ermiştir.

Kentsel yerleşmelerde on dokuzuncu yüzyıl sonlarından beri devam eden uzun süreli kazılar, özellikle de Bizans Miletus ve Priene’siyle ilgili son dönemdeki çalışmalar ile bölgede gerçekleştirilen ve çok miktarda arkeolojik veri sağlayan geniş çaplı araştırmalar, Bizans dönemindeki yerleşme düzeninin analizine ve canlandırımına olanak sağlamıştır: Antik kentsel merkezler, boyutları küçülmüş ve kent planları değişmiş halde de olsa varlıklarını sürdürürken orta ve geç Bizans döneminde, tahkim edilmiş yeni yerleşmeler ortaya çıkmıştı. Erken Bizans döneminde kırsal alanlar çok sayıdaki küçük ve bağımsız çiftlikle biçimleniyordu, fakat daha sonraları bu manzara değişmiş, mezralar ile küçük köyleri de içeren ve çeşitlilik gösteren bir yerleşim örüntüsüne dönüşmüştü. Bizans devrine has bir özellik ise orta Bizans döneminde, yakınlardaki Mykale ve Latmos dağlarında manastır cemaatlerinin kurulmasıdır. Bazı zengin ve siyasi nüfuzu yüksek manastırlar burada bulunuyordu ve bunlar ovada geniş arazilere sahipti. Manastırlar dağlarda yer almalarına karşın bölgesel altyapıyla bütünleşikti ve aşağı vadinin ekonomik döngüsünün birer parçasıydı.

Bu sunum, bölgenin değişime uğrayan, kendine has, doğal kırsal koşullarını dikkate alarak, Menderes delta ovasının yerleşim düzeninin ve altyapısının Bizans dönemindeki gelişimini ele almayı hedefliyor. Ayrıca kırsal ve kentli topluluklar, arazi sahibi soylular, yakınlardaki manastırların keşişleri dahil olmak üzere, farklı toplumsal grupların etkileşimleri, özellikle de işbirlikleri ve anlaşmazlıklarda incelenecektir.

Still a ‘New Land of Art History’?Anadolu Hâlâ ‘Sanat Tarihinde Yeni Bir Diyar’mı?
Robert Ousterhout

Despite its central position in the Byzantine Empire, medieval Anatolia preserves few architectural remains, and these have been less studied than their counterparts in Greece.  The intrepid adventurer-scholars of the nineteenth and early twentieth centuries found great fascination in the archaeological remains of the region. Their discoveries seemed to hold great promise, so much so that in 1903 Josef Strzygowski proclaimed Anatolia ein Neuland der Kunstgeschichte – “a new land of art history” – thus the title of my paper.

Unfortunately, the period of intensive exploration came to an end due to the turmoil of the early twentieth century – the Balkan Wars, World War I, the breakup of the Ottoman Empire, and the Turkish War of Independence – and many of the monuments documented by Strzygowski’s students, and others, notably Hans Rott and Gertrude Bell, have vanished without a trace.  For those that do survive, textual sources are almost completely absent, and their histories must be reconstructed from archaeological evidence and historical context. Many are today isolated ruins, with no trace of settlement nearby and nothing to indicate why they were built; others have been converted into mosques.  Nevertheless, an analysis of the surviving buildings indicates an interaction between Constantinople and the local centers, which is evident in plans, construction techniques, and decorative details.  In central and eastern Anatolia, contact with the Caucasus is apparent as well. 

The dearth of surviving built structures in Anatolia is amply compensated for by the wealth of remaining rock-cut architecture, notably in the volcanic highlands of Cappadocia and neighboring regions. Hundreds of rock-carved churches and chapels have been preserved, most dating from the tenth and eleventh centuries, as well as monasteries, houses, agricultural installations, and, occasionally, complete villages.  Although the finest of these appear to replicate masonry forms, the inventiveness of the Cappadocian artisan is often evident in the willful deviations from masonry prototypes. Because these spaces were carved out of the living rock rather than built of brick and stone, they could take virtually any form: columns, pilasters, arches, barrel vaults, and domes were structurally unnecessary, if however symbolically appropriate.  In short, within the rock-carved environment of Cappadocia, we move into the realm of symbolic architecture.

In this paper, I shall attempt to provide an updated assessment of the architectural heritage of Middle Byzantine Anatolia, asking the question, is it still ein Neuland der Kunstgeschichte?

Bizans İmparatorluğu'ndaki merkezi konumuna karşın ortaçağ Anadolu’sundan pek az mimari kalıntı vardır ve bunlar Yunanistan'daki benzerlerinden çok daha az incelenmiştir. On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başlarında cesur, maceracı bilim insanları bölgenin arkeolojik kalıntılarını büyüleyici bulmuştu. Keşifleri büyük bir gelecek vaat ediyordu, öyle ki Josef Strzygowski 1903'te Anadolu'yu, çalışmamın da başlığı olan, “ein Neuland der Kunstgeschichte, “sanat tarihinde yeni bir diyar” ilan etmişti.

Yoğun keşif dönemi maalesef yirminci yüzyılın başındaki çalkantılar -Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması ve Kurtuluş Savaşı- nedeniyle sona ermişti ve Strzygowski’nin öğrencileri ile başta Hans Rott ve Getrude Bell olmak üzere, diğerleri tarafından belgelenen birçok anıt arkasında iz bırakmadan kaybolmuştu. Günümüze ulaşabilenlere dair kaynak  metinler ise neredeyse tamamen yok olmuş durumdadır, tarihçelerinin arkeolojik veriler ve tarihi bağlam yardımıyla yeniden oluşturulması gerekmektedir. Bugün bunların yakınlarında hiçbir yerleşme izi veya niye yapıldıklarına ışık tutacak bir belirti bulunmayan ıssız harabeler halindedir; diğerleri ise camiye dönüştürülmüştür. Bununla birlikte, ayakta kalan binaların analizi, Konstantinopolis ve yerel merkezler arasındaki etkileşime işaret ediyor. Bu durum planlarda, inşa tekniklerinde ve dekoratif detaylarda açıkça görülüyor. Orta ve Doğu Anadolu'da, Kafkaslarla temas da belirgin olarak ortaya çıkıyor.

Anadolu, günümüze ulaşan yapılarının azlığını, özellikle Kapadokya ve komşu bölgelerdeki volkanik dağlık arazilerindeki kaya mimarisinin zenginliğiyle fazlasıyla telafi ediyor. Çoğunluğu onuncu ve on birinci yüzyıllardan kalma yüzlerce kaya kilisesi ve şapel -ayrıca manastırlar, evler, tarımsal tesisler ve bazen de bütün olarak korunmuş kasabalar- bulunuyor. Bunların en iyileri kâgir yapıların biçimlerini taklit etse de Kapadokyalı zanaatkârın yaratıcılığı, çoğunlukla kâgir prototiplerden kendi isteğiyle sapması durumunda ortaya çıkıyordu. Bu mekânlar taş ve tuğladan inşa edilmeyip kullanılan kayaların içine oyulduğu için, neredeyse her biçimi alabiliyordu: Sütunlar, gömme ayaklar, kemerler, beşiktonozlar ve kubbeler yapısal olarak gereksiz olsa da sembolik olarak yakışık alıyordu. Kısacası, Kapadokya'nın kayaya oyulmuş ortamında sembolik mimarinin dünyasına geçiş yapıyoruz.   

Bu çalışmada, orta Bizans Anadolu’sunun mimari mirasının güncel değerlendirmesini sunmaya çalışacağım ve şu soruyu soracağım: Anadolu hâlâ ein Neuland der Kunstgeschichte mi?

The Fortification Wall at Selime and Community Identity in the Peristrema Valley, Cappadocia Selime’deki Sur Duvarı ve Kapadokya Peristrema Vadisi’nde Toplumsal Kimlik
Dr. Veronica Kalas, PhD

At the rock-carved settlement at Selime-Yaprakhisar in the Peristrema Valley, Cappadocia, a substantial, masonry-built fortification wall located one hundred and fifty meters above the riverbed on the high plateau above Selime Kalesi offers significant evidence that Cappadocian settlements derived meaning from a visible form of community defense. This fortification wall presents the basis for the material and spatial analysis of many intriguing questions concerning the nature and chronology of settlement activity in Anatolia during the Middle Byzantine period (10th -11th Centuries) whereby the local population began to carve their homes (whether secular estates or monasteries) inside the soft volcanic rock. Below this fortification wall in Selime rest at least fifteen rock-carved courtyard units identified as homes of the local, landed aristocracy of the tenth to eleventh centuries AD in Cappadocia. These types of courtyard units and their groupings have been analyzed extensively in recent scholarship (Rodley, Ousterhout, Öztürk, etc.); however, their grouping around certain geological or man-made features like the fortification wall in Selime needs further discussion.

The rubble-core masonry wall is over 200 meters in length, built from one cliff edge of the plateau to the other, in a straight line, with symmetrically arranged features. A central gate is placed exactly in the middle of the wall’s length and two round bastions are attached on both sides between the gate and the two edges of the cliff. In addition, a deep ditch a few meters outside the wall also runs the length of the plateau and is carved into its edges on both sides. The Selime Kalesi double courtyard mansion carved into the cliff directly below the wall relates to the fortification on account of their similar dimensions, orientations, and locations in space. It also stands in the most prominent position in the landscape at the head of the Peristrema (Ihlara) valley where the steep river gorge opens onto a wide, fertile plain. Although it is difficult to date the fortification with any precision, its construction is medieval, and it most likely belongs to the settlement below that can be more securely dated to the Middle Byzantine period from the tenth to the eleventh centuries AD. The way in which this prominent structure forms the focus for the community that settled below it in the valley will be explored in this paper.

Kapadokya’da Ihlara Vadisi’ndeki Selime-Yaprakhisar’da bulunan kaya yerleşmesinde, Selime Kalesi’nin yukarısındaki yüksek platoda, ırmak yatağının 150 metre üzerinde yer alan taş örgü sur duvarı, Kapadokya yerleşmelerinin halk savunmasının görünür biçiminden anlam çıkardığına dair önemli bir kanıt sunuyor. Söz konusu sur duvarı, yerel nüfusun evlerini (gerek seküler binaları gerekse manastırları) yumuşak volkanik kayalara oymaya başladığı orta Bizans döneminde (onuncu ve onbirinci yüzyıllarda), Anadolu’daki yerleşim faaliyetlerinin doğası ve kronolojisi hakkındaki birçok ilginç sorunun malzeme ve mekân analizi için bir temel sağlıyor. Selime’deki sur duvarının aşağısında, Kapadokya’da MS onuncu ve onbirinci yüzyıllarda yaşamış toprak sahibi yerel aristokratların evleri olarak tanımlanan, kayaya oyulmuş en az 15 avlu birimi yer alıyor. Bu türden avlu birimleri ve bunların kümelenmeleri son dönemdeki akademik çalışmalarda kapsamlı bir şekilde ele alındı (Rodley, Ousterhout, Öztürk vb.), ancak Selime’deki sur duvarı gibi belirli jeolojik veya insan yapımı şekillerin etrafındaki kümelenmenin daha fazla incelenmesi gerekiyor.

Simetrik olarak düzenlenmiş unsurlara sahip, moloz dolgulu taş örgü duvarın uzunluğu 200 metrenin üzerindedir; platonun bir kenarından ötekine uzanan düz bir hatta inşa edilmiştir. Merkezi kapı sur uzunluğunun tam ortasında bulunur ve her iki yanda, kapıyla platonun kenarı arasına daire kesitli birer burç eklenmiştir. Ayrıca, surun birkaç metre dışında derin bir hendek platoyu boydan boya geçer ve her iki tarafta da platonun kenarlarına oyulmuştur. Duvarın hemen altındaki sarp kayalığa oyulmuş çifte avlulu bir malikane olan Selime Kalesi ile sur benzer boyutları, yönleri ve mekândaki yerleşimleri nedeniyle ilişkilidir. Kale aynı zamanda Peristrema (Ihlara) Vadisi’nin tepesindeki arazinin en önemli mevkiinde, sarp nehir geçidinin geniş ve verimli ovaya açıldığı noktada yer alır. Surun tarihini kesin olarak belirlemek güç olsa da ortaçağda inşa edildiği ve hatta büyük olasılıkla orta Bizans döneminde MS onuncu ve onbirinci yüzyıllara daha kesin bir şekilde tarihlenebilen aşağıdaki yerleşmeye ait olduğu söylenebilir. Bu çalışmada, hâkim konumdaki bu yapının hemen aşağısındaki vadide yerleşik halk için nasıl bir merkez oluşturduğu incelenecek.

The Imperial Cult in Middle Byzantine Art: Cappadocia and ConstantinopleOrta Bizans Dönemi Sanatında İmparator Kültü: Kapadokya ve Konstantinopolis
Lynn Jones

While there is ample scholarship on the cult of emperor in the Classical and Late Antique periods, the continuation of this practice in art after Iconoclasm has been understudied. In the Middle Byzantine period many, if not most, emperors were informally granted sacred status upon death. The process for conferring imperial saintly status was the same as the one used for the non-imperial dead: local ecclesiastical authorities approved popular cults and introduced them into the liturgy. In most cases, imperial and otherwise, non-canonical status quickly declined.

Texts confirm the imperial desire for permanent, posthumous sanctification in the Middle Byzantine period; however, it is only after 1204 that emperors were successfully accorded official sainthood. Saints require and create cults, and cults require images. In the art surviving to this day from Constantinople, there is no evidence of any cult devoted to a Middle Byzantine emperor.

 I demonstrate that the issue of imperial canonization was of concern to the Church, and argue that the official, sanctified status of Constantine I was seen as a dangerous precedent that could be used to argue in favor of imperial sainthood. We look, then, for evidence of a cult of Constantine in the Middle Byzantine period, and find it, in both text and art, outside of the capital.

 The textual evidence is from greater Anatolia: 5 epigrams dating from the 6-9th centuries survive in widely separated loci. All offer prayers to St. Constantine, without Helena. Of the 5, 3 also refer to a 'cross' or 'sign', and in 2 of them Constantine is referred to as 'victorious'. These epigrams argue for a cult of Constantine that continued through the Early and Middle Byzantine periods.

 Art in the service of a cult dedicated to Constantine survives only in Cappadocia. There, 3 rock-cut churches which date back to the 10-12th centuries are located in different valleys. These churches retain images of Constantine, without Helena, in the apse. Taken together, these epigrams and paintings point to a popular cult devoted to Constantine in the Middle Byzantine period.

I suggest that supporting evidence for this cult is found in the vestibule mosaic of Hagia Sophia. I offer a new interpretation of the mosaic, demonstrating that it was intended as a polemic against imperial cults in general and that of Constantine in particular.

The images in Cappadocia and Constantinople should therefore be seen as being in conversation with, and responding to, each other. This case study challenges the standard perception of a 'center' producing sophisticated art that is later mimicked and misunderstood in 'provincial' art. It offers instead a glimpse of the mobility of images, moving between, and interacting in, networks that linked 'center' and 'periphery'.

Klasik ve geç antikçağda imparator kültüne ilişkin çok sayıda çalışma bulunurken, sanatta bu uygulamanın ikonoklazm (ikonakırıcılık) sonrasındaki devamı pek az ele alınmıştır. Orta Bizans döneminde, çoğunluğuna değilse de birçok imparatora ölümünün ardından gayri resmi olarak kutsallık atfedilmişti. İmparatorlara azizlik mertebesinin bahşedilmesi için işleyen süreç, diğer ölülerinkiyle aynıydı: Yerel dini yetkililer yaygın kültleri onaylıyor ve liturjiye dahil ediyordu. Çoğu durumda, imparator olsun ya da olmasın, kilise kanununa uygun olmayan statüler hızla düşüyordu.

Metinler, orta Bizans döneminde imparatorların kalıcı olarak, ölüm sonrası kutsanma arzusunu doğruluyor, fakat resmi olarak azizlik mertebesine ulaşmayı ancak 1204’ten sonra başarmışlardır. Azizler kültlere ihtiyaç duyar ve onları yaratır, kültler ise imgelere ihtiyaç duyar. Konstantinopolis’ten günümüze kalan sanat eserlerinde bir orta Bizans imparatoruna adanmış herhangi bir külte ilişkin kanıt bulunmuyor.

Çalışmamda imparatorların azizleştirilmesi meselesinin Kilise için endişe verici olduğunu gösteriyor ve I. Constantinus’un resmi olarak takdis edilmiş statüsünün imparatorların azizliğini savunmak için kullanılabilecek tehlikeli bir örnek olarak görüldüğünü ileri sürüyorum. O halde, orta Bizans döneminde I. Constantinus kültüne ait kanıt olup olmadığına bakmamız gerekiyor ve bu kanıtı başkentin dışında, hem metinlerde hem de sanatta buluyoruz.

Metinsel kanıtlar tüm Anadolu’dan: Oldukça dağınık bir coğrafyada bulunan ve altıncı ila dokuzuncu yüzyıllara tarihlenen beş epigram günümüze ulaşmıştır. Hepsi de Helena’dan bahsetmeksizin Aziz Constantinus’a dualarını sunuyor. Bu beş epigramın üçünde, "haç" veya "alamet" bahsi geçiyor, ikisinde ise Constantinus’a "muzaffer" olarak hitap ediliyor. Bu örnekler Constantinus kültünün erken ve orta Bizans dönemleri boyunca sürdüğünü gösteriyor.

Constantinus’a adanmış kültün hizmetindeki sanat ise sadece Kapadokya’da ayakta kalabilmiştir. Farklı vadilerde yer alan ve onuncu ila on ikinci yüzyıllara tarihlenen üç kaya kilisesi, apsislerinde Constantinus imgelerini (Helena’nınki olmaksızın) muhafaza ediyor. Bu epigram ve resimler birlikte ele alındığında, orta Bizans döneminde Constantinus’a adanmış yaygın bir külte işaret ediyor.

Bu kültün varlığını destekleyen kanıtın Ayasofya’nın vestibül mozaiğinde bulunduğunu ileri sürüyorum. Mozaiğin genel olarak imparator kültlerine ve özel olarak da Constantinus’unkine karşı bir tartışma yaratma amacı taşıdığını gösteren yeni bir yorumunu sunuyorum.

Buna binaen Kapadokya ve Konstantinopolis’teki imgeler birbirleriyle iletişim halinde, birbirlerine yanıt niteliğinde görülmelidir. Bu vaka çalışması; "merkez"in incelikli bir sanat ürettiği, bunun da daha sonra "taşra" sanatında taklit edilip, yanlış anlaşıldığı şeklindeki olağan algıyı tartışmaya açıyor. Aksine "merkez" ve "çevresi"ni bağlayan ağların arasında gidip gelen, bu ağların içinde etkileşime geçen imgelerin hareketliliğine kısa bir bakış sunuyor.

The Regional Paradigm in Early Christian Art and Architecture: The Case of AnatoliaErken Hıristiyan Sanatı ve Mimarisinde Bölgesel Paradigma: Anadolu Örneği
Philipp Niewöhner

Integration of the provinces appears to have been a hallmark of Roman rule, whether it is described in terms of Romanisation, globalisation, or connectivity. Conversely, the subsequent disintegration of the Mediterranean world would seem to have brought about the Dark or Middle Ages. From the fourth century onwards, disintegration first occurred in the West, where former Roman provinces were partitioned off and subjected to the rule of various Germanic rules during the Migration Period. Much of the Eastern Roman Empire remained un-maimed until the seventh century, that is, throughout late antiquity. This was also the time when the empire became Christian, starting with the conversion of Emperor Constantine the Great in the fourth century. Late antique Christianisation would thus seem to have been implemented in a similar way as Romanisation,  through a top-down process that emanated from the centre, Rome and later Constantinople, the ‘new Rome,’ thanks to the empire’s globalisation and connectivity, soon penetrated every nook and cranny in even the most remote provinces. Following the same analogy, early Christian art was long conceived of as a late antique version of Roman art, centred on Rome and later on Constantinople, whilst the provinces were considered largely irrelevant.

    However, more recent evidence concerning the early Christian art and architecture of Anatolia does not agree with such a scenario. Objections to the Romanisation paradigm had already been raised repeatedly over the last century, but were silenced again and again due to the relatively small amount of alternative early Christian data available as measured against the overwhelming evidence for Roman integration, globalisation, and connectivity. A more recent upsurge in the early Christian and provincial archaeology of Anatolia has now tipped the balance in favour of an alternative model. This contribution shall try and re-iterate the point that late antique churches cannot be conceptualised along the same lines as Roman architecture. Early Christian art requires an essentially different approach in so far as it was primarily a provincial phenomenon. Influences from the centre, Rome and later Constantinople, were rare exceptions and cannot explain the characteristics of provincial churches, let alone the fundamental differences between the early Christian art and architecture of various provinces.

Eyaletlerin entegrasyonu -adına ister Romalılaştırma ister küreselleşme ister bağlanabilirlik densin- Roma yönetiminin alameti farikasıdır. Aksine, hemen ardından Akdeniz dünyasının dağılması ise "karanlık çağ" olarak da bilinen ortaçağı getirmiş gibi gözükmektedir. Dağılma ilk olarak dördüncü yüzyıldan itibaren Batı’da, Kavimler Göçü sırasında ayrılıp farklı Germen yönetimleri altına giren eski Roma eyaletlerinde görülmüştür. Doğu Roma İmparatorluğu’nun büyük bölümü ise yedinci yüzyıla kadar, yani geç antikçağ boyunca bütünlüğünü korumuştur. Bu dönem, dördüncü yüzyılda İmparator Büyük Constantinus’un Hıristiyanlığı kabul etmesiyle birlikte imparatorluğun Hıristiyanlığa döndüğü zamana denk gelir. Böylelikle geç antikçağda Hıristiyanlaşma, Romalılaşmaya benzer bir şekilde gelişmiş gibi görünmektedir. Merkezden yani önce Roma’dan, sonra "yeni Roma" olan Konstantinopolis’ten başlayarak, tepeden aşağı ilerleyen bir süreç şeklinde işlemiş ve kısa sürede -imparatorluğun küreselleşmesi ve bağlanabilirliği sayesinde- en uzak eyaletlere bile köşe bucak demeden yayılmıştır. Aynı benzetmeyi takiben, erken Hıristiyan sanatı uzunca bir süre Roma sanatının geç antikçağ versiyonu olarak, yani önce Roma ardından da Konstantinopolis merkezli kabul edilmiş, eyaletler büyük oranda önemsiz görülmüştür.

Ancak Anadolu’daki erken Hıristiyan sanatı ve mimarisine ilişkin son veriler bu senaryoya uymuyor. Romalılaştırma paradigmasına itirazlar geçtiğimiz yüzyılda sık sık dile getirilmişse de, erken Hıristiyanlığa ilişkin alternatif verilerin Roma bütünleşmesi, küreselleşmesi ve bağlanabilirliğine ilişkin verilerin sayısı karşısında göreli azlığı nedeniyle bu itirazlar tekrar tekrar susturulmuştur. Son dönemde Anadolu’da erken Hıristiyanlık ve taşra arkeolojisi alanındaki çalışmalarda görülen artış, ibreyi artık alternatif bir model olasılığına döndürmüştür. Bu çalışma da geç antikçağ kiliselerinin Roma mimarisiyle aynı şekilde değerlendirilemeyeceği görüşünü vurgulamayı hedefliyor. Erken Hıristiyan sanatı, öncelikle taşra kaynaklı bir olgu olduğundan özünde farklı bir yaklaşım gerektiriyor. Merkezden -Roma ve ardından Konstantinopolis’ten- gelen etkiler ender görülen istisnalar olup, farklı eyaletler arasındaki temel farklılıklar bir yana, taşra kiliselerinin temel özelliklerini bile açıklayamamaktadır.

The Results of the Conservation and Excavation (1996-2018) of The Church of St. Constantine and Helena: The Early Byzantine Ecclesiastical Settlements Around Niğde, Aktaş (Old Andaval) Aziz Konstantin ve Helena Kilisesi’nin Koruma ve Kazı Çalışmaları Sonuçları (1996-2018): Niğde, Aktaş (Eski Andaval) Çevresindeki Erken Bizans Dini Yerleşmeleri
M. Sacit Pekak

On the roadway between Niğde and Kayseri, 8 km northeast of Niğde, there is a church dating back to the Early Byzantine period.  The church was first described briefly by J. W. Hamilton in his itinerary, published in 1842. Subsequently, some other itinerants and researchers (e.g. J. Stygowski, 1903, H. Rott, 1908, G. Bell, 1909) reported that the church was dedicated to St. Helena. The most detailed studies were conducted by M. Restle (1978 & 1979).

The church was used as an apple store for a long time, and in the winter of 1976-1977 it was dynamited and ruined. The standing wall paintings were covered with dust and soot over time.

The just-concluded conservation, documentation, restitution, and restoration works were initiated by the Niğde Museum in 1996.  The first studies, carried out by mostly the professors and students of Hacettepe University up to 2007, under my presidency, were presented at the First International Sevgi Gönül Byzantine Studies Symposium, June 25-28th 2007, and published in 2010.

The archaeological excavations, conservation, reinforcement, and restoration of the wall paintings, in what we call the church of Constantine and Helena, have been completed. More specifically, conservation and restoration works ensured the wall paintings were clearly identified and comparatively examined to other wall paintings in the region of Cappadocia. Furthermore, the restitution and restoration drawings, and landscaping projects of the site have also been completed and approved by the state authorities. Currently, the landscaping phase is being finalized, and the church will be opened to visitors in the near feature.

During the studies on the building, additional surveys were also carried out in the near vicinity, and at least two additional churches and architectural plastic parts were found. These remains are believed to be from the Early Byzantine period, although it is not certain.

The paper will provide a report on the last results of the studies on the church of St. Constantine and Helena. Further, by evaluating the remains of the newly found churches and nearby sculpture fragments believed to be contemporary to the church of St Constantine and Helena, the area will be asserted and discussed as an Early Byzantine ecclesiastical settlement.

Niğde-Kayseri yolu üzerinde, Niğde’nin 8 km kuzeydoğusunda, ilk kez J.W. Hamilton tarafından 1842’de yayımlanan seyahatnamede kısaca değinilen, erken Bizans dönemine tarihlenen bir kilise bulunmaktadır. Daha sonraları bazı diğer seyyahlar ve araştırmacılar (örneğin J. Stygowski, 1903, H. Rott, 1908, G. Bell, 1909) kilisenin Azize Helena’ya adandığını nakletmiştir. En ayrıntılı çalışmalar ise M. Restle (1978 ve1979) tarafından yürütülmüştür.

Kilise uzunca bir süre elma deposu olarak kullanılmış, 1976-1977 kışında dinamitle yıkılmıştır. Ayakta kalan duvar resimleri zaman içerisinde toz ve kurumla kaplanmıştır.

Konservasyon, belgeleme, restitüsyon ve restorasyon çalışmaları 1996 yılında Niğde Müzesi tarafından başlatılmıştır. 2007 yılına kadar, kazı başkanlığını yaptığım ve ağırlıklı olarak Hacettepe Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri tarafından yürütülen ilk çalışmalar, 25-28 Haziran 2007 tarihleri arasında düzenlenen Birinci Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Çalışmaları Sempozyumu’nda sunulmuş ve 2010 yılında yayımlanmıştır.

Konstantin ve Helena Kilisesi olarak adlandırdığımız yapının duvar resimlerinin arkeolojik kazıları, konservasyon, güçlendirme ve restorasyon çalışmaları tamamlanmıştır. Özellikle konservasyon ve restorasyon çalışmaları sayesinde duvar resimleri açıkça teşhis edilebilmiş ve Kapadokya bölgesindeki diğer duvar resimleriyle benzerlikleri incelenmiştir. Ayrıca, binanın restitüsyon, restorasyon çizimleri ve peyzaj projeleri de tamamlanarak devlet yetkilileri tarafından onaylanmıştır. Halihazırda peyzaj aşaması tamamlanmış olup yakın bir gelecekte ziyarete açılacaktır.

Binadaki incelemeler sırasında, yakın bölgede ek araştırmalar da gerçekleştirilmiş ve en az iki kilise ile bazı mimari plastik parçalar bulunmuştur. Bu kalıntıların, kesin olmamakla birlikte erken Bizans dönemine ait olduğu düşünülmektedir.

Bu çalışma, Aziz Konstantin ve Helena Kilisesi’ne ilişkin son sonuçların bir raporunu sunacaktır. Ayrıca yeni bulunan, Aziz Konstantin ve Helena Kilisesi’nin çağdaşı olduğu düşünülen kiliselerin kalıntıları ve yakınlarındaki mimari plastik parçalar  da değerlendirilecek ve bu bölgenin bir erken Bizans dini yerleşmesi olduğu savunularak tartışmaya açılacaktır.

The Urban-Rural Dichotomy Around Constantia in Late AntiquityGeç Antik Dönemde Constantia Civarında Kentsel-Kırsal İkiliği
Elif Keser Kayaalp

This paper deals with the issue of settlement and environment in Constantia in late antiquity. Focusing on three monuments around the city of Constantia (modern Viranşehir in south eastern Turkey) and Tektek mountains, this paper discusses how our interpretation of these monuments shape our understanding of communities and their impact on environment.

The first of these monuments is the monumental octagonal structure located one kilometer west of the city walls of Constantia. This building is clearly a martyria but its dedication is problematic. Since it is an imposing structure, it has been suggested that it must have been built for an influential figure; two of the candidates that were suggested were Jacob Baradeus and John of Tella, prominent figures in the Syrian Orthodox Church hierarchy. Another suggestion is based on the Greek inscriptions around the city which indicate that it was a monumental imperial foundation, dedicated possibly to St. Thomas, whose relics were claimed to be kept in the neighboring city of Edessa. Discussions on the identification of its dedication shape our perception of this building and the power and influence of the communities in the urban context.

Interpretation of a rock-carved monastery located around twelve kilometers southwest of Constantia is another example of the shaping of our perception about the situation of a community by identifying a building. This monastery, which looks like a quarry, was identified as the famous monastery of Jacob Baradeus, called monastery of Phesilta, the quarry, based mainly on its name and some information from contemporary sources. This monastery, dedicated to an important figure, draws a more rural and secluded image for the Syriac Church. It is close to the city yet not inside it; it is not easily visible yet accessible.

The third building that adds another dimension to this discussion is a burial chamber which is two kilometers south of Constantia. This structure has now been moved to the mosaic museum in Urfa. It has a mosaic with a Syriac inscription in the middle which bears a date from the 6th century. While challenging our past ideas about the preference of aniconic imagery in the religious buildings of the Syrian Orthodox, this inscription together with another 6th century inscription around Constantia that we shall mention, is critical given the scarcity of 6th century epigraphic evidence in other Syriac locations, especially in the urban and suburban contexts. Thus, it is significant for the discussion of urban-rural dichotomy in relation to local identities. The moving of this structure to a museum is another issue that I would like to tackle in this paper. Syrian Orthodox community claim this heritage despite some, together with the locals of the village, were against its relocation. In places where the communities exist, the protection of the heritage in place is how a communal identity, based on a historical building, shapes a landscape today.

Bu çalışma geç Antik dönemde Constantia'da yerleşme ve çevre konusunu ele alıyor. Constantia şehri (Türkiye’nin güneydoğusundaki modern Viranşehir) ve Tektek Dağları civarındaki üç anıt üzerinde yoğunlaşan bu sunum, söz konusu anıtlara ilişkin yorumlarımızın topluluklarla ve çevrelerine etkileriyle ilgili anlayışımızı nasıl şekillendirdiğini ele alıyor.

Anıtlardan ilki Constantia’nın kent surlarının bir kilometre batısında yer alan sekizgen biçimli anıtsal yapıdır. Bu bina şüphesiz bir martyrion olmakla birlikte kime adandığı tartışmalıdır. Gösterişli bir yapı olduğu için, nüfuzlu bir kişi için inşa edilmiş olabileceği ileri sürülmüştür. Önerilen adaylardan ikisi Süryani Ortodoks Kilisesi hiyerarşisinin önde gelen isimlerinden Yakup Burud’ono (Jacob Baradeus) ve Tellalı Yuhanna’dır. Diğer bir öneri ise anıtsal bir imparatorluk yapısı olarak inşa edildiği yönündedir ve kentin çevresinde karşımıza çıkan Yunanca yazıtlara dayanır. Buna göre martyrion, röliklerinin komşu şehir Edessa’da saklandığı iddia edilen Aziz Tomas’a adanmış olabilir. Kime adandığının belirlenmesine ilişkin tartışmalar, bu yapıyla ve kentsel bağlam içinde toplulukların güç ve nüfuzlarıyla ilgili algımızı şekillendiriyor.

Constantia’nın yaklaşık 12 kilometre güneybatısındaki kaya manastırının yorumlanması da bir yapının kimliğinin tespitinin, toplulukların durumuna ilişkin algımızı nasıl şekillendirdiğine bir diğer örnektir. Taş ocağına benzeyen bu manastır, özellikle ismine ve kısmen de çağdaşı kaynakların verdiği bilgiye dayanılarak, Phesilta Manastırı ya da taş ocağı olarak adlandırılan Yakup Burud’ono’nun (Jacob Baradeus) ünlü manastırı olarak belirlenmiştir. Önemli bir isme adanmış bu manastır, Süryani Kilisesi’nin daha kırsal ve münzevi bir imgesini çizer. Şehre yakındır ama içinde değildir, kolayca görülemez ama erişilebilirdir.

Tartışmaya başka bir boyut katan üçüncü yapı ise Constantia’nın iki kilometre güneyindeki mezar odasıdır. Bu yapı günümüzde Urfa’daki mozaik müzesine taşınmıştır. Ortasında altıncı yüzyıl tarihli Süryani yazıtı bulunan bir mozaiği vardır. Bu yazıt ve daha sonra bahsedeceğimiz Constantia civarında bulunan bir diğeri, Süryani Ortodoksların dini binalarında anikonik imgelem tercih ettiklerine ilişkin eski görüşlerimizi tartışmaya açıyor. Bu yazıtlar, özellikle kent ve kent çevresindeki yerleşimler bağlamlarında altıncı yüzyıla ait Süryanice epigrafik kanıtların nadirliği göz önünde bulundurulduğunda çok önemlidir. Buradan hareketle, yerel kimliklere dair kentsel-kırsal ikiliği tartışması açısından da önem taşır. Söz konusu yapının müzeye taşınması bu çalışmada ele almak istediğim bir diğer konudur. Süryani Ortodoks cemaati bu miras üzerinde hak iddia etmiş, cemaatten bazıları ise köy halkı ile birlikte bu yer değişikliğine karşı çıkmıştır. Cemaatlerin varlıklarını sürdürdükleri yerlerde, mirasın yerinde korunması, tarihi bir binaya dayanan toplumsal kimliğin bugünkü peyzajı nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.

Transformation of a Landscape; Urban Centre and Rural Settlements in Cilicia Plain During the Late Antiquity and Early Byzantine Periods; III-VI CenturiesBir Peyzajın Dönüşümü; Geç Antik ve Erken Bizans Dönemlerinde Kilikya Ovası’nda Kentsel Merkez ve Kırsal Yerleşmeler; Üçüncü-Altıncı Yüzyıllar
SAYAR, Mustafa H.

The construction activities during the first half of the 3rd century AD in the cities of the Çukurova region, and the hinterland function of the Cilicia plain against Parthians and Sassanians in the first three quarters of the 3rd century AD were both ended by the plunder of Sassanian king Shapur in 260 AD. Starting from North Mesopotamia to Cilicia and from then until Thedosius II’s accession to the throne in 408 BC, there does not seem to be remarkable activity in terms of urbanization and public improvements. Due to the halted activity in the ancient cities of Cilicia for about 150 years after Shapur’s plunder, the monuments of the 5th century AD have overshadowed those from the first 3 centuries AD and their remains are in better condition today compare the previous examples.

Consequences of the earthquake, such as wreckage, plague and famine caused a drop in the population of Cilicia Pedias. In the scope of Diocletian’s newly founded provincial system, Cilicia has come under the rule of the Diocese of the East in Antioch, who was vicar in 284. After the shift of the empire’s capital from Rome to Byzantium, a new era began, which also changed the image of the cities in Çukurova. Especially when the temples were closed by the order of Constantine, the city social life began to change.

By this time, those who have survived the catastrophes and the changes in Cilicia Pedias have either gradually established new settlements in the Taurus Mountains (which are easy to defend and hide in), or have begun to use ancient plateau settlements which had existed since the Roman Empire period as permanent places of residence throughout the seasons. The density of the population shifted from Cilicia Pedias to the mountains when the security of the area was compromised beginning in 260, and the inhabitants tried to sustain life by producing olive oil and wine. Although life in Cilicia Pedias began to slowly return to normal starting from 408 AD, droughts, epidemic diseases and earthquakes shaped the arrangements of lifestyle and settlement of the people.

The aim of this paper is to present the urbanization processes during the transition period from Late Antiquity to the Early Byzantine period in the case of Cilicia Pedias through the finds of recent years.

Çukurova bölgesindeki kentlerde MS üçüncü yüzyılın ilk yarısında sürdürülen imar faaliyetleri ve Kilikya Ovası’nın MS üçüncü yüzyılın ilk üç çeyreğinde Partlar ve Sasaniler için gördüğü hinterland işlevi, Sasani hükümdarı Şapur’un MS 260’ta, Kuzey Mezopotamya’dan Kilikya’ya kadarki bölgeyi yağmalamasıyla son bulmuştu. Bu tarihten II. Theodosius’un tahta çıktığı MS 408 yılına dek, kentleşme ve kamusal iyileştirmeler alanında dikkate değer bir hareketlilik görülmemişti. Kilikya’daki antik kentlerde, Şapur’un talanının ardından hareketliliğin 150 yıl boyunca duraksaması, MS beşinci yüzyıla ait anıtların, MS ilk üç yüzyılda yapılanları gölgede bırakmasıyla sonuçlanmıştı ve günümüzde de bunların kalıntıları önceki örneklere nazaran daha iyi durumdadır.

Depremin yol açtığı enkaz, veba ve açlık gibi sıkıntılar Ovalık Kilikya (Cilicia Pedias) nüfusunda gerilemeye yol açmıştı. Diocletianus tarafından 284 yılından başlayarak oluşturulan yeni eyalet sisteminde Kilikya bölgesi, Doğu Diocesis'inin yönetim merkezi olan Antiocheia'da (Antakya) oturan vicarius'un yetki alanında kalmaktaydı. İmparatorluk başkentinin Roma’dan Konstantinopolis’e taşınmasıyla yeni bir dönem başlamış, bu durum Çukurova’daki şehirlerin görünümünü de değiştirmişti. Özellikle Constantinus’un buyruğuyla tapınaklar kapatıldığında, sosyal hayat da değişmeye başlamıştı.

Felaketlerden ve Ovalık Kilikya’daki değişimlerden sonra hayatta kalmayı başaranlar, savunma ve saklanma bakımından kolaylıklar sunan Toros Dağları’nda yavaş yavaş yeni yerleşmeler kurmuş veya Roma İmparatorluğu döneminden beri her mevsimde, sürekli ikamet alanları olmuş eski plato yerleşmelerini kullanmaya başlamışlardı. Bölgenin güvenliği 260 yılında kesintiye uğrayınca nüfus yoğunluğu Ovalık Kilikya’dan dağlara kaymış ve burada yaşayanlar geçimlerini zeytinyağı ve şarap üretimiyle sağlamaya çalışmıştı. Ovalık Kilikya’da hayat, MS 408 yılından itibaren yavaş yavaş normale dönse de kuraklık, bulaşıcı hastalıklar ve depremler insanların hayat düzenlerini ve yerleşmesini şekillendirmişti.

Bu çalışmanın amacı, Ovalık Kilikya’nın geç antikçağdan erken Bizans dönemine geçişteki kentleşme süreci örneğini, son yıllardaki bulgular ışığında sunmaktır.

Where are the Quarries of the Isaurian Builders? Limestone Resources of Dana Island (Pityoussa) İsaurialı Yapı Ustalarının Taş Ocakları Nerede? Dana Adası’nın (Pityoussa) Kireç Taşı Kaynakları
Günder Varinlioğlu

Isauria displays a rare confluence of textual, epigraphic, and architectural evidence that points to a local building industry, which has become a marketable business in this backwater province during the Early Byzantine period. Since the publication of Cyril Mango’s seminal article “Isaurian Builders” in 1966, scholars have searched the traces of these stone-cutters and stone-builders in Syria, Cappadocia, Italy, Constantinople, and in their homeland. The role of the Isaurian building crews in the formation of Byzantine architecture, especially in the sixth century, has been debated at length in the scholarship. However, the sources and the acquisition of limestone, which was the main building material, have not become the subject of investigations.

In this context, the extensive limestone quarries of Dana Island (ancient Pityoussa), located ca. 2.5 km off the Isaurian coast, shed light to the procurement of this building material, which was highly demanded across the region. With its quarry zones covering an area of at least 16 hectares, the island was the largest known source of limestone not only in Isauria but also along the southern coast of Asia Minor. The island’s limestone resources were intensively exploited and exported from the fourth century onwards. Along the 1.2 km-long western shore, and on the western and eastern slopes of the island, numerous quarry pits and faces, channels for stone extraction, causeways to carry the stones down the slope, and the ramps for loading the stone blocks unto ships, provide evidence for the operations of this highly active quarrying industry. From the fourth to at least the eighth century CE, a large maritime settlement along the western shore and a smaller outpost on the southern summit have developed possibly in association with the procurement and trade in limestone, which was the backbone of the island’s economy. Like its counterparts on other islands and on land, this was a Christian settlement as evidenced by the construction of at least six basilical churches in the fifth century CE. Hundreds of structures must have functioned as houses, hostels, shops, warehouses, etc. The massive limestone quarries supplied building material not only for the settlement but also to other construction projects beyond the island.

In this paper, I examine the ways in which people have transformed their environment through the large-scale quarrying of a previously little exploited regional resource. I discuss the spatial, logistical, and chronological relationship between the quarries and the associated settlement. I interpret Dana Island’s quarry landscapes in the context of the rise of indigenous building industry in Isauria.

İhmal edilmiş İsauria eyaleti, erken Bizans döneminde pazarlanabilir bir uğraş halini alan yerel inşaat faaliyetlerine işaret eden metinlerin, epigrafik ve mimari kanıtların nadir görülen bir bileşkesini sunar. Cyril Mango’nun 1966 tarihli, çığır açan “İsaurialı Yapı Ustaları” başlıklı makalesinden bu yana, akademisyenler bu taş yontucuların ve taş yapı ustalarının izlerini Suriye, Kapadokya, İtalya, Konstantinopolis ve kendi memleketlerinde sürmüştür. İsaurialı yapı ekiplerinin Bizans mimarisinin oluşumunda özellikle altınca yüzyılda oynadığı rol, akademik çalışmalarda enine boyuna tartışılmıştır. Ancak ana inşaat malzemesi olan kireçtaşının kaynakları ve alımı araştırmalara konu olmamıştır.

Bu bağlamda, İsauria kıyısının yaklaşık 2,5 km uzağındaki Dana Adası’ndaki (antik Pityoussa) büyük kireçtaşı ocakları bölge çapında revaçta olan bu inşaat malzemesinin tedariki konusuna ışık tutuyor. En az 16 hektarlık bir alanı kaplayan taş ocağı sahalarıyla, ada sadece İsauria’da değil Küçük Asya’nın güneydoğu kıyısında da bilinen en büyük kireçtaşı kaynağıdır. Adanın kireçtaşı kaynakları dördüncü yüzyıldan itibaren yoğun bir şekilde işletilmiş ve çıkarılan malzeme ihraç edilmiştir. Adanın 1,2 km uzunluğundaki batı kıyısında, ayrıca batı ve doğu yamaçlarında bulunan çok sayıda taş ocağı çukurları ve yüzeyleri, taş çıkarma kanalları, taşları yamaç aşağı taşıyabilmek için yapılmış setler ve taş blokları gemilere yüklemek için kullanılmış rampalar bu oldukça etkin taş ocakçılığının faaliyetlerini kanıtlamaktadır. MS dördüncü yüzyıldan en azından sekizinci yüzyıla kadar, adanın batı kıyısındaki geniş bir denizcilik yerleşimi ve güney tepesindeki daha küçük bir ileri karakol, ada ekonomisinin belkemiğini oluşturan kireç taşının tedariki ve ticaretiyle bağlantılı olarak gelişmiş olabilir. Diğer adalardaki ve karadaki benzerleri gibi, beşinci yüzyılda en az beş bazilika tipi kilisenin inşa edilmesinden de anlaşıldığı üzere burası bir Hıristiyan yerleşmesidir. Yüzlerce yapı büyük olasılıkla ev, han, dükkân, depo vs. olarak işlev görmüştü. Büyük kireçtaşı ocakları sadece yerleşme için değil, adanın ötesindeki diğer inşaat projeleri için de inşaat malzemesi sağlamıştır.

Bu çalışmada insanların, daha önce çok az kullanılmış bölgesel bir kaynağı büyük ölçekli bir işlemle çıkararak, çevrelerini nasıl dönüştürdüklerini inceleyeceğim. Taş ocaklarıyla bağlantılı yerleşmeler arasındaki uzamsal, lojistik ve kronolojik ilişkiyi ele alıyorum. Dana Adası’nın taş ocağı peyzajlarını İsauria’da yerel inşaat faaliyetlerinin yükselişi bağlamında yorumluyorum.

Wreck the Temple, Raise the Church? The Christianisation of the Urban Landscape in AnatoliaTapınağı Yık, Kiliseyi Dik? Anadolu’nun Kentsel Peyzajının Hıristiyanlaşması
Burcu Ceylan - Elif Karabacak

Even though the excavations and surveys of the last 20 years have provided much new material with which to examine the course of the Christianisation of the Empire, the vast majority of these studies focus upon single buildings, namely churches. Today we have a considerable body of information concerning the development of a Christian architecture; however, the relationship of these buildings to the ancient/classical city within which they were constructed has been the subject of far fewer studies.

This presentation aims to examine the “Christianisation” of the cities, from the point of view of a changing urban environment and civic landscape. This process was a long one and far more complex than simply replacing the temple with the church. There is written and material evidence for the continued existence, and even the use of temples after the issuance of the prohibition of practicing pagan rites in them. However, in most cases, temples were left to decay and eventual collapse, with the deserted sites of former temples regarded as “haunted by the demons”. The negative effect of the image of a ruined monument for the silhouette of the city might have been prevented by temple-to-church conversions, but these had their own repercussions within the urban landscape, another issue this presentation aims to address.

Paganism had been rooted in the city and its institutions and pagan traditions had shaped the urban layout and landscape. Not only were most of the monuments related to the pagan gods, but also the urban pattern, with its streets and squares, were the stages for the celebration of pagan rites. When Christianity became one of the official religions, the church had the task of situating itself within this pre-existing context. This was much more than simply the problem of finding a large enough space within the already densely built city in which to construct a monument to glorify the new religion. It also needed to find ways to overwrite the overwhelmingly rich pagan connotations with which the classical urban environment was fashioned. When the location of churches in the city are examined, it is possible to read the pattern that became established as a response to these problems with the antique city from the Christian perspective, the refashioning of urban space to reflect the new reality. At the end of the 6th century the relics of classical culture within the built environment were no longer legible to the inhabitants of these now Christian cities. Even though several of the antique monuments of the ancient city still existed, the meaning which those buildings once conveyed was disguised in a very practical way. Through church building and order/hierarchy the ancient city was altered.

This presentation addresses the transformation of the classical city during the first three hundred years of the “Byzantine” Empire as cities became centres of Christianity. The discussion is based upon and exemplified by the architectural remains of the civic landscape, largely employing examples from the southern coasts of Anatolia.

Son yirmi yılda gerçekleştirilen kazı ve araştırmalar, imparatorluğun Hıristiyanlaşması sürecini incelemek için birçok yeni malzeme sağladıysa da bu çalışmaların büyük bir çoğunluğu tek tek binalar, özellikle de kiliseler üzerinde yoğunlaştı. Bugün Hıristiyan bir mimarlığın gelişimi konusunda önemli ölçüde bilgiye sahibiz; ancak bu binaların içinde bulundukları antik/klasik kent ile olan ilişkisi çok daha az sayıda çalışmaya konu oldu.

Bu sunumda, kentlerin “Hıristiyanlaşması”nın değişen kentsel çevre ve kentsel peyzaj açısından ele alınması hedefleniyor. Bu süreç bir tapınağın yerine bir kilisenin inşa edilmesinden daha karmaşıktı ve bunun alacağı zamandan çok daha uzun sürmüştü. Tapınakların varlıklarını sürdürdüğüne ve hatta pagan ayinlerinin yasaklanmasının ardından bile kullanıldığına dair yazılı ve maddi kanıtlar bulunuyor. Ancak birçok durumda tapınaklar çürümeye ve nihayetinde çöküşe bırakılmıştı, terk edilmiş eski tapınakların arazileri de “kötü ruhların musallat olduğu” alanlar olarak görülüyordu. Harabe halindeki bir anıtın görüntüsünün kent siluetine olumsuz etkisi belki de tapınakların kiliseye dönüştürülmesiyle önlenebilirdi, fakat tapınakların da kent peyzajında kendi yansımaları vardı. Bu sunumun ele almayı hedeflediği bir diğer konuyu da bu mesele oluşturuyor.

Paganizm şehre kök salmıştı, pagan kurumlar ile gelenekler kentsel düzeni ve peyzajı şekillendirmişti. Konu sadece anıtların çoğunun pagan tanrılara adanmış olması değildi, ayrıca şehrin düzeni, cadde ve meydanlarıyla pagan ayinlerin kutlandığı sahnelerden oluşuyordu. Hıristiyanlık resmi dinlerden biri olduğunda, kendini mevcut bağlam içinde konumlandırmak kilisenin görevi olmuştu. Bu ise halihazırda yoğun bir şekilde yapılaşmış olan şehirde, yeni dini yüceltecek bir anıt dikmek için yeterince geniş bir alan bulma sorunundan daha fazlası demekti. Kilisenin aynı zamanda, klasik kentsel çevrenin tasarlanmasında rol oynamış ezici yoğunluktaki pagan çağrışımları silerek yerine yenilerini koymanın yollarını bulması gerekiyordu. Şehirdeki kiliselerin konumları incelendiğinde, antik kentin bu sorunlarına Hıristiyan bakış açısının bir çözümü olarak yerleşen örüntüyü, yani kentsel mekânın yeni gerçekliği yansıtacak şekilde biçimlendirilişini okumak mümkündür. Altıncı yüzyıl sonuna gelindiğinde, klasik kültürün yapılı çevredeki kalıntıları, artık Hıristiyanlaşmış olan bu şehirlerin sakinleri açısından okunabilir değildi. Her ne kadar tarihi kentin antik anıtlarının birçoğu varlığını sürdürmüşse de bunların bir zamanlar taşıdığı anlam oldukça pratik bir şekilde maskelenmişti. Eski kent, kilise binası ve düzen/hiyerarşi marifetiyle değiştirilmişti.

Bu sunumda, şehirler Hıristiyanlığın merkezleri haline gelirken klasik şehrin “Bizans” İmparatorluğu’nun ilk üç yüz yılı içinde geçirdiği dönüşüm ele alınıyor. Tartışma kentsel peyzajın mimari kalıntılarına dayandırılmış ve yine bunlarla örneklendirilmiştir, ağırlıklı olarak Anadolu’nun güney kıyılarından örneklere yer verilmiştir.

“Port(s) After Stormy Seas”: For a Comparative Approach to the Problems of the Transformation of Coastal Urban Spaces in the Passage From Late Antiquity to the Early Middle Ages“Fırtınalı Denizlerin Ardından Liman(lar)”: Geç Antikçağdan Erken Ortaçağa Geçişte Kıyı Kentlerindeki Mekânsal Dönüşümün Ortaya Çıkardığı Sorunlara Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım
Luca Zavagno

The aim of the paper is to compare the unfolding of urban trajectories in some coastal urban centers located in southern and western Anatolia, and in the so-called Adriatic crescent during the passage from Late Antiquity to the early Middle Ages (i.e. between 550 and 800 CE). In this light, the contribution will focus on a number of important harbors and/or coastal sites across the eastern Mediterranean and the Aegean (Ephesos, Athens, Limyra, and Patara among the others) as compared with the trajectory of similar settlement in the northern Adriatic sea (Torcello, Civitas Nova Heracliana, and Comacchio) and it will be based on archaeology and material culture. By using harbors and in particular those which showed more pronounced urban connotations as opposed to simple “gateway communities”, it is possible to trace evidence for resilient networks of more regionalized economic activities as well as the changing facies and functionality of urban spaces in what can be loosely defined as Byzantine Mediterranean.

Indeed, the increased focus on the coins, seals and ceramics as yielded in stratigraphically-aware excavations allows to sketch commonalities in the spatial coherence of urban fabric located in areas- like the southern coast of Anatolia or the Adriatic itself- too often regarded as peripheral to the so-called Byzantine heartland (the Aegean and the Anatolian plateau) in the period under scrutiny. Moreover, it can also help to enhance the role played by residential state officials and ecclesiastical hierarchies, as well as local elites, in underpinning resilient economic activities (commercial and artisanal) mirrored by a reasonable density and coherence of settlement at the expense of public spaces and monuments.

The paper will also try to demonstrate how, despite its different economic, administrative and religious functional structures or its peculiar, as Decker puts it, “forms of public, private and sacred space, planning and economic activity” Byzantine urbanism could nevertheless develop. Regional peculiarities, as predicated upon the importance and significance of these different urban functions, contributed to mold a type of urban fabric (the so-called “city of islands”) and social organization, which clearly differs from the Classical one.

This not to deny that  Mediterranean became an economically fragmented, politically conflictual, religiously divided and culturally disputed space at the turn of the eighth century; but rather to use archaeology of major harbor-urban sites on the coast to show that harbors showed good level of economic activity predicated upon resilient trade links and shipping routes between the western and eastern half on the Mediterranean, chance of these different urban functions contributed to mold a type of urban fabric (the so-called “city of islands”) and social organization, which clearly differs from the Classical one.

Bu çalışmanın amacı, Güney ve Batı Anadolu kıyıları ile "Adriyatik hilali" olarak adlandırılan kıyılarda yer alan bazı kent merkezlerinde geç antikçağdan erken ortaçağa geçiş döneminde (yani MS 550-800 arasında) görülen kentsel gidişatı karşılaştırmaktır. Bu doğrultuda, Kuzey Adriyatik'in benzer yerleşmelerinin (Torcello, Civitas Nova Heracliana ve Comacchio) gelişimi ile karşılaştırmalı olarak, Doğu Akdeniz ve Ege’de yer alan birtakım önemli liman ve/veya kıyı şehirleri (içlerinde Ephesos, Atina, Limyra ve Patara’nın yer aldığı yerleşmeler) üzerinde durulacaktır. Bu çalışma arkeolojiyi ve materyal kültürü temel alacaktır. Limanları, özellikle de basit "geçiş yerleri"nin aksine daha belirgin kentsel çağrışımlar göstermiş olanları kullanarak, kabaca Bizans Akdeniz'i olarak tanımlanabilecek alan içinde, bölgeselleşmiş ekonomik faaliyetlerden oluşan dirençli ağların yanı sıra kentsel mekanın değişen çehresinin ve işlevinin de izini sürmek mümkündür.

Gerçekten de stratigrafiye duyarlı kazılarda sikkelere, mühürlere ve seramiklere daha fazla odaklanılması, incelenen dönemde çoğu zaman Bizans’ın kalbi olarak adlandırılan bölgenin (Ege ve Anadolu platosu) çeperinde sayılan alanlarda görülen (Anadolu’nun güney kıyısı veya Adriyatik gibi)  kentsel dokunun mekânsal tutarlığı içerisindeki müşterekliklerin tarifini olanaklı kılıyor. Dahası bu kazılar kamusal alanlar ve anıtlar pahasına makul bir yerleşim yoğunluğu ve tutarlığıyla kendini gösteren dirençli ekonomik etkinliklerin (ticaret ve zanaat) desteklemesinde yerleşik devlet yetkililerinin ve ruhban hiyerarşisinin yanı sıra yerel elitlerin oynadığı rolün belirginleştirilmesine yardımcı olabilir.

Bu çalışma ayrıca farklı ekonomik, idari ve dini işlevler gören yapılara veya Decker’in dediği gibi kendine has “kamusal, özel ve kutsal mekân biçimlerine, bir planlama ve ekonomik etkinliğe” sahip olmasına rağmen Bizans şehirciliğinin yine de nasıl gelişebildiğini göstermeyi amaçlıyor. Bölgesel özellikler, bu farklı kentsel işlevlere verilen önem ve değer itibariyle, Klasik dönemden ayrışan bir tür kentsel dokunun (“adalar şehri”) ve toplumsal örgütlenmenin şekillenmesine katkı sağlamıştır. Burada amacımız, Akdeniz’in sekizinci yüzyıla girerken ekonomik olarak parçalanmış, siyasi ihtilaf içinde, dini açıdan bölünmüş ve kültürel açıdan tartışmalı bir mekân halini aldığını inkâr etmek değil; daha ziyade kıyılardaki ana liman kentlerinin arkeolojik verilerini kullanarak limanların Akdeniz’in doğu ve batı yarısı arasında, dirençli ticari bağlara ve denizyolu hatlarına dayalı, yüksek düzeyde bir ekonomik etkinlik sergilediğini göstermektir.